Şia Tefekkürünün Özellikleri

  • GİRİŞ08.11.2018 07:36:05
  • GÜNCELLEME08.11.2018 07:36:05
Şia Tefekkürünün Özellikleri

Rasthaber - 1- Şia’nın ilimleri elde etmede yegâne kaynağı:

Gerçekte Şia’nın ilimleri elde etmede dayandığı temel kaynağı “Kuran’ı Kerimdir.”‌Kuran’ Kerim, daima ve her zaman, Peygamber Ekrem’in nübüvvetinin ispatlanmasında kesin bir senettir ve onun içeriği ise İslam’a davettir. Elbette sadece Kuran’ı Kerimin kaynak olması başka şeylerin hüccet olmasını ortadan kaldıracağı anlamına gelmez; açıkladığımız gibi, Kuran’ı Kerim’in kendisi, başka kaynakları da bize tanıtır.

2- Mezhebi Tefekkür İçin Kuran Aracılığı İle Ortaya Konulan Yollar:

Kuran’ı Kerim, dini hedeflere ve İslami ilimlere ulaşıp derk etmek için, kendi takipçilerinin ulaşabileceği üç yol karar kılmıştır.

A)- Dindeki Açıklamalar:

Şöyle ki; Kuran’ı Kerim’im kendi açıklamalarıyla insanların hepsine hitap ettiğini ve birçok yerde her hangi bir delil ortaya koymadan sadece tevhit, nübüvvet ve meat gibi itikadi inançlara dayanarak namaz, oruç ve diğer pratik hükümlere emretmekle ve bazı amellerden de nehyetmekle yetindiğini görüyoruz. Eğer bu lâfzî açıklamaların hücciyeti olmasaydı, hiçbir zaman toplumdan bu buyrukların kabul edilmesini istemezdi.

Elbette dindeki açıklamalar Kuran’ın ayetleriyle sınırlı değildir Peygamber Ekrem Hz. Muhammed’in (s.a.v) açıklamaları, davranışı ve kabullenişi (takriri) de Kuran’ın zahiri ayetlerinin açıklanması üzerine hüccettirler.

“Andolsun Allah’ın elçisinde sizin için en güzel örnek vardır.”‌[1]

Aynı şekilde Peygamber Ekrem’den (s.a.a) kesin tevatür yoluyla gelen bir hadise göre; Ehli Beyt’in sözleri, davranış ve takriri İslam Peygamberinin sözleri, davranış takriri gibidir ve kendisinden sora bu vazife Ehli Beyti’nin omuzlarındadır.

Ancak sahabeden nakledilen hadislere gelince, bunlar Peygamber Ekrem’in (s.a.a) söz ve fiillerini yansıttığı ve Ehli Beyt’le çelişmediği müddetçe kabul edilebilir ve eğer sahabenin kendi şahsi görüşünü içeriyorsa hüccet sayılmazlar yani diğer Müslümanların söyledikleri sözler hükmündedir. Sahabelerin birbirleriyle bu temel üzere muamele etmeleri, bu konunun delilidir.

B)-Akli delil:

Kuran’ı Kerim’in birçok ayetleri insanı akli hüccete doğru yönlendirir ve insanları kendi nefislerinde ve dış âlemdeki belirti ve alametleri tefekküre, akletmeye ve düşünmeye davet eder ve kendisiden hakikatleri bulması konusunda akli delile başvurmasını ister.

Kuran’ı Kerim öncelikle İslami kabul ediniz sonra akli çıkarımlarda bulunarak söz konusu ilimleri elde ediniz demez kendi gerçekleri konusunda kendine tam bir güvenle; akli çıkarımlar İslam’ın temelini bularak kabul ediniz, buyurur. Öncelikle iman edin sora da imanınıza uygun deliller getirin demez. İnsanın Allah vergisi kendi görüşleriyle ispatladığı akli delilleri “burhan”‌ ve “cedel”‌ olmak üzere iki kısımdır. “Burhan”‌ mukaddimelerini gerçeklerin oluşturduğu bir huccettir. Başka bir tabirle, insanın Allah vergisi olan kendi şuur ve bilinciyle, üçün dörtten daha küçük olması gibi derk edip tasdik ettiği önermelerdir. Bu tür düşünce akli bir tefekkürdür ve bu tefekkür, yaratılışın kaynağı, dünyanın ve âlemlerin sonu gibi varlık âleminin külliyatı konusunda gerçekleşmesi durumunda “felsefi tefekkür”‌ olarak adlandırılır.

