Türkiye İslamcılığı Makyavelizm Batağında

  • GİRİŞ15.05.2017 07:32:03
  • GÜNCELLEME15.05.2017 07:32:03

Geride bıraktığımız birkaç yılı vurgun sınırında bir derinlikte baş döndürücü bir hız ve etkinlik alanı tüm katmanları kuşatan çalkantılı gelişmelerin kucağında geçiren Türkiye, sanki “tarih hızlanmışçasına” başka zaman dilimlerinde onlarca yıla yayılacak gelişmeleri son bir yıl içerisinde tecrübe etti.

Keskin sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik gelişmeler hızlandıkça gerek şahsiyet ve gerekse yapı ve kurumların olaylara tepkilerinin de acil olması mecburiyetini açığa çıkarttı. Anlık tepkiler ise normal zamanlarda türlü türlü renkli maskeler ardında saklanan yüzleri; perdeler arkasına gizlenmiş, garabet düzeyinde fikirler, ideolojiler, yaklaşımlar, hayaller barındıran “bilinçaltları”nı açığa çıkarttı.

İnanış, yaklaşım, ideoloji ve hayalleri ile bilinçaltlarının ve yüzlerin gerçek mahiyetleri açığa çıktıkça şaşkınlık ve hayretin çapı zaman zaman “dehşete düşme” boyutuna ulaştı. On yıllardır özelde Türkiye’nin genelde tüm coğrafyanın kurtarıcısı olarak yolu gözetlenen Türkiye İslamcılığı tüm bileşenleri ile adalet, hürriyet ve eşitlik temelli bir toplum inşa etme de sınıfta kaldı. Tüm değer ve ilkeleri ticari bir meta gibi kullandı ve sonunda iflas etti!

Bir kısmı bireysel ve uç örnekler olmakla birlikte aşağıda hatırlayacağımız bir dizi gelişme yakın zamanda hepimizin gözleri önünde cereyan etti ve mahalleden yaygın, baskın ve körleyici bir tepki görmedi.

Tüm meydanlar ve medya araçları ile önce “üst akıl”ın küresel saldırısı altındayız diyerek ima yolu ile “Amerika, İsrail ve Avrupa”yı düşman ilan ederek taraftar devşirildi. Ardından “devlet işlerinde küslük ve tarafgirlik olmaz” diyerek “Amerika”ya yamanma ve “İsrail” ile paralel iş tutma meşrulaştırıldı.

“Bu mücadele ‘haç ile hilal’in savaşıdır. ‘Hilal’in yanında durmayan ‘haç’ın yanında durmuştur. ‘Haç’ın yanında duran haindir!” sözlerini günde bilmem kaç defa tekrar ederek betona yazar gibi toplumun zihnine yazmaya çalışanlar, aradan henüz haftalar bile geçmemişken “Avrupa Birliği’nde misafir değil ev sahibiyiz!” diyerek kendi ifadeleri ile “haç”ın gölgesine sığındılar.

“Ortadoğu’da emperyalizme geçit vermeyeceğiz, yeni Sykes-Picot’ların çizilmesine müsaade etmeyeceğiz!” diyerek meydan inleten, köşe yazan, mikrofon patlatanlar, emperyalizmin temsilcileri ile ilk bir araya gelişlerinde “Ortadoğu’nun temel sorunu ‘Pers yayılmacılığı”dır!” sözleri ile efendileri memnun etmeye çalıştılar.

En etkin ve yetkin şahsiyetlere fıkhi ve dini danışmanlık yaptığı bilinen kişilikler, belli bir yönde oy kullanmanın farziyetine ve bu yönde oy kullanmayanların cehennemlik oluşlarına hükmettiler. Bu noktada da durmadılar. Tarih dizilerinde bile canlandırılan ve örtülü şeyhülislam olarak görülen şahsiyet, ülkenin diğer yarısını “Hz. Peygamber’in Medine Yahudilerine yaklaşımı” ile yönetilmesini savundu.

Kendinden daha doğrusu kendi zihinsel dünyasında ürettiği “İslam mahallesi”nden olmayanları öteki olarak gören bu hastalıklı zihniyet içerisinden bazı uç örnekler “öteki” olarak gördükleri diğer yarının kadın ve kızlarının kendilerine cariye olarak dağıtılması gerektiğini yazıp söyleyecek bir noktaya vardılar..!

Sadece “ötekiler”e karşı değil, çıkarları çatıştığında birbirlerine karşı da ne kadar acımasız, hain ve hakaretamiz olduklarını, köşelerden ve ekranlardan birbirlerini anında hain ilan etmelerini dehşetle müşahade ettik.“Rant” söz konusu olduğunda ülkenin en büyük “sufi meşrep” yapısının iki alt kolunun “Kabe”de birbirlerine “cihat(!)” ilan edip gereğini yerine getirmekten kaçınmadıklarını da hayret dolu gözlerle izledik…

Tespitleri sayfalar dolusu artırmak mümkün. Esasında bu kadarı bile fazla. Ancak meramımızı anlatabilmek için bu örneklere ihtiyacımız vardı. İşte bu noktada şu üç soruya cevap aramamız gerekiyor ki, bu makalenin esas amacı da budur. Birincisi: Türkiye İslamcılığının yakalandığı hastalığın teşhisi nedir? İkincisi: Türkiye İslamcılığının duçar olduğu musibetin sebepleri nelerdir? Ve üçüncüsü: Sadece bir cenahı değil adım adım tüm toplumu, ülkeyi ve dolaylı olarak bölgeyi felakete sürükleyen bu hastalığın tedavisi nedir?

Türkiye İslamcılığının duçar olduğu musibetin teşhisi

Tarihsel tüm beslenme damarları “iktidar kutsiyetçiliği”nden geçen Türkiye İslamcılığı açısından belirli ritüel, adet ve törenin serbestiyeti ve devlet eliyle uygulanıyor olması ulaşılabilecek son noktadır. Bu anlayışta “ilke, değer ve tutarlılık” değil “örf, adet ve ritüeller” kutsaldır. Bu anlayış açısından örf, adet ve ritüelleri egemen kılabilmekte ne olursa olsun iktidar olmayı ve ne pahasına olursa olsun iktidarı korumayı gerektirmektedir. Bu durumun bilimsel terimlerle izahı “Pragmatizm ve Makyavelizm”dir. Halk ağzı ile söyleyecek olursak “mutlaka iktidar ve her zaman kendi çıkarımız”! Çıkar ve iktidar peşindeki anlayışın paradokslarla dolu mantık ve mantalitesi muhalefette iken pek ortaya dökülmüyor. Ancak “imkan, makam ve güç” ile buluşunca tüm çelişikler, çürümüşlükler ve marazlar faş oluyor. Bu gün olup biten bundan ibarettir.

Türkiye İslamcılığı niçin Pragmatizm ve Makyavelizm batağında?

Bu sorunun birden çok sebebi var. Birincisi: Türkiye İslamcılığı, akletme ve sorgulama yoluyla değil de kahir ekseriyetle “mürşidin dizinin dibinde gassalın elindeki meyyit gibi olmak gerek” düsturuyla dine yönelen bir anlayıştır ki, bu anlayış “mutlak itaat ve biat” kültürünü benimsemekte. Akletme ve sorgulama kültürü “ilke ve değerler”i, mutlak itaat ve biat kültürü ise “ritüel ve adetleri” egemen kılmayı hedef edinmektedir. Akletme ve sorgulama kültürü derinlik oluşturur. Derinlik ise insanı “kendi akıl ve idrakını” harekete geçirerek değiştirme ve dönüştürmeyi amaç edinir. Oysa mutlak itaat ve biat kültürü iktidar erkini elde ederek onun gücü ile bir kısım ritüel ve adetleri topluma gönüllü veya zoraki yerleştirme peşindedir.

İkincisi: Türkiye İslamcılığının tarihsel kökleri yüzyıllardır “iktidar”larla beraber süzülerek gelmiştir. Bu tarihsel “iktidar koridorunda ilerleyerek” daim ve kaim olma durumu, İslam ve insanlık için bir şey yapılacaksa ancak erk/güç eliyle yapılabilir anlayışını doğurmuştur.

Üçüncüsü: Ulusçu ve mezhepçi din algısı dolayısıyla Türkiye İslamcılığının neredeyse tüm renklerinde “bayrak düştüğü yerden kalkar” mantığı vardır. Bu anlayış ile hem Türklük geçmişi (özellikle Osmanlı) kutsanır ve hem de İslam’a ve İslam dünyasına öncülük etme hakkının “ilahi” olarak Türkiye’nin hakkı olduğu zımnen ifade edilmiş olur. Bir ülke örtülü de olsa “ilahi” kodlarla zihinlerde “İslam ve insanlık” için merkez olunca onun konumu, mektebi, mezhebi de kutsiyet kazanıyor. İslam ve insanlığın kurtuluşu Türkiye’nin yani Türkiye İslamcılığının omuzlarında olunca doğal olarak bunun yegane yolu da “iktidar” olma ve “çıkar” elde etmeye varıyor.

