Küba, birçok Amerika ülkesi gibi İspanya Krallığı hükümdarlığındaydı. Bu hükümdarlık Küba’da 400 sene (1498-1898) sürdü. ABD Başkanı James Monroe 2 Aralık 1823’te Kongre’de yaptığı konuşmasında, “Avrupa sömürgeciliği Amerika kıtasında kabul edilemez. Yeni Dünya (Amerika) ile Eski Dünya (Avrupa) arasında kesin hatlarla ayrılmış etki alanları olmalı. Avrupa ve herhangi bir yabancı devletin Amerika kıtasında olmaları ABD milli güvenliğini tehdit eder ve bu adım ABD’nin çıkarlarına karşı atılmış düşmanca bir adım olarak telakki edilir.” demişti.
1850’de Monroe Doktrini adını alan bu siyasetin farklı mesajları vardı; başta İspanya olmak üzere Amerika kıtasındaki Avrupa devletlerinin hükümdarlıklarını sonlandırması, yerli ve milli bağımsızlık taleplerine saygı duyması, yabancı devletlere karşı mücadeleyi teşvik etmesi ve “isyandan korkmayın arkanızda ABD var” duygusunu yaygınlaştırmasıdır. ABD, tüm Amerika kıtasını ön ve arka bahçesi olarak görüyor ve bu kıtadaki Avrupa’yı ihya eden devasa zenginlik iştahını kabartıyordu. Tüm kıta ABD’nin olmalıydı.
BİR TAŞLA İKİ KUŞ KUMPASI
Küba gibi İspanya hükümdarlığında olan Pasifik Okyanusu’ndaki Filipinler de, ABD’nin “dünya hegemonyası” projeleri dahilinde Çin, Japonya ve Uzak Doğu Asya coğrafyasında varlık göstermesi açısından hayatiydi. Ancak ABD’nin İspanya’ya karşı açıktan tavır alması, hele ki açık bir savaşa girmesinin önünde bir engel vardı; ABD ve İspanya müttefik idi. Bu ittifakı ve dostluğu ortadan kaldıracak “İspanya’nın ABD’ye karşı düşmanca bir eylemi” olmalıydı. Bir kumpas sayesinde ABD bir taşla hem Küba hem de Filipinler’i avlamalıydı.
Tarih 14 Şubat 1898. Sevgililer Günü’ydü. USS Main savaş gemisi Havana Limanı’ndaydı. Küba’dan sorumlu İspanya askeri yetkililerinin izniyle Küba’ya bir dostluk ziyaretindeydi. Sebebi ziyaretini; “Küba Bağımsızlık Savaşı sebebiyle adadaki Amerikan yatırımlarını, vatandaşlarını, çıkarlarını korumak” olarak sunmuştu.
SUÇLU İLAN EDİLDİ: İSPANYA
Tarih 15 Şubat 1898. Saat akşam 9:40. Kaptan dâhil 355 askerin görev yaptığı savaş gemisinde şiddetli bir patlama meydana geldi. Geminin ön kısmının dörtte üçü havaya uçtu. 268 denizci öldü. 200 cesede ulaşıldı ancak sadece 76 denizcinin kimliği tespit edilebildi. İspanya yerel kuvvetleri yardıma koştu. Kaptan Amiral Charles Sigsbee ve birçok subay hayatta kaldı. Sağ kurtulanlar, yaralılar Küba’da İspanyol Vali tarafından ağırlandı. Olayı araştıran İspanyol polisi patlamanın “dışarıdan” kaynaklanmadığı sonucuna vardı. İspanya, olayın araştırılması için ortak heyet kurulması teklifinde bulundu. ABD sarı basını, bankerler, holdingler, siyasetçiler, Savaş Bakanlığı (1789-1947) ve Başkan William McKinley İspanya’nın açıklamalarını duymak bile istemiyordu. İlk lahzadan itibaren onlar için suçlu belliydi: İspanya.
ABD halkının desteği önemliydi. “USS Main’i unutma!”, “Askerlerimizin kanı yerde kalmamalı, intikamı alınmalı!” feveranı ile halk, “Halkına zulüm eden, bağımsızlık savaşı veren halkı öldüren, müttefik ABD’ye düşmanca davranan, hain ve vefasız İspanya bedelini ödemeli!” gibi hamasi açıklamalarla galeyana getirildi.
Açık denizde hazır bekletilen savaş gemileri Atlantik Okyanusu-Meksika Körfezi’nde Küba’yı ve Pasifik Okyanusu’nda Filipinler’i işgal etti. Gemi Kaptanı Charles Sigsbee ve subayları bir soruşturma mahkemesi tarafından aklandı. Kaptan Sigsbee Amerika Felsefe Topluluğu veya Amerika Felsefi Derneği’ne üye yapıldı. Hemen ardından ABD Deniz Kuvvetleri Askeri İstihbarat Şefi yapıldı.
AFGANİSTAN’DAN SURİYE’YE BENZER SENARYOLAR
Küba ve Filipinler’in işgali için USS Main gemisinin batması ve 268 Amerikalı denizcinin ölmesi mûbahtır. Afganistan ve Irak işgali için 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kuleler’in yok edilmesi, 3 bin Amerikalının ölmesi, “Irak kimyasal silahlara sahip”, “El-Kaide Lideri Bin Ladin’e ev sahipliği yapıyor.” yalanları, yüz binlerce Iraklı ve Afganlının ölmesi mûbahtır. Suriye’nin Lübnan’dan çıkarılması için Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin öldürülmesi ve bir dakika sonra katilin Suriye olduğunu açıklamak mûbahtır. Irak, Libya ve Suriye’nin işgali için “Demokrasiye, hürriyete, adalete, ekonomik kalkınmaya ihtiyaçları var. Saddam, Kaddafi ve Esad diktatördür. ABD, alem, İsrail ve bölge ülkeleri için tehdit oluşturuyorlar.” demek mûbahtır.
Bu isimler temizdir demiyoruz. Zalimlikleri, günahları da çoktur. Ancak zalimlerin şeytanlarla değiştirilmesini mûbah gören zihniyetedir itirazımız. Dibi kara bir tencerenin daha kara bir tencere ile değiştirilmesinedir itirazımız. Bu ülkeleri, etnik, mezhebi, savaş lordları, kabile ve aşiret emirliklerine taksim etmek ve ülkeleri daimi kaos, katliamlar, kan, revan içinde tutmak ve muhtaç hale getirmek mûbahtır zihniyetine, projesinedir itirazımız. Onu da belirtelim.
Bu pis işler bir ABD markası veya onunla sınırlı değildir. Birçok devletin marifetidir. Bundan biz de muaf değiliz. Atatürk’ün evine bomba atıp, Eylül 1955’te sarı basınımız, hükûmetimiz, istihbaratımız ve çok çabuk galeyana hazır kıtalar misali olan bir kesim vatandaşımız, suçlu ilan edilen Müslüman olmayan vatandaşlarımızın iş yerlerine, evine, canına, aile efradına kast etmek, ölüm sloganlarıyla linç girişiminde bulunmak, yağmalamak mûbah kabul edildi. Bu meseleyi “ulusal ve onur davamız Kıbrıs için” yaptık, amacımız ulviydi diyen zihniyete de şahit olduk.
TRUMP’IN ÜS TALEPLERİ NE ANLATIYOR?
Trump apar topar kaçtıkları Afganistan’a dönmek, başta Kabul, Bagram Askeri Üssü olmak üzere eski ABD üslerine dönmek, Afganistan’dan Çin’e komşu olmak istiyor. Afganistan’ın yeni yönetimi (Taliban) buna şiddetle karşı çıkıyor. Çin ve Rusya ile yakın münasebetler inşa ediyor. ABD ile benzer siyasi ve ekonomik ilişkiler istiyor. Trump üs istiyor. Yüzlerce milyar dolar kıymetindeki afyon ticaretini istiyor. Bu “ulvi amaç” uğruna Afganistan’da CIA için çalışmış, bu hizmetinden dolayı ABD’ye iltica hakkı verilmiş Rahmanullah Lakanwal adlı Afganlı, Beyaz Saray’a saldırıyor. Bir kadın askeri öldürüyor, diğerini ağır yaralıyor. “Hedef Trump’tı!” feveranları ortalığı kavuruyor. “Afganlara ölüm, Afganları ülkemizde istemiyoruz, hepsini sınır dışı edin, terörü kaynağında kurutun, Afganistan’ı radikal İslamcılardan kurtarın” yalanları mûbah oluyor.
Taliban’a radikal İslamcı muamelesi yapar ama başına 10 milyon dolar ödül koyduğu Colani-Ahmet Şara’ya “benim adamım, benim teröristim” mantığıyla “artık terörist değildir” der, ona parfüm sıkar. Memuru olmayana bomba yağdırmak, kurşun sıkmak, fosfor kullanmak mûbahtır. Büyük devletler amaçlarına giden yolda büyük yalanlar, büyük kumpaslar, büyük kirli işlerin ustasıdır. Neticesi çok yıkıcı ve ölümcüldür. Küçük hacimli hükûmetlerin, örgütlerin yalanları, kumpasları ve pis işleri küçüktür ama yine de yıkıcıdır. Mesela Suriye sahil bölgesinde Alevi avına çıkacaksınız, önünüze geleni katledeceksiniz, malına, ırzına talip olacaksınız, “Eski rejimin, Esad’ın kaçak askerleri” demek yeterlidir, mûbahtır.
Humus’tan, Hama’dan, Halep’ten, Şam’dan Alevileri tehcir edeceksiniz; Humus kumpası en geçerli yoldur; bir aşiretin mensubunu eşiyle öldüreceksiniz ve duvara kanlarıyla “Ya Hüseyin!”, “Sünnilere ölüm!” yazmanız yeterlidir, mûbahtır. Bu olayın tam da BM Güvenlik Konseyi üyeleri birçok meseleyi yerinde görmek için Suriye’ye ziyaret yapacağı dönemde hasıl olması manidardır. Bunu yapan kişi yakalandı, aynı aşiretin mensubu çıktı; “Parasal meselemiz vardı onun için öldürdüm.” dedi. Ama bunu dediği vakte kadar koskoca mahalleleri, yanında Ermeni ve Arap Mesihileri mahallelerini, arabalarını, iş yerlerini de yakacak, talan edecek, öldürecek, evleri ateşe verecek kadar kirli işleriniz mûbahtır. Bir zamanlar melek idi filozof şeytan: “Amaçlarınıza giden yolda tüm yalanlar, kumpaslar, kirli araçlar, metotlar ve pis işler mûbahtır.”
aydınlık
