Ümmet Olarak Karanlık Dönemden Geçiyoruz

  • GİRİŞ13.04.2017 13:34:10
  • GÜNCELLEME13.04.2017 13:34:10

Allah’ın Adıyla Hem akıl, hem din öğretisi insan topluluklarının barış ve dayanışma içerisinde yaşamalarını salık verir, önerir ve öğütler. Ancak insanlık tarihine baktığımızda savaş ve çatışmalarla dolu bir geçmişimizin olduğunu görüyoruz. Meleklerin Allah ile diyaloglarındaki endişelerinin kaynağı bundan olsa gerek. "Hani bir zamanlar Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti. Melekler de endişeye kapılarak, 'Yeryüzünde kan dökecek birini mi yaratacaksın?' diye karşılık verdiklerinde, Allah: 'Elbette ki sizin bilemeyeceğiniz şeyi ben bilirim,' diye karşılık vermişti." (Bakara:30) Şu an olaya zahiri yönüyle baktığımızda meleklerin endişelerini haklı çıkaracak bir manzara ile karşı karşıya olduğumuzu görmüş olacağız. Elbette ki, kadim tarihimizden bu yana insanların barış ve huzur içerisinde yaşadıkları dönemler de olmuştur. Ancak savaş ve çatışma dönemleri daha belirgin bir şekilde kendisini göstermektedir. Oysa her insan barış, huzur ve güven dolu bir ortamda yaşamak ister. Hangi din, hangi inanç veya hangi inançsızlık olursa olsun, her insanın ortak ülküsüdür güvenli bir ortamda yaşamak. Savaş ve çatışmalar ise barışın, huzurun ve güvenliğin baş düşmanıdır. Dünya insanlığı bu ortak ülküyü neden teminat altına alamamıştır, doğrusu bu şaşılacak bir iştir. Elbette ki Rabbimizin hikmetinden sual olunmaz ama şu hâliyle ve günümüz itibariyke insanlık âlemi sınavını geçememiş ve sınıfta kalmış gözüküyor. En son birinci ve ikinci dünya harbinde 170 milyon dolayında insan öldüğü rivayet edilmektedir. Biz yıllardır Batı dünyasının bu kötü örnekliğini hep eleştirip durmuşuzdur ve İslâm ümmeti olarak kendimizi bu olaya karşı asla mesûl hissetmemişizdir. Oysa Yüce Rabbimiz biz Müslümanları dünya insanlığına karşı sorumlu kılmış bulunmaktadır: "Siz insanlık için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyi olanı tesis eder, kötü olanı men edersiniz." (Al-i İmrân:110) Peki dünyaya nizam vermek için görevlendirilmiş ümmet nerede? 2 milyara yakın nüfus potansiyeli ile, dünyanın en zengin coğrafyasıyla ümmet nerede? Bugün 390 milyon nüfusuyla Amerika jandarma rolünü üstlenmiş dünyaya nizam veriyor! Hayır, dünyaya nizam vermiyor, dünyayı fitne ve kaos sarmalında tutmuş gidiyor. ABD girdiği her coğrafyayı ölüm ve kana buluyor. Kore'de, Vietnam'da, Japonya'da, Nikaragua'da, Arjantin'de, Panama'da, Meksika'da, Afganistan'da ve Irak'ta sadece yıkımlar yapmış ve kan dönmüştür. ABD'nin dünya barışı diye bir derdi yoktur. O kendi sömürü düzenini sadece savaşmaya kurgulamıştır. Dünyadaki terör örgütlerini kendi çıkarlarına hizmet amacıyla destekleyip silah ve mühimmat yardımında bulunmaktadır. Hatta eğitim bile vermektedir. Sadece Ortadoğu'nun değil, yaptığı terör eylemleriyle dünyanın başına bela kesilen El-Kaida, El-Nusra ve IŞİD gibi terör örgütleri ABD'nin ürünüdür. Bunu kendileri de itiraf etmekten çekinmiyorlar artık. Eşyanın tabiatı boşluk kabul etmez. İslâm ümmeti meydanı boş bırakmış olmasından dolayıdır ki, bu boşluğu dün İngjltere doldurduğu