2026 ve Suriye’de iki rotanın çarpışma seyri

Öldürülüp öldürülüp diriltilen IŞID’in, tam da SDG Şam yönetimi ile sürdürdüğü entegrasyon müzakerelerinden çekilirken gerçekleşen saldırıları hayra alamet değil. Gelişmeler Ankara’nın silahların yeniden patlayabileceği bir eşikte durduğunu gösteriyor.

I. Dünya Savaşı sonrası dünya düzeninin uluslararası ilişkileri cangıla çevirerek çökmekte olduğunu bir kez daha kanıtlayan ABD’nin Venezuela saldırısıyla açtık 2026’yı. Bagajına 2025’den devraldığı son derece ağır ve kritik yüklerle giren 2026’nın haydutlukları elbette onunla sınırlı kalacak gibi görünmüyor.

“Hot spotları” çok bu yıl dünyamızın. Lübnan, İran, Irak gibi, Suriye de bu “sıcak noktalardan” biri. Özellikle Suriye bizi bir “taraf” olarak çok yakından ilgilendiriyor. “IŞİD bitti, Esad gitti, artık nasıl ilgilendiriyor,” derseniz, olabileceklerle beraber anlatayım.

Aslına bakarsanız, ABD Başkanı Donald Trump, 2018 yılı sonlarına doğru, “IŞİD’i yenilgiye uğrattık. Suriye’de kalmak için artık bir sebep yok,” demiş ve 2 bine yakın askerini bu ülkeden çekeceğini açıklamış, “Noel’e kadar çocukları eve getiriyoruz” müjdeleri vermişti. Akabinde de IŞİD’i vekil güçlerinin katkısıyla yenilgiye uğratan Pentagon’un Suriye’de sadece 100 kadar asker bıraktığı ve geri kalanları geri çektiği açıklandı.

IŞİD bitti, yalan bitmedi!

Gelgelelim, Trump, koskoca bir başkandı, hatta “dünya lideri” idi ama, ABD’de onun sözünün geçtiğini, hele Pentagon’un ona tam olarak biat ettiğini söylemek zordu. Bunu sonradan daha iyi anlayacaktık. Zira, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey 2020 yılında yaptığı bir açıklamada, Trump’ın Suriye’den iki kez asker çekmek istemesine rağmen bunun asla gerçekleşmediğini, kendilerinin de gerçekleri Başkan’dan sakladıklarını itiraf ediyordu. Jeffrey, söz konusu açıklamasında, “(Suriye’de) ne kadar askerimiz olduğu konusunu Amerikan liderliğine tam açık etmemek için hep aldatmaca oyunları oynadık” diyordu.

İlginç değil mi? Kendi ekibi ABD Başkanına yalan söylüyor. Başkan, “işimiz bitti, yendik, yeter asker çekiyoruz,” diyor. Pentagon çekermiş gibi yapıyor ama çekmiyor, üstelik de kendi Başkanına ve dünyaya “çektik” açıklaması yapıyor. Yani Başkan başka telden çalıyor, ekibi başka telden. İnternet çağının hemen öncesinde böyle bir şey duysaydık, bize “ABD’yi aslında Başkanlar yönetmiyor, yüksek güvenlik bürokrasisi başkanlara rağmen yönetiyor,” denseydi, ya da “abi dünyayı bir pedofili kabilesi yönetiyor aslında” denseydi, “komplo teorisi bunlar” diyebilirdik pekâlâ!

Ama işte 2020 yılında ekibi pişkin pişkin, açık açık “Başkan’a yalan söyledik” açıklaması bile yapabiliyor.

Neden, peki?

‘Sünni’stan kurmadan yenemeyiz’

Benim elbette kendimce bir cevabım var ama bu soruya en ikna edici yanıtı yine Trump’ın ekip üyeleri verir, vermiştir diye düşünüyorum. Mesela, ilk başkanlık döneminde Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı yaptığı John Bolton, belki de böyle bir isim. Çünkü o daha 2015’te “ABD IŞİD’i yenmek istiyorsa Suriye’de bir Sünni’stan kurmalı” şeklinde görüş beyan etmiş bir isimdi. Yani, 2018-2019 tarihleri arasında Trump’ın Beyaz Saray ekibinde görev yapan Bolton’un ajandasındaki IŞİD-Sünni’stan ilişkisi böyle bir şeydi.  Tabii aslında Beyaz Saray ekibine daha sonra dahil edilen Mike Pompeo, Gina Haspel ve James Mattis gibi militarist zihniyetli isimlere bakarak Washington’un farklı bir ajanda güdebileceğini düşünmenin zor olduğunu da anlıyoruz.

Velhasıl, Bolton’un yukarıdaki özet şekliyle telaffuz ettiği bu dilek, bölgedeki müttefiklerinin ve işbirlikçilerinin verdiği destekle gerçekleşti ve Amerikalılar Suriye’de bir Sünni’stan kurdu! Bu arada, çiçeği burnunda Suriye hükümetinin eskisinden devraldığı tüm stratejik silah ve mühimmat da İsrail’in üstün (!) gayretleriyle, yüzlerce sorti uçuşla beraber imha edildi.

Bu gelişmeye paralel olarak Amerikan askerlerinin bölgeden çekilmemesi için artık hiçbir sebep kalmamış olduğunu düşünebilirsiniz. Yani, tereyağından kıl çeker gibi olmasa da, tüm güçlüklerin üzerinden gelinmişti.

Ama tam o sırada n’oldu? Tam da Suriye Demokratik Güçleri (SDG) artık Suriye ordusuna entegre olacak, Amerikan askerleri de gönül rahatlığıyla geri çekilecek, onlar erecek muradına, biz çıkacağız kerevetine derken, ABD ve vekil güçlerinin yıllar önce yenilgiye uğrattığı IŞİD birden diriliverdi. Aralık ayının ortalarında, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yapılan açıklamaya bakılırsa, Suriye’de Humus vilayetine bağlı Tedmur (Palmira) kenti yakınlarında IŞİD tarafından kurulan bir pusu sonucu iki Amerikan askeri ve bir ABD vatandaşı hayatını kaybetti, üç asker de yaralandı.

Öldürülüp öldürülüp diriltilen IŞİD

“Yaşayan Ölülerin Gecesi” (!) filmi vizyona yeniden girmiş görünürken artık Amerikan askerlerinin bu Noel’de de geri çekilmesi söz konusu olamazdı. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, saldırının ardından yayımladığı mesajında aslında neden sözü konusu olamaz, aslında bunun cevabını veriyor ve şöyle diyordu:

“Şu net olsun: Eğer Amerikalıları hedef alırsanız, dünyanın neresinde olursanız olun, kalan kısa ömrünüzü Birleşik Devletler’in peşinize düşeceği, sizi bulacağı ve acımasızca öldüreceği gerçeğiyle geçirirsiniz.”

Ya işte böyle… Tam da Suriye geçici yönetimi lideri Ahmed el Şara ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan 10 Mart Mutabakatı gereği, ülkenin Kürt milislerin elinde bulunan bölgesi Şam yönetimine “entegre” olacak iken, IŞİD bir anda ABD askerlerini vurup “gitme kal” demesin mi! 

Bu arada, 10 Mart mutabakatının uygulanmasına yönelik müzakerelerde ilerleme sağlanamadığı görülünce, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu SDG’ye gözdağı olarak algılanan bir gezi programı çerçevesinde Şam’ı ziyaret ediyordu. Jerusalem Post gazetesi de, 25 Aralık tarihinde yayınladığı bir haberde, TSK’nın Suriye hava sahasında İsrail Hava Kuvvetlerinin yürüteceği operasyonları tespit edebilecek kapasiteye sahip radar sistemleri yerleştirmeye çalıştığını öne sürüyordu.

Tam, “SDG entegrasyondan vazgeçtiği için bu örgüte yıl sonuna kadar süre tanıyan Ankara Suriye topraklarında yeni bir askeri harekata hazırlanıyor galiba, silahlar yeniden patlayacak herhalde,” derken, IŞİD bu kez de Ankara’yı vurmasın mı! O “öldü, yenildi” denilen örgüt birdenbire Türkiye’yi Yalova’da vurup 3 polisimizi şehit ederken 8 polis ve 1 bekçimizi yaralamasın mı!

ABD proksisi olarak çalışıp IŞİD’i pek çok bölgeden savaşla atan SDG’nin meşruiyetine artı yazan böyle bir gelişme sonrası, Türkiye için kimin güvenlik sorunu teşkil edeceğini düşünürsünüz: IŞİD’in mi, SDG’nin mi?

IŞİD’in hem Amerikan askerini hem Türk askerini halen vurabildiği görüşmüşken, Suriye’nin üçte birini ve petrol yataklarının yüzde 90’ını vekil güçleri vasıtasıyla denetimi altında tutan Washington Suriye’nin doğusundaki askerlerini nasıl çeksin yani? Değil mi? Tam aksine, IŞİD’in yeniden tehdit haline gelmesini engellemek için kargo uçaklarıyla SDG’ye daha fazla silah ve mühimmat taşıması gerekmiyor mu, yani? Nitekim Amerikalılar da böyle yapıp kuzeydoğu Suriye’deki Haseke bölgesinde bulunan üslerine kargo uçaklarıyla füze rampaları ve ağır silahlar indirmeye koyuldu.

Türk askeri de IŞİD’e konsantre olmak varken SDG’nin bu gücü bir zamanlar dize getirerek uluslararası sahada elde ettiği meşruiyete halel getirebilecek ve uluslararası toplum için yeni bir güvenlik zafiyetine yol açabilecek bir SDG operasyonuna nasıl kalkışsın yani, değil mi? Onun yerine Ankara’nın “kendi işine bakması” ve IŞİD’e odaklanması, Suriye’de olanları da Washington’un iradesine bırakması gerekmiyor mu, yani?

Hımm… İşte orada duralım.  Her ne kadar, Trump, daha 2019 yılında “çizilen çerçeveyi aştığını düşünürsem, Türkiye’nin ekonomisini yerle bir ederim. Daha önce bunu yaptım!” demişse de, Ankara’nın Suriye’de olacakları Washington’un iradesine bırakmasının pek mümkün olmadığını da söylemek lazım. Özellikle de, SDG ile Şam yönetimi arasında imzalanan 10 Mart mutabakatının uygulanmasına yönelik müzakerelerde ilerleme sağlanamadığının kesinleştiği ve Suriye ordusuna entegre olacağı iddia edilen SDG’nin bu yöndeki görüşmelerden çekildiği bir ortamda!

Davut koridoru

Zira, Suriye’yi Washington’un iradesine teslim etmek demek, Ankara’nın Şam yönetimi üzerindeki baskısının da fiilen zafiyete uğraması demek. Böylesi koşullar altında Suriye hükümeti İsrail ile geciktirdiği güvenlik anlaşmasını en sonunda imzalamak mecburiyetinde kalacaktır. Daha önceleri de detaylı şekilde yazdığım üzere, ABD’nin Şam’a yönelik yaptırımlarını kalıcı olarak kaldırması ve Suriye ekonomisinin soluk alması biraz da bu “güvenlik anlaşmasının” imzasına bakıyor. Söz konusu güvenlik anlaşması bu köşelde detaylarını bir iki kez aktardığım şekilde imzalanırsa, Şam yönetimi, ülkenin güneyi üzerinde bugün zaten fiilen olmayan kontrolünden hukuken de feragat edecek, demektir. Bu da İsrail’in Golan Tepeleri’nden Süveyda’ya, oradan da ABD desteğinde hareket eden Kürt milislerin kontrolünde bulunan kuzeydoğu Suriye topraklarına, Haseke’ye uzanan “Davut Koridorunu” kurarak, bir anlamda Türkiye’nin de komşusu olmasının yolunu açacaktır.

Orta Doğu’nun haritasını köklü şekilde değiştirecek böylesi hesap ve olasılıkların konuşulduğu günlere, bizler birkaç gün ya da hafta içindeki gelişmelerle gelmedik. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad sürgüne gittikten bir gün sonra, yani daha 2024 yılı 9 Aralık’ında bu köşede yayımlanan “Orta Doğu’da Arap Sonbaharı” başlıklı yazıda şöyle demiştim:

“İsrail’in bugün Suriye diye bildiğimiz ülkeyle olan sınırına Kuneytra ve Dera’yı da topraklarına dahil etmiş başka bir devlet ya da federatif yapının yerleşmesinin ihtimal dahilinde olabileceği söylemek mümkün. Bu yapı belki İsrail sınırından Tenef’e, oradan bugünkü Suriye’nin Irak sınırına, oradan da kuzeydeki Deyrizor, Haseke, Rakka gibi bölgelere uzanabilir. Böylelikle Rojava’nın İsrail üzerinden Akdeniz’e açılması mümkün hale gelebilir. Bu durum, (…) İsrail’in bir anlamda Irak, Türkiye ve İsrail sınırlarına dayanması olarak da okunabilir.”

Bu, hiçbir şey olmasa bile İsrail’in Kürtlerin bölgedeki asli hamisi olarak sivrilme imkanını yakalaması ve onlarla savunma ittifakları kuracakları anlamına geleceği gibi, Ankara’nın da artık güneyinde kuş uçuramaması, güvenlik kaygılarını bertaraf edebilecek operasyonlara kalkışamaması, demektir. Ankara’nın Tel Aviv’in menziline girmesi, ayrıca Arap dünyasından, oradaki nüfuz mücadelesinden tamamen koparılması anlamına gelecektir

Tabii Davut Koridoru, ilan edilmiş resmi bir Tel Aviv hedefi değil. Ancak uluslararası gözlemcilerNil Nehri’nden Irak’taki Fırat Nehri’ne kadar uzanan Tevrat’taki bir hududa atfen bu isimle anılan koridorun “Büyük İsrail” projesinin bir parçası olarak bu ülkeye bölgesel nüfuzunu arttıracak stratejik bir erişim noktası sağlayacağını, Netanyahu’nun da böyle bir hesapla hareket ettiğini düşünüyorlar. İsrailli hükümet yetkilileri arasında böylesi niyetleri saklamayan isimler de var.

Bir zamanlar barış içinde yaşadığımız, hatta Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi (YDSK) kurup Ortak Bakanlar Toplantısı bile yaptığımız komşumuz Suriye’nin İsrail’in nüfuz bölgelerine dönüşmesi, daha önce de ifade ettiğim gibi, yarın Türk askerinin başına bir yerlerde “çuval geçirilecekse,” onu da artık İsrail askerinin yapabilme imkanına kavuşması demektir!

Hal böyle iken, Ankara Suriye meselesinde 2011’den başlayarak yaptığı hatalı birtakım tercihlerinin sonucu olarak, geldiği noktada, 3 milyon Suriyelinin mülteci olarak kendisine itelenmiş olması gibi bir diptoplam ve bilanço ile bile masadan kalkamayacak, çok büyük risk ve tehditlere açık hale gelecektir.

Ankara bu şartlar altında, içerde daha adını dahi koymadığı ve sadece “Terörsüz Türkiye” olarak nitelendirdiği bazı “süreçlerde” geldiği “hukuki çözüm aşamasını” bir adım öteye taşımayıp frene basabilecektir.

Çarpışma yılı

Dolayısıyla, Ankara ve Tel Aviv’in Suriye’de farklı yörüngelerde hareket eder gibi görünen eylemlilikleri Suriye’de kesişecekmiş gibi ilerlemeyi sürdürürken, 2026’nın bu iki gücün rotalarının Suriye’de kesiştiği, “çarpıştığı” bir yıl olmaması çok düşük bir ihtimal gibi duruyor.

Velhasıl, Ankara önümüzdeki dönemde pekâlâ bir angajmanın eşiğinde olabilir. Bu durum SDG’ye meşruiyet alanı açma çabasında olacak yabancı istihbarat örgütlerinin de olan biteni seyredeceği anlamına gelmiyor. 2015-2016 dönemindeki kanlı hesaplaşmaların bedelini yüzlerce canıyla ödemiş bir toplum olarak, o tarihlerde olan biten acı olaylar halen hafızamızda!

Öte yandan, kuzeydoğu Suriye 2026’daki tek “hot spot” değil, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi. Netanyahu ile yeni yıla birlikte giren ve 2026’nın ilk günlerinde Venezuela’da haydutluk operasyonuna girişen Donald Trump, İran’ı de tehdit ederek, “locked and loaded” ifadesi kullanmış, yani “silah yüklü olarak hedefe kilitlendim” mesajı vermişti. Bir diğer deyişle, ABD İsrail ile birlikte İran’a karşı yeni bir angajmanın eşiğinde belli ki!

E kuzeyimizde zaten başka bir “angajman” var. Lakin orada da son zamanlarda Ukrayna/NATO’nun Odessa’yı Rus sivil gemilerini hedef almak amacıyla kullanmaya başladığını ve Kiev yönetiminin Trump ile Putin ekipleri Florida’da müzakere halinde iken İHA’larla Rus liderin konutunu vurması gibi gelişmeler gerçekleşti. Son gelişmelerin akabinde Putin’in bu kez askeri üniforma içinde yüksek rütbeli güvenli bürokrasisi ile bir arada görünmesi ve ardından Rusların Odessa’yı bombardımana tutması, Ukrayna savaşını sona erdirecek barış umutlarının tükendiğine ve 2026’ya hiç de umut verici bir giriş yapamadığımıza işaret ediyor. Yani, Rusya’nın Ukrayna’ya “topyekûn savaş” ilan etmekten kaçınarak “Özel Askeri Operasyon” olarak nitelendirdiği harekatının önümüzdeki günlerde ivme kazanacağı aşikâr. Bir diğer deyişle, Rusya daha sert bir angajmanın eşiğinde.

2026, 2025’i aratacak belli ki! Kemerlerinizi bağlayın!

t24

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın