Aidiyet Duygusu

  • GİRİŞ13.05.2017 13:49:41
  • GÜNCELLEME13.05.2017 13:49:41

Allah’ın adıyla İster mantık ve isterse duygu planında bir insan kendisini neye ve nereye ait hissediyorsa, o kişi oraya aittir. İnsan kendisini önce doğup büyüdüğü eve nispet eder, ardından sokak ve mahallesine ait olduğunu hisseder. Sonra nüfusunun kayıtlı olduğu şehre kendisini ait görür. Başka bir yere de gitse kendi şehrinden biri ile karşılaşsa ona “hemşehrim” der. Coğrafi olarak bu böyledir. Bir başka ülkeye de gitse ve uzun yıllar orada kalsa vatandaşı olduğu ülkeye kendisini ait hisseder. Bir de insanlarda kurumsal aidiyet hissi vardır. Bu bir futbol kulübü olabilir veya bir vakıf, bir sivil toplum kuruluşu olabilir. Ayrıca insanlarda aile, sülale, etnik grup ve ırk mensubiyeti vardır. Ki bu ontolojik bir durumdur seçme ve tercih etme ile olmamaktadır.Saymış olduğumuz bu aidiyetlerin hiçbiri diğerinin yerini doldurmaz. Ancak bir aidiyet duygusu vardır ki bu saymış olduklarımızın hepsinin üzerindedir. Ve asla diğerleriyle kıyaslanmaz. Bu “din” aidiyetidir. Diğer aidiyetlerinin hepsinin görece ve lokal özelliği vardır. Kişi için kısmi değer ifade ederler. Ancak din aidiyeti hayatı kuşatan, hayata yön, renk ve şekil veren niteliği vardır ve bu yüzden “efradını cami ağyarını mani” bir özelliğe sahiptir. Siz doğup büyüdüğünüz semt ve şehrinizi sevebilirsiniz. O semtten uzak yaşıyor olsanınız da, oraya ilişkin anılarınız vardır. O anılar anımsandıkça duygularınız tazelenmiş olur, hisleriniz depreşir. Şehrinizin veya ülkenizin dışında yaşıyorsanız gurbettesiniz demektir. Bir de sosyal aktivite içerisinde olduğunuz her hangi bir dernek ve kulüp aidiyetinizi düşünün. Oraya üye olmak bile size farklı bir kimlik ve farklı bir statü kazandırır. Öylesi bir aktivite içerisinde bir de makam ve mevkiniz varsa sorumluluk hissi ile birlikte aidiyet duygunuz daha güçlü ve belirgindir. Aile ve etnisite üzerinden mensubiyet duygusuna gelince; insanın kendi ailesini sevmesi ve kendisini ailesine ait hissetmesi aslında ontolojik bir durumdur. İnsanın anne-babasını, kardeşlerini ve çoluk çocuğunu sevmesi kadar daha doğal bir davranış ne olabilir ki? Ancak etnisitenize gelince iş biraz değişiyor! Şöyle ki, mensup olduğunuz etnisite sizin ait olduğunuz ırktır. Bu ırk sizi diğer ırklara karşı üstün kılmamamaktadır. Sizin ailenizi sevmeniz diğer ailelere düşmanlığı gerektirmediği gibi, sizin ırkınıza aidiyetiniz diğer ırklara düşmanlığı gerektirmemektedir. “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten ibretler vardır.” (Rûm:22) “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat:13)Bu tür kimlik ve aidiyetler hiçbir zaman bir üstünlük vesilesi değildir. Ve bunlar doğal kimliklerdir. Tabii kimlik, iradî kimlikle karıştırılmamalıdır. Ki iradi kimlikler de (bir derneğe üye olmanız gibi) üstünlük vesilesi değildir. Aile, sülale, ırk, sendika, dernek, vakıf, futbol takımı, sosyal statü, semt, şehir, ülke ve coğrafya hiçbir zaman üstünlük vesilesi değildir. Kutsal bir şehirde oturuyor olsanız bile bu sizi kutlu kılmaz. Sadece şanslı kılar. Vakıf, dernek ve meslek gibi iradî aidiyetler kişinin özel yeteneklerinin geliştirmesine yardımcı olur. İnsanın iyi bir meslek sahibi olması onun hayatına anlam ve değer katar. Bunun psikolojik, ailevi ve toplumsal yararları vardır. Özellikle iyi bir meslek sahibi olmak aile maişetinin vazgeçilmezidir.Bizim bu satırlarda asıl ifade etmek istediğimiz ise din ve inanç aidiyetidir. Öyle ki, bu mensubiyet tüm aidiyetlerden üstündür ve (başta da belirttiğimiz gibi) evrensel yönü vardır. Örneğin, “Ben Müslümanım” dediğimizde, aynı zamanda büyük bir aileye mensubiyetimizi de deklare etmiş oluyoruz. Biz kendimizi o ailenin bir pazılı gibi hissederiz. Bizim aidiyetimiz büyük aile (ümmet) ile anlam kazanmaktadır. Ayet-i kerimede tanımlandığı üzere, “Tuğlaları kurşunla kaynatılmış bir duvar gibi” müstahkem. (Saf:4) Rabbimiz biz Müslümanları böyle tanımlamaktadır. Aidiyet duygumuz bizi asla başka adreslere götürmemeli. Hatta bazen insanlar alt aidiyetlerini yani içerisinde bulundukları cemaat veya mezhebi dinlerinin de üzerine çıkarabilmektedirler. Ufukları dar olan insanlar içerisinde bulundukları cemaat ve mezhebe ilişkin değerleri dinin ta kendisi olarak görebilmektedirler ve kendileri gibi düşünmeyenleri rahatlıkla ötekileştirip dışlayabilmektedirler. Oysa cemaet ve mezhebi görüşler tamamen kişinin iradî tercihine kalmış bir durumdur. Ve bu aynı zamanda fıkhî bir tercihtir, tercih edeni bağlar. Din ve inanç aidiyeti her şeyden önce imana taalluk etmektedir. Ve müntesiplerini “velâyet” bağlamında birbirlerine karşı mesul kılmaktadır.“Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe:71) Bir Müslüman olarak bizim aidiyetimiz bu minvâl üzere olmalıdır. Ümmet kardeşliği dışındaki aidiyetlerin bir kısmı tabii olsada yine de tümü “sekunder” (ikincil) bir bünyeye sahiptir. Örneğin eşinizle şiddetli bir geçimsizlik yaşarsınız ve bunun sonucu ayrılırsınız, yuvanız yıklır ve aileniz dağılır. Ancak siz kendi tercihinizle mürted olmadığınız süre, İslâm ümmeti ailesinin bireyi olamaya devam edersiniz. Bu sizin için ahirete irtihâl edene kadar bağlayıcıdır. Bu üst kimliğiniz sizin ayrılmaz bir parçanızdır. Alt kimlikleriniz bu aidiyetinize asla engel değildir ve zaten olmamalıdır. Alt kimlik üst kimliğin yerine koyulamayacağı gibi, üst kimlik de alt kimliğin yerine konulmamalı. Örneğin aile, sülalenin yerine, yöre memleket yerine, ırk ümmetin yerine, mezhep ve tarikat dinin yerine konulursa hatlar karışır ve problemler-sürtüşmeler başlar. Sülalenizin içinde bile ailenizi kutsayamazsınız, arkadaş grubunuzun yanında hemşericilik yapamazsınız, ümmetinizin önüne ırkınızı, mezhebinizi ve tarikatınızı koyamazsınız. Sürtüşme, niza ve gerginlikler genellikle alt kimlikler arasında vuku bulur. Bunun çözümü ise üst kimliğin kişi nezdinde asla sekunder (ikincil) bir pozisyona düşmemesidir. Zira üst kimlik kuşatıcılığı ve evrenselliği ile şemsiye özelliğine sahiptir. İslâm ümmeti bu şemsiyenin altında kalıcı birlikteliklere gitmeliydi. Alt kimliklerle parçalanıp bölünmemeliydi. Rabbimiz bu bağlamda şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiç bir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah'adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir.” (En’âm:159)Bu ayet âdeta İslâm ümmetinin bugünkü hâlini anlatmaktadır. Ulus devletler olarak bölünmüş bir hercümerçlik içerisinde bulunmaktayız. İslâm bize mükemmel bir medeniyet projesi sunmaktadır. Ama ümmet olarak biz bunu hayata geçiremedik. Sevgili Peygamberimiz bizler için “üsvetun hasene” (güzel örnek) tir. O Medine’de söz konusu medeniyet projesini hayata hakim kılmıştı. Bu nedenle o döneme “Asr-ı Saadet” (Mutluluk Asrı) denilmekte. Biz İslâm ümmeti olarak Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) örnekliğinde o medeniyet projesini hayata hakim kılamadık.“Ve peygamber o gün der ki: ‘Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kûr'ân'ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar." (Furkan:30)Kûr’ân medeniyetinden uzaklaşmak, Kûr’ân’ı terk etmekten başka bir şey değildir. İnsanlar aidiyet duygularını yitirince ve bu duygular yerine etnosantrik duygular geçince ümmet hiçbir zaman olması gereken yerde olmadı.“Ey imnân edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslâm’a) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve yeryüzünde ayaklarınızı sabit ber kadem kılar.” (Muhammed:7)“Allah’a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. Ki onlar kendi mensup oldukları grupla öğünmektedir.” (Rûm:31-32)Ayetten de anlaşıldığı üzere grupçuluk yapanlar şiddetle eleştirilmektedir. Ve bunun müşriklere özgü bir davranış olduğu belirtilmektedir. Görüldüğü gibi müşriklerin durumuna düşmemek için uyarılmaktayız. Buradan çıkaracağımız sonuç, biz Müslümanlar ivedilikle ve öncelikli olarak ümmet bilincini ve kardeşlik şuurunu kuşanmak durumundayız. Kısacası aidiyet duygumuzu bu minvâl üzere geliştirmeliyiz.Ali Erdem

Bu habere ilk yorum yapan sen ol

Rasthaber Mobil Sayfa Banner'i Kapat

Sondakika Gelişmelerinden Haberdar Olun