gibi bugün de ABD doldurmaktadır. Bunlar hiçbir zaman dünyanın refahı, huzuru ve barışı için çabalamamışlar, aksine sömürü ve hegamonya adına sadece kendi ülkelerini zulüm ile abad etmişlerdir. Maddî kalkınmışlıkları da bundandır. Birleşmiş Milletler'i de aynı amaca matuf olarak kurmuşlardır. Bakınız günümüz itibariyle Myanmar'da insanlıkdışı yöntemlerle Müslümanlar kitleler hâlinde katlediliyor. BM neden sessiz? Doğu Türkistan'da her Allah'ın günü Müslümanlara zulmediliyor, BM yine sessiz. Keşmir ve Karabağ sorunları hâlâ çözülmüş değil. Nijerya rejimi kendi halkına zulmediyor, Ehl-i Beyt muhiblerini katliamdan geçiriyor yine BM sessiz. Filistin ise kanayan yaramız, işgal mütemadiyen devam ediyor. Siyonist işgalciler her Allah'ın günü savunmasız Filistin halkının tarlalarını, zeytin bahçelerini talan ediyor, ev barklarını yıkıyor ve tarumar ettiği bu topraklara yeni yeni yerleşim birimleri açıyor. BM'nin gıkı çıkmıyor. Çünkü Birleşmiş Milletler Haçlı - Siyonizm ittifakını temsil ediyor. Elbette ki, bizim müspet anlamda ne ABD'den ve ne Birleşmiş Milletler 'den beklentimiz olamaz. Bizim yerimizi de asla onlar dolduramaz. Misyon onlara ait değil, bize ittir. Biz şeytandan medet beklemiyoruz. Dünyayı dizayn etmek görevi onlara değil bize verilmiş bulunmaktadır. Temeli bizzat Resûlü Ekrem Efendimiz tarafından atılan "medeniyet projemiz" bugün bütün dünyaya hakim olmalıydı. İslâm ümmeti o emanete gereği gibi sahip çıksaydı hiç kuşkusuz dünyamızın çehresi bugün böyle olmayacaktı. Dünyamız huzur ve insicam içerisinde olacaktı. Evrensel İnsan Hakları niteliğindeki "Medine Vesikası" o günkü pratik uygulamasıyla sapmadan yoluna devam etseydi dünya barışı her daim teminat altında olacaktı. Özellikle Emevîler döneminde din algısı değişmiş ve Medine Vesikası kriterlerinden tamamen inhiraf edilmişti. Ayette verdiğimiz örnekle bize verilen bu sorumluluk soyut anlamda değil "usvetun hasene" olan Sevgili Peygamberimizin pratik uygulamalarıyla hayata aktarılmalıydı. Kifayetsiz ve liyakatsiz muhterislerin iktidara gelmesi eksen kaymasını da beraberinde getirmiş oldu. Ancak ne var ki, bu mükellefiyet tarihin bir döneminde akamete uğradı diye hüküm sakıt olmamaktadır. Manianın zail olması için tevekkül ederek oturup beklenmemeliydi. Medeniyetimizin tesisi için sebeplere tevessül her çağ ve her zaman diliminde ilâhî bir hüküm olarak karşımızda durmaktadır. Bunlar zail ve ilga olmuş değil ki, kendimizi mesûl hissetmeyelim. Allah Teâlâ'nın hükmü kıyamete kadar bakidir. Ancak Müslümanların hâline baktığımızda bir tarafta münferiden yapılan ibadetlere önem verdiklerini görüyoruz, öte yanda ise medeniyet projemize taalluk eden sorumluluğun rafa kaldırılmış olduğuna tanık olmaktayız. Elbette ki, bu nefs ve şeytanın işlerinden bir iştir. İnsan nefsine ve şeytana yenik düşmemiş olsa hidayet yolundan sapması mümkün değildir. Ancak bu durum bir Müslüman için asla mazeret değildir. Zira Rabbimiz bize bir nimet olarak kaldıramıyacağımız yükü yüklememiştir. Mahşer günü her nimetten hesaba çekileceğiz. Bu nimetlerden biri de kaldırabileceğimiz yükün bizzat