“Cedel”‌ ya tamamı ya da bir kısmı öncüllerinin meşhurattan (halk arasında belirgin olan önermelerden) ve müsellemattan (sabit gerçeklerden) alındığı bir hüccettir. Kabul edilen din ve mezhepler arasında genellikle mezhebin içinde mezhebin görüşlerini o mezhebin sabit gerçekleri (müsellematı) esasınca ispat ederler. Kuran’ı Kerim her iki yöntemi de kullanır Çünkü öncelikle:

Varlık âleminin bütününde, dünya düzenin tamamında ve gökyüzünün düzeni, yıldızlar, gece ve gündüz, yeryüzü, hayvan, insan ve bunların dışında kalan özel sistemler konusunda özgürce düşünmeyi emrederek çok açık bir ifadeyle araştırıcı özgür aklı övmektedir.

İkincisi: Genellikle kelâmi bahisler olarak adlandırılan cedele dayalı akli tefekkürü, en güzel şekilde ( hakkı ortaya koyma amaçlı ve inatçılık olmaksızın[2] güzel bir ahlakla) olması şartıyla, emretmektedir.

İslam’da felsefi ve kelami tefekkürde Şia’nın öncülüğü:

Peygamber Ekrem’in (s.a.a) sahabesinin eserlerini bilen kimseler, ulaşılması mümkün olan sahabenin onca eserleri ve hadisleri arasında, İslam felsefesini içeren tek bir sözün bile nakledilmediğini bilirler. Ama Emirü’l-mümin Ali b. Ebi Talib’in (a.s) İlahiyat konusunda son derece ince felsefi düşünceyi ortaya koyması oldukça enteresandır.

Sahabe tabiin ve sonuç olarak o dönemin arabı, felsefi özgür düşünceyle hiçbir şekilde tanışıklığı yoktu ve hicri ilk iki asırda bilim adamlarının sözlerinde felsefi araştırmanın tek bir örneği dahi görülmemektedir. Yalnızca Şia önderleri, özellikle birinci ve sekizinci Şia İmamları, derin açıklamalarında sonsuz bir felsefi düşünce birikimine sahiptirler ve bu yüce imamlar kendi talebelerinden bir gurubu, böyle bir düşünme tarzıyla aşina etmişlerdir.

Felsefi tefekkür, her ne kadar hicretin üçüncü asrının başlarında Yunan eserlerinin tercüme edilmesiyle Müslümanların geneli arasına girmişse ancak Ehl-i Sünnet arasına yedinci asırdan sonra varlığını sürdürememiş ve Endülüslü, İbni Rüşt’ün vefatıyla felsefe de Ehl-i Sünnet camiası arasından gitmiştir. Ancak Şia camiası arasında hiçbir zaman bu tefekkür kaybolmamıştır. Bu tefekkür tarzının Şia arasında kalmasının tesirli etkenleri, Şia önderlerinin bize bıraktıkları ilmi ve felsefi birikimleridir. Konunun açıklanması için Ehl-i Beytin (a.s) ilmi birikimleriyle, tarih boyunca yazılan felsefi kitaplarını karşılaştırmamız yeterlidir; zira gün geçtikçe felsefenin, söz konusu ilmi birikimlere çok daha yaklaştığını, hicri on beşinci asırda ise, takriben birbiriyle uyumlu hale gelip, bazı tabirlerin haricinde aralarında ihtilafın kalmadığını çok açık olarak görmekteyiz.

C)- İlahi Sezgi:

Kuran’ı Kerim açık bir dille, hakiki ilimlerin tamamının tevhitten yani Allah’ı tanımadan kaynaklandığını ve Allah’ı tanımanın kemalini, her şeyi unutarak bütün fikrini daha yüce bir âleme yönlendiren, ihlâs ve kulluk etmekle Yaratıcının tertemiz nuruyla fikir ve ruhunu aydınlatan kimselere ait olacağını belirtmektedir. Zira bu kimseler, “ihlâs ve kulluğun”‌ etkisiyle kesin bilgiye ulaşmırlar ve melekut aleminin sırlarına vakıf oldukları için olay ve oldguların temel ve sebebini bilirler.

Aşağıda yer alan ayeti kerimelere dikkat edilecek olursa bu iddia tamamen aydınlığa kavuşur:

“ Ve Rabbine kulluk et ki sana yakin gelsin (kesin bilgiye eresin).”‌[3]

“ Hayır, gerçeği kesin bir bilgi ile bilseydiniz; Mutlaka cehennemi görür.”‌[4]

“ De ki: “ Ben de sizin gibi bir insanım; İlahınızın bir tek İlah olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabbine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak koşmasın.”‌[5]

tebyan


[1] Ahzab Suresi 21.

[2] Nahl Suresi 125.

[3] Hicr Suresi 99.

[4] Tekâsur Suresi 3,4.

[5] Kehf Suresi 110.  

Bu habere ilk yorum yapan sen ol

Rasthaber Mobil Sayfa Banner'i Kapat

Sondakika Gelişmelerinden Haberdar Olun