Dünya Beşten Büyüktür Ama

  • GİRİŞ09.11.2017 15:48:31
  • GÜNCELLEME09.11.2017 15:48:31

 

Allah'ın Adıyla

 

Zaman zaman Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın duygularımıza tercüman olan sözünü “ama” ekiyle irdelemek istedik. Elbette dünya beşten büyüktür ama büyüklüğün ispat edilmesi için sadece karine yeterli olmamakta ve alternatiflerinizi ortaya koymak durumundasınız. Efendim malum olduğu üzer İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya barışını teminat altına almak için Birleşmiş Milletler kuruluyor. İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri bu işe öncülük etmişler ve pastadan büyük payı da kendilerine ayırmışlar. Kısacası Birleşmiş Milletler’de her hangi bir kararın alınması için üye ülkelerin oyuna sunulmakta ancak garantör konumundaki beşli çete dediğimiz ülkelerin sadece bir tanesi alınan kararı veto etse teklif yürürlüğe girmemektedir. Bu beş ülke ABD, İngiltere, Rusya, Çin ve Fransa’dan müteşekkil.

Bu ülkeler oluşturdukları böylesine gayr-i adil bir yapı ile “dünyada kelek kesen biziz, dünyada bizim sözümüz geçer” demektedir. Örneğin Siyonist İsrail sık sık yaptığı üzere mazlum Filistin halkını bombalasa ve akabinde Birleşmiş Milletler toplanıp katil İsrail’i kınamaya kalksa veya ufak çaplı bir yaptırım kararı almaya teşebbüs etse hemen ABD veto yetkisini kullanıp bu işe engel olabilmektedir. Aslında bu uygulamadan bütün dünya rahatsız olmakta fakat “makus talihimiz böyle” deyip veto kararlarını sineye çekmektedirler. Zaman zaman da Erdoğan gibi siyasiler bu adaletsizliği gündeme getirip, “dünya beşten büyüktür” demektedir. Bunu dile getirmek bile başlı başına bir erdemdir, ama asıl erdem bu adaletsiz dünya düzenini sonlandırıp “adil bir düzen” kurmaktır.

Yani iktidara ve siyasî mevkiye yaraşır bir şekilde somut adımlar atılmalı ki, eleştirel anlamda dile getirilenlerin bir kıymet-i harbiyesi olsun. Bakınız merhum Necmettin Erbakan Hocamız, 40 küsur yıllık siyasî hayatında kullandığı en önemli üç slogandan biri “adil bir dünya düzeni” idi. Ve bu sözü sadece bir slogan olarak kullanmadı, aksine D-8’i kurarak bunu pratize etmenin yoluna gitti. Bütün uğraş ve çabası da bu minvâl üzere idi. Hatta çok açık bir şekilde İslâm ümmetine ve dünyanın diğer mustazaf halklarına seslenerek, “gelin biz kendi Birleşmiş Milletler’imizi kuralım” diyordu. İslâm NATO’su ve ortak para birimi söylemleri de bu amaca matuftu. Ve bunları dile getirirken mevcut Birleşmiş Milletler’in başta veto olmak üzere gayr-i adil politikalarını çok sert bir dille eleştiriyordu. Elbette ki, bu bir süreç işidir. Merhum Erbakan Hocamız’ın çağrısı karşılık bulmaya başlayınca Siyonist çete ve yerli işbirlikçileri boş durmadı. Bu projeleri akamete uğratmak için canla başla çalıştılar ve bu amaç için kurulan “milli görüş” partilerini defaatle kapattılar. En son 28 Şubat postmodern darbesini de bu projelere engel olmak için yaptılar.

Kûr’ân zaviyesinden olaya bakacak olursak, tarih boyunca İslâm ve insanlık düşmanları boş durmamışlar. Bu bir hak-batıl mücadelesidir ve kıyamete kadar sürecektir. Önemli olan Müslümanlar olarak, ümmet olarak sorumluluklarımızı gereği gibi kuşanmamızdır. Kûr’ân-ı Kerim bizlere bireysel ve ailevî sorumluluklar yüklediği gibi siyasî sorumluluklar da yüklemiş bulunmaktadır. Evrensel siyasî bir sorumluluk olarak Rabbimiz bize şu misyonu yüklemiş: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyi olanı tesis eder, kötü olanı bertaraf edersiniz.” (Al-i İmrân:110) Bu ayet İslâm ümmetine o kadar geniş kapsamlı bir sorumluluk yüklüyor ki, en basit belediye ve bayındırlık hizmetlerinden tutun, bir devletin ihtiyacı olan bütün bakanlıkları kapsayan hizmetlere kadar ve oradan uluslararası siyasî ve askerî ilişkilere kadar, her alanda iyi olanın, adil olanın tesisi, kötü olanın, gayr-i adil olanın bertaraf edilmesine kadar bir sorumluluk bu.