kendisidir. "Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez." (Bakara:185) Rabbimiz nezdindeki sorumluluğumuzun yükü ve ağırlığı anlaşılmıştır herhâlde. Bu sorumluluk bizden önceki nesiller tarafında ihmal edilmiş evet ama "Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz. Sizin sorumluluğunuz size aittir." (Bakara:134) Evet, ayetten de anlaşıldığı üzere bugünün ümmeti olarak karanlık bir dönemden geçtiğimiz için büyük bir mesuliyetimiz var demektir. Bu karanlık çağdan kurtulmanın yolu ümmet olarak Medine'yi "münevver" şehir yapan değerlerimize rücû etmekten geçmektedir. Buna ilişkin öncelikli olarak kalem ve kelâm erbabımıza, STK'larımıza ve siyasî mesullerimize büyük sorumluluklar düşmektedir. Sayın okuyucumuz, öze dönmek zorundayız. Geçmişteki yaşanan olumsuz hadiselerden biz mesul değiliz ve bizi bağlamaz ancak biz yaşamış olduğumuz zaman diliminden hesaba çekileceğiz. Hayata taşımamız gereken değerler gündemimizin ana maddesi olmalıdır. Maişet derdi, dünya hengâmesi bizi bu asli ödevimizden alıkoymamalı. Ayetlerle verdiğimiz örnekteki gibi sorumluluğumuz "hâlledilebilir" nitelikte olmasa Rabbimiz bize bu görevi vermezdi. Yeterki bizden öncekiler gibi işimizi savsaklamıyalım. "Eğer siz Allah'a (Allah adına, Allah'ın dinine yardım ederseniz) Allah'da size yardım eder ve ayaklarınızı yeryüzünde sabit ber kadem kılar." (Muhammed:7) Yani size istikrar verir, güç verir, yeryüzünü dizayn imkânı verir. "O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kulu Muhammed'e apaçık ayetler indirendir. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir." (Hadid:9) Risalet döneminden önce insanlık âlemi ve özellikle Arap Yarımadası cehaletin karanlık kollarında sefih ve sefalet içerisinde bir hayat yaşıyordu. Hayata kölelik düzeni hakimdi, insanlar ve özellikle kadınlar bir mal gibi pazarlarda alınıp satılıyordu. Emek ve alınteri sömürüsüyle güçlüler zayıfları eziyor, pazar ve ticarete faiz sistemi yön veriyordu. Cinsel teşhir Kâbe'nin çıplak tavaf edilmesine kadar vardırılmıştı. İnsanlarda ahlâk anlayışı diye bir şey kalmamış fuhuş övünç vesilesi olmuştu. İnsanlar sorunlarını şiddete baş vurarak çözümlemeye çalışır ve bu yüzden sık sık cinayetler işlenirdi. Kan davası gütmek ise onur meselesiydi. Kısacası o dönemde can güvenliği diye bir şey yoktu. İşte böylesi karanlık bir dönemde esirgemesi bol olan Rabbimiz âlemlere rahmet olarak Resûl-ü Ekrem Efendimizi risaletle görevlendirerek o toplumu karanlıklardan aydınlığa çıkarmıştır. Şair bu durumu şöyle tasvir ediyor: "Kapkaranlık iken afakı insaniyetin, nûr olup fışkırmışız sinesinden zulmetin." Sonuç olarak ifade edecek olursak motamot olmasa da farklı versiyonlarıyla bir "cahiliye" dönemi içerisindeyiz. Yani ümmet olarak karanlık bir dönemden geçiyoruz. Bunu ise aşabilmemiz mümkün, bu bizim için değiştirilemez makus bir talih değildir. Yeter ki biz ümmet olarak Kûr'ân ve Sahih Sünnet'e rücu ederek Resûl-ü Ekrem Efendimizin temelini attığı Medine Anayasası'na, Medine İnsan Hakları Beyannamesi'ne sahip çıkalım. Ali Erdem

Bu habere ilk yorum yapan sen ol

Rasthaber Mobil Sayfa Banner'i Kapat

Sondakika Gelişmelerinden Haberdar Olun