Dördüncüsü: “Hak-batıl” kavramının soyut ve flu bir terimden öteye geçememesi Türkiye İslamcılığının bir başka çıkmazıdır. Türkiye İslamcılığı için “hak-batıl” kavramları müşahhas olgular değildir. O da olabilir, şu da olabilir. Bazen o olur bazen bu olur. Bu durumda kendi duruş, yol ve yöntemleri her zaman ve her mekanda meşruluk kazanmış oluyor.

Beşincisi: Türkiye İslamcılığının bir başka çıkmazı da “tarih dehlizi”dir. Yeni fikir, bilgi, teknik, teknoloji, kültür ve sanat üretemeyen anlayışlar, genellikle tarihe sığınırlar. Tarihte şöyleydik tarihte böyleydik. Şöyle anlı zaferler böyle şanlı başarılar elde ettik. Halbuki tarihe sığınma genellikle başarısız, cahil ve korkak anlayışların geleneğidir. Özellikle son dönemde yapılan filmler, diziler ve diğer yayınlarla neredeyse tüm toplum tarihte yaşar hale geldi. Bu tarihte yaşayıp tarihe sığınma siyaseti şöyle bir bilinçaltı operasyonu içeriyor. “Tarihte niçin başarılıydık? Çünkü iktidardık! Peki, bugün başarılı olmak için ihtiyacımız olan şey nedir? Tabi ki iktidar!”

Bir çıkar yol var mı?

Tabi ki var! Öncelikle birkaç zihinsel değişime ihtiyacımız var. Ritüel, adet ve şekilleri kutsamaktan, kutsadığımız bu argümanlar üzerinden bizim gibi olmayanları “öteki” görmeyi ve öteki gördüklerimizi “terörist, hain” ilan etmeyi acilen, hemen şimdi terk etmeliyiz.

Ardından toplumun gerek inançsal gerek etnik ve gerekse sosyal ve siyasal her katmanının altına sığınıp huzur bulacağı bir şemsiyeye ihtiyacımız var. Bu şemsiye “ritüel, adet, örf ve şekil”lerden kurulu olamaz! Ancak “ilke, değer ve adil kurallar”dan kurulu bir şemsiye hepimizi altına alabilir. Hangi inanç, etnik köken, sosyal ve siyasal görüşten olursa olsun herkesin içselleştirip kutsal kabul edeceği ilkelerimiz olmalı. Bu ilkelerin öncüsü ve anası besbelli ki “adalet” olmalıdır. Evet, adalet ama herkes için! Kuvvetli arıların delip geçtiği zayıf kelebeklerin takılıp kurban olduğu örümcek ağı türü bir adalet değil! Bilakis mülkün temeli olarak “adil, hür ve eşit” bir adalet!

Ve “adalet”in mümbit topraklarında “hürriyet ve eşitlik” yeşertilmeli. Ülkenin imkan, makam ve kaynakları tarafgirlik ve kayırmacılık değil, “liyakat ve ehliyet” çerçevesinde kullandırılmalı. Tarafgirlik, kayırmacılık, ulusçuluk, kavmiyetçilik ve mezhepçilik içermeyen “adalet, hürriyet ve eşitlik” toplumun tüm katmanlarını bağrında huzurla yaşatacak ilkelerdir.

Türkiye İslamcılığı, ya tuttukları yol üzerinde “taassup ve cehalet” elbisesi ile yürümeye devam edip çürümeyi tüm topluma yaymaya devam edecekler ya da mantık, mantalite ve yaşam felsefesinde bir rehabiliteye giderek ülkenin “insan memleketi” olmasında rol ve pay sahibi olacaklar. Hangi rolü üstleneceklerini kısa zamanda göreceğiz.

İşin doğrusu bahsi geçen değişimin “tavan”dan yani “imkan, makam, güç, titr, post ve unvan sahipleri”nden başlayacak olmasını düşünmek ham bir hayalperestlik gibi geliyor bana. Ancak Anadolu insanının mayası temizdir. Nihayetinde su akıp yatağını bulacaktır.!

Muntazar Musavi

Bu habere ilk yorum yapan sen ol

Rasthaber Mobil Sayfa Banner'i Kapat

Sondakika Gelişmelerinden Haberdar Olun