"Dördüncü Nesil Savaşı"

  • GİRİŞ14.03.2017 14:18:43
  • GÜNCELLEME14.03.2017 14:18:43

Allah’ın adıyla Eskiden yani 12 Eylül 80 askerî darbesinden önce sağcı - solcu yaftasıyla insanlarımız birbirine kırdırılmaya çalışılmıştı. Gerçi bu durum o dönemde uluslararası arenada da aynıydı. Birçok ülkede ideolojik ve etnik çatışmalar oluyordu. O yıllarda Güney Amerika ülkelerinde ideolojik gerilim ve saflaşmalardan dolayı iç savaş devam ederken, Afrika ülkelerinin pek çoğunda ise etnik ve kabilesel çatışmalar oluyordu. Silah tacirleri ise bu gerginlik ve çatışmaları fırsata dönüştürüp el altından her iki tarafa silah satıyordu. Elbette ki, bunlar lokal ve dar kapsamlı bölgesel çatışmalardı. Silah tacirlerinin ise hedef ve amacı daha büyüktü. Çok yönlü katliam ve telefatlara sebebiyet verecek savaşlar çıkartmak ve böylece bol bol silah satmak. Devlet politikası olarak bu işi yapan ABD, İgiltere ve Fransa gibi ülkelerden başkası değildir. SSCB'nin dağılmasından sonra Komünizm ideolojisi tamamen çökmüş ve müzedeki yerini almıştı. Bilindiği üzere Kuzey Atlantik Paktı olan NATO Komünizm tehlikesine karşı kurulmuştu. Komünizm yıkıldıktan ve Varşova Pakt'ı dağıldıktan sonra NATO'nun varlık sebebi de bazı mahfillerde tartışmaya başlanmıştı. Ama Pentagon'daki üst akıl ne güne duruyordu! Hemen yeni düşman üretmek için düğmeye basmışlardı bile. Yeni düşman üretme konusunda fazlaca zorlanmadılar. Artık kızıl düşman gitmiş, yerini yeşil düşman almıştı. Yani NATO'nun düşmanı İslâm'dan başka bir şey değildi. Üstelik hiçbir çekinceye mahâl vermeden bunu açık açık ilân ettiler. "Düşmanımız siyasal İslâm'dır" dediler. Peki siyasî yönü olmayan bir İslâm daha mı var ki, İslâm kelimesinin önüne "siyasal" ibaresini koyuyorlar? ABD, düşman ilân ettiği İslâm'la savaşa Afganistan ve Irak işgalleriyle başlamıştı. Bu işgal ve askerî katliamlar uzun yıllar sürmüştü. Akabinde Arap Baharı bahane edilerek NATO tarafından Libya işgal edildi. Hatırlayacağınız üzere Arap Baharı başlamadan önce dönemin ABD Dışişleri Bakanı Conzaliza Rice, "Ortadoğu'da 22 ülkenin sınırlarını değiştireceğiz" diyerek bir beyanatta bulunmuştu. Bu sözler adeta bölgeye yönelik iç çatışmaların da habercisiydi. Şu da bir gerçek ki, ABD zorunlu bir ihtiyaç olmadan fiilî müdahalede bulunmamaktadır. Bunu bir zamanlar Saddam'ı İran'a karşı kullanışında da görmüştük. 8 yıllık bu tahmili savaşla büyük şeytan ABD emeline ulaşamamıştı. 1979 Devrimi ile, İran coğrafyasında "Siyasal İslâm" bütün bir asaleti ve tarihî birikimiyle temayüz edince o bölgede en büyük darbeyi emperyalist ABD ve İngiltere yemişti. Kısacası ABD ve İngiltere'nin o topraklar üzerindeki sömürü düzenlerine son verilmişti. O gün, bugündür ABD büyük bir kuyruk acısıyla bütün şeytanî plânlarını İran üzerinden yapmaya devam etmektedir. Merhum İmâm Humeynî'nin tanımlamasıyla "büyük şeytan ABD" türlü şeytanî entrikalarını bu minvâl üzere sürdürmektedir. Yine hatırlayacağınız üzere ABD Demirel ve Çiller dönemlerinde büyük bir provakasyonla Türk Silahlı Kuvvetleri'ni İran üzerine saldırtmaya teşebbüs etmiş ve İran sınırında büyük bir tatbikata önayak olmuştu. Maksat ümmetin evlatlarına ikinci bir Çaldıran Sacaşı yaşatmaktı. Buna mukabil İran ordusu da kontra - reaksiyon bir tavır alarak sınıra yakın bölgede büyük bir tatbikat başlatmıştı. Kısacası o tarihte İran ve Türkiye arasında savaş patlak vermesi an meselesiydi. Dönemin yandaş medyası da adeta savaş tamtamları çalıp kışkırtıcı yayınlar yapıyordu. Her an savaş patlak verecekmiş gibi sisli - dumanlı ve kesif bir hava oluşturulmuş ve adeta nefesler tutulmuştu. Rabbimize binlerce şükür ki, büyük şeytan ABD buna muvaffak olamadı. Ancak ne var ki, huylu huyundan, şeytan emelinden vazgeçmiyordu. Pusuya yatmış sürekli fırsat kolluyor veya o fırsatı, o dumanlı havayı bizzat kendisi oluşturmaya çalışıyor. Öyle ki, son birkaç yıldır "Şiî Hilâli" söylemiyle müthiş bir mezhep kışkırtıcılığı yapılmaktadır. Ve bu söylemin arkasında ABD ve bölgedeki taşeronları olduğu bariz bir şekilde görülmektedir. Şu hâlde biz bu eksende, Arap Baharı ile birlikte meydana gelen bölgedeki gelişmelere şöyle bir göz atarak Şiî Hilâli neymiş onu tanımaya çalışalım. Hatta isterseniz biraz daha öncelere gidelim: 1979 İslâm Devrimi ile birlikte İran topraklarında nasıl ki, ABD ve İngiltere'nin hegamonyasına son verildiyse, aynı şekilde Siyonist İsrail'in İran'daki nüfusuna da son verilmişti. Bu nedenle Siyonist İsrail Şia mezhebi üzerinden İran'a olan düşmanlığından dolayı yine Şiî nüfusun yoğun olduğu Güney Lübnan'ı 1982 yılında işgal etmişti. Bu işgal tam 18 yıl sürdü. İran İslâm rejimi, devrimin ilk günlerinden beri Filistin meselesine eğilmiş ve kutsal Filistin topraklarından o habis Siyonist urun atılması gerektiğini her fırsatta dile getirmiş ve hâlâ bu konuyu gündeminde tutmaktadır. Ve bu amaçla, aleni bir şekilde başta HAMAS, İslâmî Cihat, İzzettin Kassam Tugayları gibi silahlı örgütlere ve Hizbullah'a olan yardımını Suriye üzerinden sürdürmüştü. Siyonist İsrail, İran'dan gönderilen silahların Filistinli örgütlere Suriye üzerinden ulaştırıldığını çok iyi bildiği için Beşşar Esad'a bu işten vazgeçmesi için Golan Tepeleri'nin iadesini teklif ediyor. Ve tabiri caizse Esad'a, "Gel uzlaşalım" diye yalvarıyor. Esad ise bu teklifleri elinin tersiyle itiyor. (Parantez içerisinde de olsa şunu belirtmiş olalım ki, 22 Arap ülkesi ve diğer Müslüman ülkelerden hiçbiri Filistinli özgürlük savaşçısı Mücahid gruplara silah yardımında bulunmamaktadır.) Bu yolla emeline ulaşamayan Siyonistler Suriye'yi işgal tehdidinde bulunmaya başlıyorlar. Bütün bu tehditlerden doğal olarak İran'ın da haberi oluyor. İran bu sefer Filistin konusunda böylesine tehditleri göze alan Suriye'ye bir vefa borcu olarak fiilen zaten var olan "ortak güvenlik ve savunma" teklifinde bulunuyor. İki ülke arasında yapılan "ortak askerî güvenlik işbirliği" anlaşması ile İran adeta Suriye üzerinde "garantör devlet" statüsü elde etmiş oluyor. Öte yandan aynı İran, Irak'ı işgal eden ABD'nin o topraklardan kovulması için hummalı bir şekilde faaliyetlerde bulunuyor. Bu uğraş ve çaba bazen askerî yardımlarla, bazen siyasî girişimlerle sürdürülüyor. Bu vesileyle İran Irak'ta büyük bir nüfus sahibi oluyor. Özellikle Irak topraklarında terör estiren tekfirci gruplara karşı verilen askerî mücadelede General Kasım Süleymanî aracılığı ile İran'ın büyük katkıları oluyor. Yine aynı şekilde Suriye topraklarına musallat olan DEAŞ gibi tekfirci