Bu mükellefiyetin diğer bir adı Kûrân-ı Kerimde “emr-i maruf ve nehy-i münker” olarak geçmektedir. Eskiden siyasî şuuru olmayan bazı hoca efendiler bu mükellefiyeti bir hadis-i şerifle bağlantılayıp bireysel bir sorumluluk olarak anlatırlardı. Örneğin: “Bir kötülük gördüğünüzde elinizle engel olun, elinizle engel olamazsanız dilinizle engel olmaya bakın, dilinizle engel olamıyorsanız içinizden o kötülüğe buğz edin. Bunu da yapmayanın kalbinde bir hardal tanesi kadar iman kalmamıştır.” (Tirmizi, Fiten, 11; İbnu Mace, Fiten, 20) Bu elbette ki, bireysel sorumluluktur ancak bu işin bir de siyasî sorumluluğu var ve bütün bir ümmeti bağlar. Özellikle günümüzde öyle olumsuzluklar var ki, bunu ancak siyasî veya son çare olarak askerî bir güçle engelleyebilirsiniz. Bazı insanlarımız ne yazık ki, hâlâ Mekke dönemindeler. Oysa İslâm bir taraftan bireysel sorumluluklar ifa edilerek, diğer taraftan siyasî sorumluluklar kuşanılarak bir bütün olarak yaşanmalıdır. İslâm ümmetinin bugünkü hâline pür melaline baktığımızda ne yazık ki, her iki sorumluluğun da gereği gibi yerine getirilmediği görülecektir.

Bir örnek daha vermiş olalım: İşte efendim, bir hadis-i şerifte, “Yolda yürürken önünüze bir taş veya bir çalı parçası çıksa, bunu alıp kenara koysanız, oradan geçecek kişiler için iyi bir hizmette bulunmuş olacaksınız ve bu hareketinizle sevap kazanacaksınız” diye buyrulmaktadır. Eyvallah ve amenna, elbette ki yapacağınız zerre miskal bir iyilik de olsa karşılığını göreceksiniz. (Zilzal:7) Ancak bugün ümmetin yürüdüğü yolun üzerinde o kadar çok çalılar, taşlar, bariyerler ve engeller var ki, bunu ancak İslâm birliği, İslâm Birleşmiş Milletleri ve İslâm NATO’su ortadan kaldırabilir. İşte ümmet olarak biz kurumsal birlikteliğimizi sağladığımızda beşli çetenin sonu gelmiş olacaktır ve dünya o zaman beşten büyük olacaktır. Bugünlerde Türkiye ve İran arasında gerçekleşen Genelkurmay Başkanlığı düzeyindeki ziyaretleşmeler özlem duyulan evrensel birlikteliğimiz için bir milat sayılabilir. Engeller ancak güçlü birlikteliklerle aşılabilir. Bugün ümmetin önünde ABD, NATO ve Siyonist İsrail engeli var. Aslında bu engellerin örümcek ağından hiçbir farkı yok, yeter ki biz bunun farkına varalım.

Kendi gücümüzün farkında olmayışımızdan bugün ümmet olarak zillet ve çaresizlikler içerisindeyiz. Oysa çare bizde ama farkında değiliz. “Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah’da size yardım eder ve yeryüzünde ayaklarınızı sabit ber kadem kılar.” (Muhammed:7) Allah Teâlâ’nın dinine yardım etmek, Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmekle olur. Örneğin, Rabbimiz bize birliği emrediyorsa biz bunun hilafına hareket edemeyiz. Biz her hâlü kârda birliğimizi tesis etmenin uğraş ve çabası içerisinde olmalıyız. İran’ın Türkiye’ye yönelik Genelkurmay düzeyindeki ziyaretini bu kapsamda değerlendirmeliyiz. Bu nezaket ve diplomasi gereği yapılmış bir ziyaret değildir. Beşli çetenin dünyadan büyük olmadığını ispat edebilmemiz için evrensel birlikteliğimize doğru somut adımlar atmak zorundayız. Düşünebiliyor musunuz, iki milyara yakın nüfus potansiyelimizle dünyanın en verimli, dünyanın en bereketli toprakları üzerinde ikâmet ediyoruz. Biz kendi değerlerimizin kıymetini bilsek, kendi değerlerimize sahip çıksak, ne Birleşmiş Milletler’e, ne NATO’ya veya ne başka bir yapıya ihtiyacımız olur. Biz yeter ki, kendi kurumsal birlikteliğimizi tesis edelim. Bütün mesele burada yatmaktadır.

Bizim bölgemizi neden Batılı emperyal güçler dizayn etsin? Biz kendi bölgemizi, biz kendi teritoryal alanımızı dizayn edelim. Eğer biz bütün bir ümmet coğrafyamızda Rabbimizin buyruğuna uygun birliktelikler tesis edersek, diğer mustazaf halkların da hamisi olabiliriz. Çünkü biz bütün yeryüzüne adaletin egemen olması hususunda sorumluyuz. Şimdiki Birleşmiş Milletler söylem olarak her ne kadar hak ve hukuktan söz ediyor olsa da bugüne kadarki icraatlarına baktığımızda söylediklerinin tam aksini görüyoruz. Çok açık bir şekilde ifade edecek olursak dünyamız bugünkü Birleşmiş Milletler’in insafına asla terk edilmemeli. Zira zalimden mazluma sahip çıkması beklenemez. Birleşmiş Milletler’in bugüne kadarki icraatlarına bakın hep zalimlerden yana ve mazlumlara karşı olmuştur. Bunu en son Srebrenitsa katliamında gördük. Öte yandan uzun süredir Doğu Türkistan’da zulüm var, Myanmar’da toplu katliamlar var, peki Birleşmiş Milletler nerde? Filistin hakeza; 70 yıldan beri işgal ve katliamlar devam ederken Birleşmiş Milletler’in gıkı çıkmıyor. Ama şu gerçeği itiraf etmiş olalım ki, Birleşmiş Milletler değil asıl İslâm ümmeti olarak biz suçluyuz. Biz asla onlardan medet ummamalıydık, biz Yüce Rabbimiz’in buyruklarına bakarak kendi Birleşmiş Milletler’imizi kurmalıydık. Şeytan ve yandaşlarını suçlayacağımıza biz Kûr’ân buyrukları muvacehesinde kurumsal birlikteliğimizi tesis etmeliydik..

Rabbimiz buyuruyor ki: ”Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, düşmanınız size zarar veremez.” (Maide:105) Görüyor musunuz, Allah Teâlâ bize teminat vermektedir.. Rabbimiz bize güvence ve teminat veriyorsa, bize hangi düşman ne yapabilir ki? Ama yeter ki, şartları yerine getirelim. Yeter ki, İslâm Birliği’ni tesis edelim. Eğer bu söylediklerimiz yerine getirilmiş olsaydı bugün Irak’ta, Suriye’de, Libya ve Yemen’de yaşanan acılar yaşanmayacaktı. Ve bugüne kadar diğer İslâm beldelerinde yaşanan sıkıntılar olmayacaktı. Hatta biz kendi Birleşmiş Milletler’imizi tesis etseydik İslâm coğrafyalarının dışındaki bölgelerde vuku bulan zulümlere de müsaade etmezdik. İslâm’ın hakimiyetinden, İslâm medeniyetinden mahrum olmak beraberinde öyle mahrumiyetleri getirmiş ki bunun ceremesini sadece Müslümanlar değil, dünyanın diğer mustazaf halkları da çekmektedir. İslâm âlemi bugün 57 ulus devlete bölünmüş vaziyettedir. Empeyal güçler bizi daha küçük parçalara bölmenin hesabını yapıyor. ABD’nin bölgemizdeki politikalarına bakın bunu görürsünüz. Açık açık terör örgütlerine silah ve mühimmat sevkiyatı yapıyor. Biz istediğimiz kadar “dünya beşten büyüktür” diyelim, büyük şeytan bildiğini okuyor, bildiğini yapıyor.

Dünya değil, biz Müslümanlar beşten büyüküz ama gücümüzü birleştirmek koşuluyla. Yoksa havanda su dövmekle bu işler olmaz. Somut adımlar atılmalı. Türkiye ve İran köklü devlet geleneği ile bölgenin iki güçlü ülkesi olarak Genelkurmay Başkanlığı düzeyindeki ziyaret ve askerî işbirliği anlaşmaları bu birlikteliğe giden güzel bir adım olur inşallah. Bizim dua ve temennilerimiz bu minval üzere. Aslında D-8’i tesis ederek bu güzel adımı merhum Erbakan Hocamız atmıştı. 28 Şubat postmodern darbesini yapan alçaklar ve perde arkasından bunları destekleyen hain FETÖ bu projeyi akamete uğratmışlardı. O günlerde yayınlanan gazete manşetlerini hatırlayınız. FETÖ’nün gazetesi, “Beceremediniz bırakın artık” diye manşetler atıyordu. Darbenin diğer borozancıları ise Müslüman kamuoyunu sindirme adına “Gerekirse silah kullanırız” diyerek tehditler savuruyorlardı. İpin ucunu o kadar kaçırmışlardı ki, “bu savaş bin yıl sürecek” diyorlardı. Ama öyle olmadı her iki cenah da tepetaklak gitti. Sonuç olarak ifade edecek olursak bi iznillah bu proje öyle veya böyle hayata geçirilecektir. Çünkü Rabbimiz’in vaadi haktır. Kâfirler istemeseler de Allah Teâlâ nurunu tamamlayacaktır. İşte o zaman beşli çetenin dünyadan büyük olmadığını göreceğiz.

Ali ERDEM

Bu habere ilk yorum yapan sen ol

Rasthaber Mobil Sayfa Banner'i Kapat

Sondakika Gelişmelerinden Haberdar Olun