“Yaptırım” mı, “Kitle İmha silahı” mı?

  • GİRİŞ07.11.2018 13:13:16
  • GÜNCELLEME07.11.2018 13:13:16

ABD'nin bu barbarlığı haklı olarak büyük tepkiye ve infiale neden oldu ve yeni bir ‘keşifte' bulundular. Yeni bir “kitle imha silahı"nı, “yaptırım” denileni keşfettiler. Netice itibariyle ‘uygar Batılılar' atom bombasından daha etkili bir 'kitle imha silahına' kavuşmuşlardı. Sanction (yaptırım), silah kullanmadan, bomba atmadan, katliam görüntüsü de vermeden ‘işi bitirmeye' yarıyor.

 

6 Ağustos 1945 de ABD tarafından Japonya'nın Hiroşima kentine atılan atom bombası 90 ila 166 bin insanın (sivilin) ölümüne yol açtı. Hızlarını alamadılar, üç gün sonra Nagazaki'ye bir bomba daha attılar ve 60 ila 80 bin masum hayatını kaybetti. Fakat bu eylemin lânetli sonucu bu kadarla sınırlı değildi. Ölmeyenlerin durumu da vahimdi. Ve aradan 73 geçtiği halde vahşi saldırının acısı bu gün bile bitmiş değil, yara hala kanamaya devam ediyor. Aslında bu vahşete hiç gerek yoktu, zira emperyalistler arası savaş sonlanmıştı. Japonya yenilmiş, bir tehdit ve tehlike olmaktan çıkmıştı. Aslında Amerikalılar bununla “bilimsel bir deney” yapmışlardı ve üstelik bu vahşet “bilimin bir harikası” sayıldı. Batı medyası da bu vahşeti ‘bilimsel bir harika' olarak sunmak için yarışmıştı.

 

ABD'nin bu barbarlığı haklı olarak büyük tepkiye ve infiale neden oldu ve yeni bir ‘keşifte' bulundular. Yeni bir “kitle imha silahı"nı, “yaptırım” denileni keşfettiler. Aslında Latince sancire'den türeme sanction, adı üstünde 'cezalandırma' demeye geliyor. Dolayısıyla çeviri uygun değil, durumun vahametini gizliyor. Netice itibariyle ‘uygar Batılılar' atom bombasından daha etkili bir 'kitle imha silahına' kavuşmuşlardı. Sanction (yaptırım), silah kullanmadan, bomba atmadan, katliam görüntüsü de vermeden ‘işi bitirmeye' yarıyor. Buna ‘kansız katliam' da diyebilirsiniz.

 

Gerçi 'yaptırımların' ikinci emperyalist savaş sonrasının pratiği olsa da, esas itibariyle Baba ve Oğul Bush döneminde görünürlüğü ve kapsamı artsa da, fikir eskiydi. Daha 1919'da, dönemin ABD başkanı Woodrow Wilson, ‘yaptırımları' etkin bir ekonomik silah olarak görüyordu. Ekonomik yaptırımların şiddet kullanmaya gerek kalmadan, ‘sessiz, barışçı, acısız' bir çözüm olduğunu söylüyordu. Aslında ‘yaptırımlar' söylemi, kitle katliamını görünmez kılarak tepkiyi etkisizleştiriyor. Ayıbı örtüyor. Ekonomik savaş, askerleri, savaşçıları değil, onun gerisindeki insanları, sivilleri, kadınları, çocukları, yaşlıları hedef alıyor. Gerçek durum öyle olsa da, ekonomik yaptırımlar dünya barışını tesis etmenin, diktatörleri bertaraf etmenin, saldırgan bir devleti ‘terbiye etmenin', halkları ‘zalim yöneticilerden korumanın bir aracı olarak sunuluyor.

 

Aslında ne demekse bütün bu saldırı savaşları,  kitle katliamları, devletleri çökertme, toplumların dokusu parçalama,  ABD'nin ‘ulusal çıkarları' adına yapılıyor. Birileri de çıkıp, ABD'nin “ulusal çıkarı” denilenin ne menem bir şey olduğunu söylemiyor. Eskiden insanlar konvansiyonel savaşla öldürülürdü. Bir kent veya ülke kuşatılır, ele geçirilir, kendi kaynaklarını kullanması engellenirdi. Artık durum değişti, konvansiyonel savaşların yerini ‘ekonomik yaptırımlar' aldı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi marifetiyle Irak'a uygulanan yaptırımlar sonucu, 1990-2003 arasında bir milyondan fazla sivil öldürüldü. Lâkin, “sessiz ölüme” maruz kalanların âkibetinden, dünyanın geri kalanındakilerin pek haberi olmadı. Bu vahşetin failleri, Irak'a barış götürdüklerini söylediler. Lâkin ‘barış' herkes için aynı anlama gelmiyor. BM Güvenlik Konseyinin bazı üyeleri bu vahşete neden olan ‘yaptırımlara' son verilmesini istemişlerdi ama ABD ve İngiltere tarafından reddedilmişti.

 

1995 yılında gazeteci Lesley Stahl, dönemin ABD dışişleri bakanı Madeleine Albright'la  yaptığı söyleşide, bakanın verdiği cevap her şeyi açık ediyor. Gazetecinin: ‘Amerikan yaptırımları' 500 bin Iraklı çocuğun ölümüne neden oldu, buna değer miydi?' sorusuna, Albright, “öyle düşünüyorum ki, bu zor bir karardı ama yine, biz bunun yapmaya değer olduğunu düşünüyoruz” cevabını veriyor…

 

ABD, Birinci Körfez Savaşında (1991) özellikle Irak'taki su arıtma tesislerini hedef almıştı. Bu başlı başına bir ‘savaş suçudur'. Bir halkı yaşam için vazgeçilmez temiz sudan mahrum ederseniz, kolera salgını kaçınılmaz olur ve bu bir ‘biyolojik savaştır'. Aynı zamanda Cenevre Konvansiyonu'nun da ihlalidir… Ekonomik yaptırımlar ve ticari ambargo sivil halka savaş açmaktır. Şimdilerde Yemen'de çocuklar açlıktan ve susuzluktan ve içtikleri pis su yüzünden koleraya yakalanıp ölüyor. Oradaki insanlık suçu insanların ne kadarını kaygılandırıyor, utandırıyor sanıyorsunuz? Önce Obama, şimdi de Trump, Suudilere, bomba, askeri teçhizat, yakıt, vb. sevk ediyor. Amerikalı savaş ‘uzmanları' vurulacak hedefleri belirliyor. Elbette Suudilerin yegâne destekçisi ABD değil, İngiltere, Avrupa Birliği ülkeleri, Kanada da Yemen'deki jenosite ortak ve ondan kâr ediyorlar…

 

Yemen'e yönelik savaş, Irak'a, Libya'ya, Suriye'ye karşı yürütülen kirli savaştan farklı değil. Amaç ülkeyi çökertmek, sivilleri katletmek,  toplumsal dokuyu parçalamak… Yemen toprağında, ABD, Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından desteklenip-finanse edilen, Mücahidin, El-Kaide, Müslüman Kardeşler, Akademi diye adlandırılan Blackwater‘lar, ABD'li, Somalili ve Güney Amerikalı mersenerlerden [paralı askerler] oluşan bir cihatçı ordusu savaşıyor… Orada bu vahşi katilleri destekleyenlerin, Suriye'de İŞİD'le mücadele ettiğini sanan zevata ne demeli?

 

Yaptırımlar sadece BM Güvenlik Konseyi kararıyla dayatılmıyor. İstedikleri zaman ABD bu yola başvuruyor… Yaptırımların, işte diktatörü insafa getirmek, etkisizleştirmek olduğu söyleniyor ama tam tersi oluyor, halklar başına geleceği seziyor, ‘diktatöre' daha çok sahip çıkıyor… Elbette ‘uygar Batılalar' tüm diktatörleri hedef almıyor, Suudi Arabistan gibi ‘kendi diktatörü' saydıklarını hedef dışında tutuyorlar… Aslında başta ABD olmak üzere, emperyalistler tarafından dayatılan yaptırımların savaş suçu sayılması gerekiyor, zira yüz binlerce, milyonlarca insanı açlığa, hastalığa, çaresizliğe ve ölüme mahkûm ediyor.

