Tarihte ve Günümüzde Yemen

  • GİRİŞ05.06.2015 19:44:48
  • GÜNCELLEME05.06.2015 19:44:48

 

Allah’ın adıyla  

        Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) tebliğ ve davet çalışmaları esnasında civar bölgelere de elçiler göndermekteydi. Bu amaçla İmâm Ali'yi (a.s) Yemen'e göndermişti. Bu bölgede yaşayan halk fıtraten ve karakteristik özellikleriyle İslâm'ın engin güzelliğine açık bir topluluktu. Bu durum İmâm Ali (a.s) gibi hitabet ve belagatı kuvvetli birinin işini daha da kolaylaştırmaktaydı. İmâm'ın (a.s) tebliğ ve davet çalışmaları kısa sürede semeresini vermişti.. Manevîyata hasret insanlar fevc fevc İslâm'ın nûr saçan aydınlığına koşuyordu..

           Sonuç olarak Yemen halkı kısa bir zaman süreci içerisinde tamamen İslâm dini ile müşerref olmuştu.. Bu yöre halkının bir başka özelliği ise ilerleyen yıllar içerisinde İmâm Ali (a.s) nezdinde Ehl-i Beyt olgusuna aşina olmalarıdır. Bir başka ifadeyle, Yemen halkı saltanat sistemini onaylayan bir İslâm anlayışına değil, Ehl-i Beyt'in velâyeti ekseninde şekillenen İslâmî kimliğe bürünmüştü. Bu nedenle başta Emevîler olmak üzere tarih boyu saltanat sistemlerine karşı mesafeli olmuşlar ve Ehl-i Beyt'in safında yer alarak kendilerine tahakküm etmek isteyen zorba güçlere karşı uzlaşmasız ve hasmane bir tutum sergilemişlerdir. Bu nedenle Yemen halkı tarih boyu saltanat rejimlerinin saldırılarına maruz kalmıştı. Sırasıyla Emevîler, Abbasîler, Eyyubîler ve Osmanlılar Yemen'e tahakküm etmeye çalışmışlardır. Elbette ki her saldırıda büyük katliamlar, yıkımlar ve telefatlar yaşanmıştı. 

         Sözüm ona bizim tarihçilerimiz her konusu açıldığında, "Yemen 4 yüz yıl boyunca Osmanlı'nın başını ağartmıştır" diyerek serzenişte bulunmaktadırlar! Maatteessüf birileri çıkıp ta, Osmanlı'nın Yemen'de ne işi var?" diye bir soru soramamıştır. Milâdî 1516'dan beri, yani 4 yüz yıl boyunca Yemen Osmanlı'nın şamar oğlanına dönmüş ama buna kimse dur dememiş!

         Osmanlı Fransa'dan kiraladığı gemilere tıfıl Anadolu delikanlılarını tıka basa doldurup Yemen sahillerine çıkarma yapıyor. Tabi oraya gidene kadar deniz yolculuğu nedir bilmeyen askerlerin bir kısmı kusma, istifra ve ihsâl gibi hastalıklarla bu yolda telef oluyor. Bir kısmı Aden çıkarması esnasında ölüp gidiyor.

           Büyük telefatlardan sonra Aden zapt-u rapt altına alınıyor. Arkadan takfiye kuvvetleri de gelince, buradan Sana'ya doğru piyade ve sûvârî olarak ordu yola koyuluyor. Geceleri dondurucu (zemherî) soğukluk, gündüzleri kavurucu sıcaklık altında bu çöl yolculuğu tam on gün ve on gece sürüyor. Bu yolculuk esnasında askerlerin belki de yarıya yakını tifo, tifus, difteri, kaşıntı ve uyuz gibi hastalıklardan heba oluyor. Böylesine olumsuz çöl ortamında yıkanıp paklanmadan, aç susuz bir yolculuk nasıl yapılsın ki? On gün ve on geceden sonra sarp ve dik yokuşlu Huş dağları geçit vermez bir şekilde karşılarına çıkıyor. Osmanlı hegemonyasına girmek istemeyen Yemenli gerillalar Huş dağlarında pusu kurmuş beklemektedir.

