Haddini Bilmek

  • GİRİŞ10.05.2018 14:51:14
  • GÜNCELLEME10.05.2018 14:51:14

Allah’ın Adıyla

Allah Subhanehu ve Teâlâ insanı sorumlu bir varlık olarak yaratmıştır. İnsan Rabbine, ailesine, çevresine ve toplumuna karşı sorumludur. İnsanın Rabbine karşı sorumluluğu ise iki boyutludur. Birincisi; namaz ve oruç gibi sadece Yaratıcısı ile kendi arasındaki ibadet ve tapınma ritüelidir. İkincisi ise maişet ve zekâta tekabül eden mükellefiyetlerdir. Maişet aile ile ilgilidir. Zekât ise toplumsal sorumluluğa ilişkindir. Kısacası insan ontolojik olarak sosyal bir varlıktır. Zekât ve aile maişeti sosyal ilişkileri zorunlu kılmaktadır.

Gerek aile içerisinde ve gerekse sosyal ilişkilerde insanın davranışlarını sınırlayan örfî ve hukukî sınırlar vardır. Trafikte de bu böyledir. Kurallara uymama diye bir lüksümüz olamaz. Şu hâlde aile maişetimizin teminini meşru yollardan yapmak ödevindeyiz. Haram yoldan kazanç asla meşru değildir. Yüce Rabbimiz bedenimizi helâl rızka göre yaratmıştır. Haram lokma insanın genlerini bile negatif anlamda etkiler. Haram lokma ile beslenen bir insan haddi bilmeme istidadı taşır. Kişilik ve karakteri menfi eğilimlidir.

Hakka, hukuka, emeğe ve insan onuruna saygı, yani haddi bilmek helâl lokma yiyenlerin, helâl süt içenlerin işidir. Hani bir darb-ı meselde geçer, “Allah, helâl süt emmiş kişi ile sizi karşılaştırsın.” Aile reisi evine helâl lokma getirirse elbette o evde büyüyen çocuk helâl süt emmiş ve helâl lokma yemiş olacaktır. Bütün bunlar ise insanoğlu için ilâhî yasalarla sınırları belirlenmiş olan kurallara riayet etmekten geçer. İslâm hukuk literatüründe kanunlar manzumesine “hadler” ismi verilmiştir. Bunların ihlâli ceza-i müeyyideyi de beraberinde getirmektedir.

Ancak biz bu satırlarda ifade etmek istediğimiz hukuk kurallarının ötesindeki hadlerdir. Bunlar genellikle vakıanın günah boyutuyla ilgilidir. İnsanın bazı söz ve davranışları vardır ki, hukuka yansıtılamaz fakat haddi aşar ve sahibini günaha sokar. Zira bazı haramlar var ki, hukuka taalluk etmemektedir ve kişiyi sadece vicdanen sınırlar. Eğer kişide Allah Teâlâ’ya karşı haşyet yoksa bu tür hadler sürekli ihlâl edilebilmektedir. “Kendini bilen Rabbini bilir” özlü sözü aslında “Kendini bilen Rabbini bilir, Rabbini bilen ise haddini bilir” diye ifade edilmelidir. Zira kişinin gerçek manada haddini bilmesi ancak Rabbinin kanun ve kurallarını bilmesiyle olur.

Namaz, oruç ve zekâttan söz etmiştik, bunlar İslâm’ın en temel şartlarındandır ancak şöyle bir söz de var: “İslâm’ın şartı beş ise, altıncısı da haddini bilmektir.” Bu söz aslında çok yerinde sarf edilmiş.. Eğer insanlar hadlerini bilseler kul hakkına riayet ederler ve haram lokmadan ateşten, yılan ve akrepten kaçar gibi kaçarlar. İnsanın dünya hayatındaki en büyük sorumluluğu helâl-haram hudutlarına riayet etmesidir. Müslüman birey helâl ve haram hudutlarını çok iyi bilmelidir. Ve büyük bir hassasiyet ve büyük bir itina ile bu kurallara riayet etmelidir. Yüce Rabbimiz buyuruyor ki:

“Her insanın yaptığı işlerin sorumluluğunu onun boynuna astık.” (İsra:13)

Evet, insan yapıp ettikleriyle ve yapıp etmekle mükellef olduğu hâlde yapmayıp terk ettikleriyle sorumludur ve yarın ruzu mahşerde bunlardan hesaba çekilecektir. İnsan bunun bilincinde olursa hikmet ve ferasetle hareket eder. Yapıp ettiklerine ve davranışlarına itina gösterir. Ağzından çıkacak sözleri tertar ve ona göre konuşur. Karşısındakini kırmamak ve incitmemek için davranışlarına dikkat eder ve sarf edeceği sözlere hassasiyet gösterir. Zira kişi devranışlarıyla ve sözleriyle de büyük günahlara düşebilmektedir. Abese Sûresi’nde geçtiği üzere insanın insana surat ekşitmesi ve kızgın bakması men edilmektedir. Yani bu davranış bile kişiyi günaha sokmaktadır. Yine Lokman Sûresi’nde belirtildiği üzere konuşurken ses tonunu yükseltmek, bağırıp çağırmak kerih görülmektedir. Hatta bu davranış eşeğin sesi ile kıyaslanmaktadır.

Yüce dinimiz İslâm bir hukuk sistemi olmakla birlikte nezaket kuralları da içermektedir. Bir Müslüman bunları asla baside alamaz; almamalıdır. Nezaket kuralları İslâm’ın en temel prensiplerinden sayılır. Bu prensipleri kaale almayanlar yobazlık girdabına savrulmuş kimselerdir. Bu nedenle diyeceğimiz o ki; Müslüman birey her konuda ufkunu geniş tutup haddini bilme hususunda hassasiyet sahibi olmalıdır. Helâl-haram hudutları kişiyi öylesine rikkatli bir tutuma sevk eder ki, onu her daim haddini bilen bir şahsiyete büründürür. Böyle bir kişi, değil harama teşebbüs etmek, harama yan gözle bile bakmaz. Ateşten kaçar gibi haramdan kaçar.

Bütün bu donanımların ana kaynağı aslında Allah Teâlâ’ya imân ve tevekküldür. İmân ve tevekkül öylesine güçlü bir silahtır ki, kişinin kendi nefsi de dahil olmak üzere karşısında hiçbir şer ve şeytanî güç duramaz. Yeter ki, o nezih ve katışıksız imâna kavuşmuş olsun. İmân zaten katışıksız ve nezih olmak zorundadır. Bunun zıttı ise şirktir. Şirk öylesine hassas bir konu ki, Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) ümmetini en çok uyardığı konulardan biri de şirktir. Önemine binaen Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) şirki şöyle tarif ediyor: “Şirk; kapkaranlık bir gecede, simsiyah bir taşın üzerinde, simsiyah bir karıncanın yürümesinin ayak sesi gibi gizlilik içerisindedir.”

İşte şirke karşı biz Müslümanlar böylesine pür dikkat ve teyakkuz halinde olmalıyız. Olmalıyız ki, bu dünya hayatında haddimizi bilelim. Kimsenin hakkına, hukukuna ve onuruna tecavüze yeltenmeyelim. “Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter.. Allah, her şey için bir ölçü (bir sınır) koymuştur.” (Talak:3) Ayette de görüldüğü üzere Rabbimiz her şey için bir ölçü ve bir kural koymuştur. İşte mü’min kişi Allah Teâlâ’ya imânla, Allah Teâlâ’ya tevekkülle kendisi için belirlenmiş sınırlara riayet etmelidir ki, haddini bilmiş olsun. Eğer imân kişiyi takvanın yüce makamlarına erdirmiyorsa, eğer imân kişiyi günahlardan alıkoymuyorsa kişi kesinlikle bir yanılsama içerisindedir.

Nitekim Rabbimiz imânın tezahürü ve mü’minin miracı olan namazın fonksiyonelliğini şöyle tarif etmektedir: “Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, fahşadan (çirkin utanmazlıklardan) ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut:45) Demek ki, kıldığımız namaz bizi Allah’a ve kul hakkına karşı kayıtlamalı ki amaç yerine gelmiş olsun. Haddi bilmek aslında kişinin sorumluluğunu bilmesi ve gereği ile amel etmesidir. “Her insanın yaptığı işlerin sorumluluğunu onun boynuna astık.” (İsra:13)

Sorumluluğun dışındaki davranışlar ise hüsrandan başka bir şey değildir. Asr Sûresi’nde bu gerçeklik şöyle izhar edilmektedir: “Asra andolsun ki; gerçekten insan hüsran içerisindedir. Ancak imân edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”

Bu ayette biz, imân ve salih amelin akabinde Müslümanlar arası otokontrol mekanizmasının dinamizm halinde olması gerektiğini görüyoruz. Zira yüce dinimiz İslâm haddin ve hadlerin bilinmesine ve uygulanmasına ilişkin toplumsal dayanışmayı zorunlu kılmaktadır. Müslüman birey hiçbir zaman anti sosyal bir varlık olamaz. Emr-i maruf ve nehy-i münker olgularını da bu bağlamda değerlendirmek gerek. Zira bireysel olduğu kadar, ümmet olarak da biz haddini bilen bir topluluk olmak zorundayız. Biz ümmet olarak haddimizi bilirsek, dışımızdaki topluluklara, gayr-i Müslimlere örnek olmuş oluruz. Hiç kuşkusuz bu örneklik dünya barışına ve halkların güvenliğine katkı sağlar.

“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam'a uygun) olanı tesis eder, münker olandan sakındırır ve Allah'a imân edersiniz..” (Al-i İmran:110) İşte haddini bilmek budur.

 

 

Bu habere ilk yorum yapan sen ol

Rasthaber Mobil Sayfa Banner'i Kapat

Sondakika Gelişmelerinden Haberdar Olun