 

İki siyaset bilimci, John Mueller ve Karl Mueller, Foreign Policy‘de yayınlanan bir yazıda,  yirminci yüzyılda yaptırımların, Hiroşima ve Nagazaki'de kullanılan atom bombası ve Birinci emperyalistler arası savaşta kullanılan kimyasal silahlar da dâhil, XX, yüzyıldaki tüm kitle katliamlarından daha çok insanın ölümüne neden olduğunu ileri sürüyorlar. Ve bunlara ” Kitle imha yaptırımları” denmesi gerektiğini söylüyorlar… (1) Öyle ya, Hiroşima ve Nagazaki vahşetinin uyandırdığı infial ve tepki neden ekonomik yaptırımların ve ticari ambargoların neden olduğu daha kapsamlı katliamlar için gösterilmiyor? Bir hastaneyi bombalamakla, ilaç ve tıbbi araç sevkiyatını engellemek, tedaviyi imkansız kılmak arasında ne fark var? Bir diyaliz makinesinin ithalatının engellenmesi sonucu ölmekle, bombardıman sonucu ölmek de kadar farklı?

 

ABD destekli Suudiler, Yemen'de insanları aç ve susuz bırakarak, evlerini-barklarını yıkarak, yakın tarihin en büyük açlığına neden oldular… Dünya Sağlık Örgütü, 1 milyondan fazla insanın koleraya yakalandığını ileri sürüyor, yüz binlerce çocuk ölümle cebelleşiyor… Bir de yaptırımların daha az para ve silah kullanarak daha çok insanı öldürmeyi mümkün kıldığı için ‘tercih sebebi' olduğu söyleniyor. Tam da kapitalizmin bir gereği, 'Uygar Batı'nın şeceresine uygun olarak… İyi de şu Batı Medeniyeti, Muasır Medeniyet, “Uygar Dünya” denilip, yere göğe konmayan hakkında biraz düşünmek, kafa yormak, alışılmışın dışına çıkmak gerekmiyor mu? Soru sormaya daha ne zaman başlanacak?  Esasen, yaptırımlar da bombardımanlar gibi bir kolektif cezalandırma öldürme, katletme yöntemi! Halebi, Rakka'yı, Musul'u, vb. bombalamakla aynı şey… Üstelik bombardımanlardan ve obüslerden daha çok insanı öldürebiliyor, üstelik sonuçları yıllarca devam ediyor…

 

Esasen “yaptırımlar”  emperyalist saldırının bir versiyonu… Kapitalist dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerin kendi kaynaklarını kendi refah ve kalkınmaları için kullanmalarını engellemeyi amaçlıyor… Gerçek durum öyle olsa da, retorik farklı… Mısır devlet başkanı Abdül-Nasır, Süveyş Kanalı'nı millileştirdiğinde, (1955) İngilizler ve Fransızlar Mısıra savaş açmıştı… 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık, petrolü millileştirdiğinde, Amerikalılar ve İngilizler bir komplo ve darbe peydahlayarak, Musaddık'ı indirip yerine emperyalist uşağı Rıza Şah Pehlevi'yi oturttular… Siz emperyalist Batı'nın zenginliğini neye borçlu olduğunu sanıyorsunuz? 1979 İran ‘İslam Devriminden' beri İran üzerine ‘yaptırımlar' aralıksız yağmaya devam ediyor… Şimdilerde ‘çökertilme sırası' İran'a gelmiş görünüyor ama bu iş o kadar kolay değil. İran'ın bu tür saldırılara, “yaptırımlara” ‘bağışıklığı'  var…

 

Özgür Üniversite

 

 

 

(1) “Sanctions of mass destruction”, Foreign Affairs, May-June, 1999

Bu habere ilk yorum yapan sen ol

Rasthaber Mobil Sayfa Banner'i Kapat

Sondakika Gelişmelerinden Haberdar Olun