gruplara karşı İran ve Hizbullah fiilen mücadeleye atılıyor. Bu esnada gerek Irak ve gerekse Suriye'de İran ve Hizbullah'ın yaptığı operasyonlarda birçok askerini ve bazı generallerini şehid veriyor. Bütün bu fedakarlıklarının karşılığı okarak İran mesulleri takdir edilmesi gerekirken ne yazık ki, Türkiye coğrafyasında olmadık iftira ve tezviratlara maruz kalıyorlar. Medya özellikle bu işi körüklüyor. Allah aşkına siz söyleyin burada büyük bir çelişki yok mu? DEAŞ gibi insanlık dışı bir terör örgütüne karşı mücadele veren İran ve Hizbullah nasıl da insafsız bir şekilde eleştiriye ve husumete maruz kalıyor. Teşekkür edilmesi gerekirken mezhep üzerinden sürdürülen bu düşmanlık neyin nesi? İran ve Hizbullah Şiî değil de Sünni olsaydı acaba aynı hasmane tutum olur mudu? "Şiî hilâli, Şia yayılmacılığı" söylemi, Türk Ceza Kanunu'nda geçen, "Mezhep farklılığı gözeterek halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek" değil de nedir? Bir takım bahanelerin ardına gizlenerek ümmet bünyesinde ötekileştirici, ayrıştırıcı, kin ve nefret tohumu ekici beyanatlarda bulunmak her şeyden önce bir insanlık suçudur. Böylesi talihsiz açıklamalar bizi daha da küçük parçalara ayırmaya çalışan emperyalist ülkelerin işine yarar. Beyler erdemli tavır nedir biliyor musunuz? Emperyalist ülkelerin oyununa gelmemektir. Siyonistler'le uzlaşmaya yanaşmamaktır. Emperyalist ABD ile iş tutmamaktır. Ümmetin genel maslahatını gözetmektir. Peki Suriye'nin haricindeki 21 Arap ülkesi hem Siyonist işgalcilerle, hem büyük şeytan ABD ile uzlaşı ve uşaklık hâlinde değiller mi? Siz, başta Suud rejimi olmak üzere bu satılmış aşağılık rejimlerle iş tutup Sünni İslâm Ordusu kurmaya teşebbüs edeceksiniz ve sonra da İran'ın bölgede yapıp ettiklerini Şiî Hilali ve İran yayılmacılığı olarak lanse edip ortalığı velveleye vermeye çalışacaksınız. El insaf doğrusu. Terör örgütlerine karşı İran ile işbirliği yapmak daha mantıklı değil mi? Amerika ile iş tutmak beyhudedir. Bölgeyi kan gölüne çeviren DEAŞ ve benzeri tekfirci gruplara her türlü silah ve finansman desteği Amerika sağlamıyor mu? Amerikalı General Wesley Clark açık açık, "DEAŞ'ı 7 yıl önce biz kurduk" itirafında bulunuyor. ABD'nin IŞİD'e silah ve mühimmat verdiği tespit edilince pişkince, "yanlışlık oldu" diyebiliyor. General Clark aynı demecinde öncelikli olarak bölgede 7 ülkenin sınırlarını ve rejimlerini değiştireceklerini ifade ediyor. Bunlar Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali ve İran. Baştan beri işin içerisinde Türkiye'de var ama bunu gizli tutuyorlar. Bölgemizdeki bölücü terör örgütlerine el altından silah vermesinin, istihbarî ve lojistik destek sağlamasının tek amacı budur. ABD sürekli yeni savaş stratejileri geliştirmektedir. En son aldıkları kararda yeni savaş şeklininin ismini bile koymuşlar: "Dördüncü Nesil Savaşı." Bu savaş, normal askerî birimler arasında vuku bulan silahlı çatışmanın ötesinde her türlü terör ve şiddeti içeren ve sosyal yaşamı kaos ve panik sarmalına sokacak nitelikte eylemlerin devreye sokulmasını amaçlamaktadır. Öncesini saymasak bile 15 Temmuz silahlı darbe girişimi ve ardından üst üste yaşanan toplu katliamlar "Dördüncü Nesil Savaşı"nın Türkiye ayağını ibraz etmektedir. Birçok siyasînin de ifade ettiği gibi bu insanlık dışı eylemlerin perde arkasındaki adres Amerika'dır. En son Astana anlaşması ile Rusya, İran ve Türkiye'nin "ateşkes ve barış süreci"ni başlatmış olmaları Amerika'yı daha da saldırgan hale getirmiştir. Bu nedenledir ki, ABD elindeki beyzbol sopasını göstererek, "benim dümen suyumdan gitmezseniz sizi 'Dördüncü Nesil Savaşı' ile cezalandırırım" diyor. Şu da bir gerçek ki, bütün bunların arkasında ekonomik menfaatler yatmaktadır. Şeytanî kaos plânının fitili ABD'nin, Türkiye ve İran arasındaki petrol ve altın ticaretine ket vurma girişimiyle ateşlenmişti. ABD, İran'a uyguladığı ambargoya Türkiye'nin iştirak etmeyişine tepki olarak söz konusu ticarî ilişkiyi "kayıt dışı" ilan etmişti. Bu nedenledir ki, aynı yıl içerisinde ABD üç kez operasyon çekmişti. (12 Şubat 2013; 12 Haziran 2013 ve 17 - 25 Aralık) Bu operasyonlarda muvaffak olamayan ABD 15 Temmuz 2016 tarihinde kendi beslemesi olan FETÖ eli ile kanlı darbe girişiminde bulunmuştu. Açıkçası ülkeyi işgale kalkmışlardı. Açıkça itiraf etmiş olalım ki, ABD'nin şeytanî amaçlarla devreye soktuğu "Dördüncü Nesil Savaş" planı akamete uğramıştır. ABD ne yaparsa yapsın muvaffak olamayacaktır. En son gelişmeler bunu gösteriyor. Siyasîlerimiz üst perdeden, yani diplomasî dilini de aşarak açıkça ABD'nin bölgemizdeki entrikalarına ve ikiyüzlü politikalarına dikkat çekmektedirler. İş o raddeye vardı ki, Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından İncirlik Üssü tartışmaya açıldı. Elbette ki, biz sadece İncirlik Üssü'nü değil NATO'yu da tartışmaya açmalıyız. 1952 NATO'ya giriş tarihimizden bu yana, siyasîlerimiz ilk defa böylesine bariz bir şekilde ABD ile ters düşüyor. Aslında bu bir fırsattır. Bunu iyi değerlendirmek gerekmektedir. Bugünlerde nasıl olsa Suriye konusunda İran ile bir anlaşmaya varıldı. Bunu kalıcı ve ileri boyutlara taşımak gerekmektedir. ABD bölgede kaos ve savaşların son bulmasını asla istememektedir. Zaten "Dördüncü Nesil Savaş" plânı ve bugüne kadar yapıp edilenler ABD'nin nasıl bir şer güç olduğunu ortaya koymaktadır. Buna mukabil biz ısrarla barış demeliyiz. Biz inadına "İslâm Birliği" demeliyiz. Ki bunu demek imânî bir meseledir. Ve siyasîlerimizden de bunu istemeliyiz. Merhum Erbakan'ın D - 8 Projesi'ni hatırlayalım. Merhum Erbakan "İslâm Birliği" adına ne diyordu? "İslâm para birimi, İslâm NATO'su" diyordu. Konjonktürel koşullar olumsuz görülse de "İslâm Birliği"ni hayata geçirmek asla hayali bir proje değildir. Rabbimiz bize kaldıramıyacağımız yükü yüklemez. (Bakara:286) Rabbimiz bize birlik olmayı emrediyorsa bu tesis edilebilir bir durumdur. Bu ülküden, bu ilâhî hedeften bizi hiçbir saik alıkoymamalı.Özellikle son zamanlar mezhepsel argümanlar kullanılarak açık açık kışkırtıcılık yapılmaktadır. Aman buna dikkat edelim. Mezhebi - meşrebi ne olursa olsun "tevhid, nübüvvet ve mead" ilkelerine inanan herkes Müslümandır. Mezhebinden ve meşrebinden dolayı hiçbir müslüman ümmet kardeşliğinin, din kardeşliğinin dışında mütalaa edilemez. Dördüncü Nesil Savaş plânının en büyük argümanı mezhep kışkırtıcılığıdır aman buna dikkat edelim.

Bu habere ilk yorum yapan sen ol

Rasthaber Mobil Sayfa Banner'i Kapat

Sondakika Gelişmelerinden Haberdar Olun