Zaman

BismillahiRahmaniRahim

“Dediler ki: ‘Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.” (Mumin/113)

Çocukken bizlere masallar anlatılırken sözlere genellikle şöyle başlanırdı: “Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kral varmış…” diyerek başlardı. Ve hikâye çoğu zaman mutlu bir sonla biterdi. Ve bizler kendi dünya masalımız içinde kendi rolümüz oynuyoruz.

Dünyamızda olup bitenleri analiz ettiğimizde karşımıza çıkan temel gerçek şudur: Varlık âleminde her şey bir başlangıca sahiptir. Bildiğimiz ve tanımlayabildiğimiz her şey; bir oluş sürecinden geçer, gelişir, olgunlaşır ve nihayetinde yıpranarak yok olur. İnsan da kendi varoluşunu açıklarken bu süreci esas alır: başlangıç, gelişim, olgunlaşma ve çözülme. Bu döngü, doğanın değişmez bir kanunu olarak kabul edilir ve biz buna evrim süreci adını veririz.

Her varlığın oluşumunu ve gelişimini bir “zaman” dilimi içinde açıklamaya çalışırız. Ancak burada temel bir soru ortaya çıkar: Zaman nedir? Zamanın varlık üzerindeki etkisi tam olarak nasıl tanımlanabilir?

Zaman, esas itibarıyla insanın kendi varlığını, çevresini ve bu çevreyi oluşturan etkenleri anlamlandırmak ve açıklamak için geliştirdiği bir algıdır. Eğer zaman kavramını oluşturmasaydık, hiçbir şeyin tanımını yapamaz, oluşum ve gelişim süreçlerini açıklayamazdık. Çünkü var olan her şeyi, zamanla ilişkilendirerek anlamlandırırız. Zaman tanımının dışında kalan şeyler ise zihnimizin kavrama alanının dışında kalır ve bu durum, onları maddi anlamda “yok” olarak algılamamıza neden olur.

Örneğin cinlerden, meleklerden ya da havayı oluşturan gaz ve elementlerden söz ederiz. Ancak bu varlıkları ve oluşumları çoğu zaman zaman kavramı içine yerleştiremeyiz. Zihnimizde belirsiz kalan bu unsurları; doğanın sunduğu verilerden, ölçüm araçlarından ve bilgi birikimimizden hareketle tanımlamaya çalışırız. Fakat bu tanımlar ne kadar doğrudur? Çünkü bilgi kapasitemiz sürekli genişlemekte, artmakta ve eski tanımlarımızı yenilememizi zorunlu kılmaktadır.

Zaman, maddi varlığımız açısından doğumla başlar. Bedensel gelişimimizi zamanla açıklar ve tanımlarız. Peki zaman gerçekten yalnızca doğumla başlayıp ölümle mi sona erer? Dünyaya gelmeden önceki ve ölümden sonraki hâlimizi nasıl tanımlayabiliriz? Bu dönemler bizim için meçhul olduğu için, zamanlayamadığımız şeyleri kavramakta zorlanır ve çoğu zaman “yok” hükmünü veririz.

Oysa “yok” dediğimiz şey bile bir tanımdır. Tanımlanan her şey ise bir tür varlığa işaret eder. Yokluğun öncesi var mıdır? Yokluk yaratılmış mıdır? Bu sorular, zaman ve madde merkezli düşünce yapımızla çeliştiği için akla aykırı gibi gelir. Örneğin sıfır sayısı gerçekten var mıdır? Eğer yok dersek, neden bir sayının yanına sıfır eklediğimizde değer artar? Aynı şekilde “eksi” kavramı da var olanın yokluğunu değil, algısal bir farkı ifade eder. Bir her zaman birdir; değişen yalnızca bizim onu algılayış biçimimizdir.