          Çile ve meşakkat dolu çöl yolculuğundan sonra büyük bir zayiatla Huş dağlarının dar geçitli vadilerine giren Osmanlı ordusunu burada da çok korkunç bir sürpriz bekliyordu. Manevelalarla veya başka tekniklerle koca koca kayaları dağın tepesinden aşağıya doğru yuvarlayan isyancı (!) gerillalar Osmanlı ordusuna çok büyük zayiatlar verdirmekteydi. Askerlerin pek çoğu üzerlerine yuvarlanan koca koca taş ve kayaların altında ezilerek can vermişti.

          Bu yaşanan Yemen trajedisi ile ilgili asker anaları ağıtlar yakıyordu: "Burası Huş'tur, yolu yokuştur, giden gelmiyor acep nedendir?" Ama inat bu ya illâ da Sana kuşatılacak ve işgal edilecek. Aylar süren muhasaradan sonra Sana düşüyor. Nasıl düşmesin ki? Surların içerisinde kalan halkın bir müddet sonra hububat ve diğer temel ihtiyaç ve erzakları tükenmiş açlık başgöstermişti. Açlıkla pençeleşen halk çaresiz teslim bayrağını çekmişti. Osmanlı büyük bir imparatorluk olmanın gururu ile artık Yemen halkını zapt-u rapt altına almayı başarmıştı. Şimdi ver gelsin öşürler, vergiler, cizyeler. Halk yoksul ve sefil nasıl vergi versin ki? Daha kötüsü ise, artık orası da imparatorluğunun bir parçası olduğuna göre genç delikanlılar Osmanlı ordusuna katılmalıydı! Zira diğer Müslüman coğrafyaların fethi (!) onları bekliyordu! Genel vali ise astığı astık, kestiği kestik yerel anlamda tam bir saltanat sürüyordu.

         Bir müddet sonra bu gidişattan memnun olmayan halk isyan bayrağını çekip valiyi ve askerlerini Sana ve civarından tard edip kovmayı başarıyor. Çok geçmiyor ki, bu sefer Osmanlı yeni bir ordu ile Yemen'e doğru sefere çıkıyor. Uzatmayalım, bu kısır döngü tam 4 yüz yıl sürüyor. Dünya tarihinde kalıcı bir barışın sağlanmadığı, mütarekesiz 4 yüz yıl süren en uzun savaş bu olsa gerek!

           En son Yemen Osmanlı hakimiyetinde iken (1917 yılında) İngilizler tarafından işgal ediliyor. İngilizler kendilerine özgü taktiklerle diğer işgal ettikleri bölgelerde olduğu gibi Yemen'de de kendi güdümlerinde yerel (kukla) bir yönetim tesis etmişlerdi. Yemen 1945 Arap Birliği'ne, 30 Eylül 1947'de Birleşmiş Milletler'e üye oluyor. Ancak Müslüman Yemen halkının istediği manada bir yönetim ve tam bağımsızlık ne yazık ki tesis edilemiyor. İç karışıklıklar ve zaman zaman Mısır ve Suud-i Arabistan'ın müdahalesiyle Yemen'e bir türlü huzur ve barış gelmiyor.

           1962-1970 yılları arasında Mısır destekli sosyalist cumhuriyetçiler ile Suud-i Arabistan destekli Mütevekkilî Krallığı yanlıları arasında büyük bir iç savaş yaşanıyor. Bu savaşı Mısır yanlıları kazanıyor. Zira sol tandanslı Nasır sosyalist yandaşlarına destek amacıyla teyyarelerini Yemen üzerine gönderip kimyasal silahlarla bombarduman yaptırıyor. Bu hava saldırılarında binlerce savunnasız mazlum insan siyanür gazlarıyla acımasızca katledilmişti. Bütün bu katliamların arkasında ise o dönemin büyük şeytanı olan İngiltere vardı.

            Dış müdahaleler ve iç kargaşalar nedeniyle Yemen'e bir türlü sükûnet ve huzur gelmiyor ve bir türlü barış sağlanamıyordu. Böylesine bir kaos ve fitneler sonucu Yemen, Güney ve Kuzey olmak üzere ikiye bölünmüştü. Sosyalistlerin elindeki Güney Yemen 1967 yılında bağımsızlığını ilân ederek, SSCB güdümünde "Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti"ni kuruyor. Kuzey Yemen'i ise Suud Kralı Faysal domine ediyor.

           Güney Yemen ve Kuzey Yemen arasında, yani sosyalizm yanlıları ile monarşi taraftarları arasında 1972 yılından 1979 tarihine kadar sınır değişikliğine sebep olmayan kısa aralıklarla düşük yoğunluklu savaş yaşanıyor. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla 22 Mayıs 1990 tarihinde iki ülke tekrar birleşiyor. Yemen bu tarihte iki tarafın oluşturduğu koalisyonla üç yıl yönetiliyor. Bu koalisyonda Ali Abdullah Sâlih Cumhurbaşkanı oluyor. 1993 seçimlerinde Abdullah Sâlih yine iktidara geliyor. (Abdullah Sâlih aynı zamanda Yemen'in en büyük aşiretlerinden biri olan Husi aşiretine mensuptur.)

             Bu dönemde yine ortalık durulmuyor. Zira Abdullah Salih Yemen topraklarını ABD üssü hâline getiriyor. Mayıs-Haziran 1994 yılında hükümete karşı protestolar ve ayaklanmalar baş gösteriyor. Bu protestolar esnasında halk ve hükümet güçleri arasında çatışmalar yaşanıyor. Suud-i Arabistan'ın yardımıyla halk bastırılıyor. 1999 yılına kadar bu baskı ortamı devam ediyor. Böylesi bi atmosferde Abdullah Salih halkı seçime götürüyor. Ve sonucu önceden belli olan seçimi tekrar Abdullah Sâlih kazanıyor. Diktetoryal rejimlerde bu böyledir. Abdullah Sâlih koltuğunu sağlama aldıkça ülkedeki yolsuzluklar, kayırımcılık, hortumlamalar ve hayat pahallılığı gırla gidiyordu. Zaten öteden beri yoksul olan Yemen halkı daha da bir cenderenin içine atılıyor. Kendi aşiretinden olan Hüseyin Bedrettin el-Husi 2004 yılında bu kötü gidişata dur demek için halkın büyük ekseriyetinin de desteğini alarak hükümete isyan bayrağını çekiyor. Bu protestolar kısa süre içerisinde bütün ülke sathında yaygınlık kazanıyor; ancak ne yazık ki, hükümet güçleri Suud-i Arabistan ve ABD'nin askarî desteği ile bu protestoları çok kanlı bir şekilde bastırıyor. Ve başta Ensarullah'ın Lideri Hüseyin Bedrettin el-Husi olmak üzere birçok üst düzey yönetici kadro şehid edilmişlerdi...

            Yıllar baskılar ve zulüm altında geçerken 2011 yılı başlarında Tunus' ta başlayan Arap Baharı kalkışmasından Yemen halkı da ilhâm alarak Abdullah Salih diktatörlüğüne karşı daha kararlı bir mücadeleye girişiyor. Uzun süren protesto ve direnişin ardından Abdullah Sâlih'in 33 yıllık diktatörlüğü son buluyor. 23 Kasım 1911 tarihinde imzalanan anlaşma ile Körfez Arap Ülkeleri Konseyi Sâlih'in yönetimden gitmesine onay vermek zorunda kalıyor. Yerine geçici olarak Abd Rabbuh Mansur al-Hadi getiriliyor. İki yıllık geçiş sürecinde Hadi başarısız politikalarla ülkeyi yolsuzluklardan ve kaos ortamında kurtaramıyor.

           Bu durum karşısında büyük halk kitleleri, daha doğrusu halkın her kesimi gidişattan memnun değildi. Aslında memnuniyetsizlik uzun yıllara dayanıyordu. 1992 yıllarında üniversite gençliği olarak ortaya çıkan Ensarullah Hareketi geniş çaplı kültürel ve sosyal faaliyetleriyle temayüz etmiş ardından siyasî bir kimliğe bürünmüştü. Son gelişmeler karşısında halkın her kesimden destek bularak sokak protestolarıyla sesini duyurur olmuştu. 2011 yılından beri ivme kazanan hareket 21 Eylül 2014 tarihine geldiğinde başkent Sana'yı kuşatmış oluyor. Dört günlük bir mücadele sonrasında ise şehrin kontrolünü tamamen ele geçiriyorlar. Bu ara Ensarullah yol haritasını ve geçiş sürecini belirleyen ortak bir manifesto yayınlıyor. Bu manifesto Başkent Sana'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'ında başta Cumhurbaşkanı Mansur Hadi'nin ve birçok siyasetçi, akademisyen, milletvekili ve ülkenin önde gelen STK mensuplarının huzurunda okunuyor. Cumhurbaşkanı Mansur Hadi büyük bir memnuniyet içerisinde bir takım taahhüdlerde bulunarak bu manifestonun altına imza atıyor.  Ancak Mansur Hadi sözünde durmayıp 22 Ocak 2015 tarihinde Başbakan Halid Mahfuz Bahhah ile birlikte Suud'un talimatıyla istifa ederek Sana'dan kaçıyor.

              Bu gelişmelerin akabinde her kesimin desteğini alan Ensarullah Hareketi 6 Şubat 2015 tarihinde parlamentoyu feshederek, ülkeyi yönetmek üzere iki yıllık geçici başkanlık konseyi oluşturacaklarını ilân ediyor. Sonuç olarak ve tek kelime ile Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın kaçmasına fırsat verilerek Yemen'de kansız bir halk devrimi gerçekleşmişti. Çatıştığı tek grup vardı o da Suud'un güdümünde olan dış mihraklı El - Kaide idi. Dağılan ulusal ordunun kahir ekseriyeti Ensarullah'ın saflarına katılmıştı. Sonuç olarak Ensarullah bir taraftan (her kesimden) büyük halk kitlelerinin desteğini almış, diğer taraftan da orduyu silahlarıyla birlikte kendi envanterine katmayı başarmıştı.

         Elbette ki anti emperyalist bir halk devriminden en çok Siyonist İsrail, ABD ve Suudi rejimi rahatsız olmuştu. Çünkü devrik Cumhurbaşkanı Abdullah Sâlih ve sonrasındaki Mansur Hadi onların adamıydı. Şimdi yönetime el koyan Ensarullah Hareketi ise İran İslâm Devrimi'ne öykünmekteydi. Ensarullah'ın genç lideri Abdulmelik el-Husi'nin söylem ve demeçlerine bakıyoruz şeytanî küresel güçlere karşı son derece sert ve uzlaşmasız ifadelerle anti emperyalist bir tutum sergiliyor. "El mevtu Amerika, el mevtu İsrail" (Amerika'ya ölüm, İsrail'e ölüm) sloganları Ensarullah'ın kimlik kodunu ortaya koyuyordu. Öte yandan ise ısrarla vahdetten, takvadan ve ümmetin evrensel birlikteliğinden söz etmeleri ve özellikle Filistin davasına sahip çıkmaları Ensarullah'a ümmet ailesi içerisinde izzet ve itibar kazandırmıştı. Siyonist İsrail'in 2006 Lübnan, 2008 ve 2014 Gazze saldırıları esnasında 100 binler hâlinde sokaklara dökülüp günlerce süren nümayişler yapmışlardı.

          Böylesine içten ve samimi söylem ve eylemlerle değişik etnisite ve mezheplerden insanları etrafında toplamayı başarmış olan Ensarullah Hareketi devrimi oturtmaya çalışırken Siyonist Suud'un tepki ve saldırısına maruz kalması şaşırılacak bir durum değildir. Eğer bu devrim oturursa kendi tahakküm ettiği halkına emsâl olurlar endişesiyle Siyonist Suud hemen harekete geçip, yedeğine aldığı dokuz Arap ülkesiyle apar topar hava saldırısını başlatmış oldular. Suud'un aleni daveti üzerine Siyonist İsrail büyük bir memnuniyet içerisinde bu şer ittifakına katılarak ABD uçaklarıyla birlikte hava bombardumanlarına eşlik etmeye başladı. Bu kan içici vampirler iki ay içerisinde 4 bin dolayında insanı katlettiler. Katledilenlerin bine yakını çocuk. Siyonist İsrail'in zaten bu konuda öteden beri tecrübesi var. (Siyonist İsrail Fantom uçaklarıyla Konya ovasında az mı eğitim uçuşu yapmıştı. Şimdi o uçaklar mazlum Yemen halkını bombalıyor, tıpkı mazlum Filistin halkını bombaladığı gibi.)

           Suud-i Arabistan'ın öncülüğünde başlatılan ve adına "Kararlılık Fırtınası" dedikleri bu hava operasyonunun iki vechesi vardır. Birincisi, Ensarullah Hareketi'nin anti emperyalist bir yapıya sahip olması.. Bu nedenle Ensarullah başta Siyonist İsrail ve ABD'yi endişelendirmekteydi. Bu yönüyle bu saldırı bir "vekalet savaşı"dır. İkincisi, bu hareket tıpkı İran İslâm Devrimi'nde olduğu gibi mustazaf halk kıyamıdır ve Suud'un tahakkümündeki halk için (az önce ifade ettiğimiz gibi) emsâl teşkil etmektedir. Suud bir ön tedbir olarak böylesi bir katliama girişmiştir. Suud'un bölgede bir tek düşmanı var o da İran. Bölge halklarının İran İslâm Devrimi'ne öykünmesine asla tahammül edememektedir. Bu nedenle İslâm Devrimi'ne ilgi duyan halkları mezhepçilikle itham etmektedir. İran'ın bu coğrafyalara yardım elini uzatmış olmasını da "Şiî yayılmacılığı" olarak lanse etmektedir. Bu paranoyak hâlden sonra apar topar toplanıp "Ortak Arap Ordusu" kurmanın telaşına düştüler. Adama sormazlar mı, 67 seneden beri 5 Arap ülkesini  (67 Savaşı'nda) tarumar ederek Mazlum Filistin halkını her Allah'ın günü katleden ve 67 yıldır arsızca işgale devam eden kan içici Siyonist İsrail karşısında neden ortak bir ordu kurmayı düşünmediniz? Adını "Kararlılık Fırtınası" koyup neden bir operasyon başlatmadınız? Düşünemezsiniz, başlatmazsınız çünkü korkaksınız ve kahpesiniz! Siz öylesine aşağılık mahlûklarsınız ki, ancak çaresiz ve mazlum Yemen halkını bombalarsınız!

          Nedir bu İran korkunuz? Hatırlayın! ABD'nin askerî desteği ve sizin milyar dolarlarlarınızla Saddam zalimini İran'ın üzerine salmıştınız. Sonuç ne oldu? Saddam'ın akîbetinden de ders almıyorsunuz!

          Öte yandan TC Cumhurbaşkanı Tayyib Erdoğan Suud'la ağızbirliği yapıp, "İran bölgeyi domine etmeye çalışmaktadır, İran bölgede mezhepçilik yapmaktadır" gibi ithamlarda bulunup, Suud'un katliamına lojistik ve istihbarî destek sağlayacağını açıkça ilân etti. (Neyse ki, 7 Nisan İran gezisinden sonra, "Benim Sünnilik diye bir dinim yok, benim dinim İslâm" diyerek önceki utanç verici demeçlerinden çark etti. Sayın Tayyib Erdoğan İran'ın bölgede mezhepçilik yapmadığını geç te olsa anlamış oldu!)

       Önceki demeçlerinde İran'ı bölgeyi domine etmekle suçlayan Tayyib Erdoğan'a yine de sormadan edemiyeceğiz: "Bu coğrafya uzun yıllardan beri Batılılar tarafından domine edilmiyor mu? Sahi Batılılar adına Eşbaşkan'ı olduğun BOP hangi amaca hizmet etmektedir? (Nedamet bunların da sorgulanmasını gerektirmektedir.)

        İran Bosna'ya ve Filistin'e yardım ederken acaba bu halkların mezhebine mi bakmaktaydı? Irak'a, Suriye'ye ve Yemen'e yardım ederken "mezhepçilik" oluyor öyle mi? Sizleri temin ederim ki, İran'ın bölgede bir tek derdi var o da İslâm'dır ve Müslüman halkların izzetidir.. Şu hakikat bilinmeli ki, İran'ın İslâm algısında "anti emperyalist bir duruş vardır." Bölgedeki her türlü direniş hareketini desteklemesi de bundandır. Hatta bu bağlamdaki hassasiyetini ve ufkunu öylesine geniş tutmaktadır ki, yardım elini ta Latin Amerika'ya kadar uzatmaktadır. Çünkü oralarda mustazaf "müellefe-i kulûb" halk kitleleri var.

         Sonuç olarak diyeceğimiz o ki, Ensarullah nevzuhur bir hareket değildir. Halkıyla ve halkın değerlefiyle bütünleşmiş bir harekettir. Bu nedenle bi iznillah nihai zafere ulaşacaklarını umuyoruz. Zalimler karşısında Rabbimiz yar ve yardımcıları olsun..

 

Bu habere ilk yorum yapan sen ol

Rasthaber Mobil Sayfa Banner'i Kapat

Sondakika Gelişmelerinden Haberdar Olun