“Allah her şeyi yoktan var etmiştir” deriz. Bu durumda “yokluk”, her şeyi kapsayan bir yapı hâline gelir: kâinatı, yıldızları, dünyayı, insanı, bitkileri, hayvanları ve tüm tabiatı. Peki nasıl olur da “yok” olarak adlandırdığımız bir yapıdan bu denli kusursuz dengeler, ince hesaplar ve düzenli oluşumlar meydana gelir? Demek ki yokluk, bizim aklımızın ötesinde, zaman kavramının kapsayamadığı bir boyuta işaret etmektedir. “O, gökleri ve yeri hiç yoktan, eşsiz ve benzersiz şekilde yaratandır. Eşi olmadığı halde Onun nasıl çocuğu olabilir ki? Her şeyi O yaratmıştır ve O her şeyi hakkıyla bilendir.”

“Allah’tan önce ne vardı?” sorusu bu nedenle anlamsızdır. Çünkü Allah, yokluğu kuşatan ve yoktan var edendir. Zaman da dâhil olmak üzere her şey O’nun yaratmasıdır. Bu yüzden Allah için “önce” ve “sonra” gibi kavramlar geçerli değildir. O ezelî ve ebedîdir; başlangıcı ve sonu yoktur. Zaman, O’nun için değil, yaratılmışlar için geçerlidir. “De ki: O, Allah’tır, bir tektir.” 2. Allah samed’dir. (Her şey O’na muhtaçtır, O, hiçbir şeye muhtaç değildir.)” 3. Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (Kimsenin çocuğu değildir).” 4. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir” (Ihlas suresi)

Zaman sabittir; fakat insanın algısı onu değişken kılar. Aynı anda biri “zamanım var” derken, bir başkası “vakit doldu” diyebilir. Buradan anlarız ki geçmiş, şimdi ve gelecek; aslında tek bir zamanın farklı algılanış biçimleridir. Değişen zaman değil, varlıkların ve insanların durumu ve algısıdır.

Evrenden dünyaya baktığımızda, dünya yalnızca bir nokta gibidir. O noktanın içinde sayısız canlı ve oluşum barınır. Evrensel zaman ile bizim dünyadaki zaman algımız aynı değildir. Galaksiler, yıldızlar ve farklı varlıklar, kendi yapısal özelliklerine göre zamanı deneyimler. Kur’an’da bu durum açıkça ifade edilir: İnsanlar ahirette dünyada kaldıkları sürenin bir gün ya da bir günün bir kısmı kadar olduğunu sanacaklardır.  Başak bir ayette Allah diyecek ki; “Bununla beraber Rabbinin katında öyle bir gün vardır ki, sizin hesabınıza göre bin yıl gibidir.” (Hac/47, Secde/5), “Melekler ve Ruh, miktarı dünya senesiyle elli bin yıl uzunluğundaki bir günde Ona yükselirler.” (Mearic/4)

Bu gerçeklik karşısında insan, hiçbir şeye gerçek anlamda sahip olmadığı hâlde kendini ilah yerine koymakta; güç, çıkar ve hırs uğruna zulme, hileye başvurmaktadır. Oysa insana verilen özgür irade, sorumsuzluk için değil, sorumluluk içindir. Akıl, düşünce, güç ve sağlık; hepsi birer emanettir ve karşılığında hesap vardır.

Bugünümüze geldiğimiz noktada fesadın yeryüzünü kuşattığını açıkça görmekteyiz. Adaletin, merhametin ve sevginin yerini zulüm, vahşet ve nefret almıştır. İnsan, dünya hayatının geçiciliğini anladığında çoğu zaman iş işten geçmiş olacaktır. Çünkü o an hesap zamanıdır.

Özellikle yöneticiler için bu hesap daha çetindir. Zulme ortak olmak, sessiz kalmak ya da çıkar uğruna zalimin yanında yer almak kimseyi kurtarmayacaktır. Yapılan her iyilik ve her kötülük zerresiyle karşılık bulacaktır.

Henüz her şey bitmemişken zulümden dönmek, adaleti savunmak ve şeytani düzenlere karşı durmak mümkündür. Korkulması gereken dünya değil, ebedî hayattaki hesaptır. Öyleyse düşünelim, hakikate yönelelim ve Allah’ın dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilelim. Dünyevi zamanımız geçmeden zulme karşı duralım ve adaletin yanında saf tutalım. Yoksa bizlerin zaman tanımlaması bize ceza faturası olarak çıkacaktır.

TASPINAR MK

28 Aralık 2025

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın