Ali Şeriati’nin Düşüncesinde İmam Ali Figürü

Ali Şeriati’nin düşünce dünyasında İmam Ali, tarihsel bir şahsiyetten ziyade, ahlaki ve toplumsal bir paradigma olarak konumlandırılır. Bu yaklaşım, Ali’yi yalnızca erken İslam tarihinin önemli bir aktörü olarak ele almakla yetinmez; onu, insanlığın adalet, iktidar ve sorumluluk ekseninde süregelen varoluşsal mücadelesinin merkezine yerleştirir. Şeriati’nin Ali tasavvuru, kutsayıcı bir biyografi yazımından bilinçli olarak uzak durur ve Ali’yi, insanlığın her çağda yüzleştiği temel sorunlara cevap üreten canlı bir referans noktası haline getirir.
Bu çerçevede Ali, öncelikle ahlak ile iktidar arasındaki gerilimin somutlaşmış örneği olarak değerlendirilir. Tarih boyunca iktidar, çoğu zaman ahlaki ilkelerden koparak meşruiyetini güç, servet ve zor aygıtları üzerinden kurmuştur. Şeriati’nin Ali okumasında ise iktidar, başlı başına bir amaç değil, adaletin tesisi için üstlenilmiş ağır bir sorumluluktur. Ali’nin yöneticilik anlayışı, yönetilenlerle arasına mesafe koyan hiyerarşik bir üstünlük değil; halkın en zayıf kesimleriyle özdeşleşen bir eşitlik bilinci üzerine kuruludur. Bu yönüyle Ali, iktidarın yozlaştırıcı doğasına karşı tarihsel bir istisna olarak sunulur.
Şeriati’nin düşünsel çerçevesinde Ali’nin adalet anlayışı soyut, metafizik ya da retorik düzeyde kalmaz. Adalet, günlük hayatın somut gerçekliklerinde sınanan bir ilkedir. Bu yaklaşım, adaletin yalnızca hukuki metinlerde ya da siyasal söylemlerde değil, ekonomik paylaşımda, sosyal ilişkilerde ve bireysel vicdanda karşılık bulması gerektiğini vurgular. Ali’nin yaşam pratiği, adaletin bedel gerektiren bir tutum olduğunu ortaya koyar. Bu bedel çoğu zaman yalnızlık, dışlanma ve siyasal kayıp şeklinde tezahür eder. Ancak Şeriati’ye göre bu yalnızlık, bir başarısızlığın değil, ahlaki tutarlılığın sonucudur.
İmam Ali figürü, Şeriati’nin eserinde ezilen ve ezen diyalektiği bağlamında da merkezi bir konuma sahiptir. Tarih, çoğu zaman galiplerin diliyle yazılmıştır; bu nedenle mazlumların sesi sistematik biçimde bastırılmıştır. Ali ise bu tarihsel eğilime karşı, açık biçimde mazlumdan yana konumlanan bir duruşu temsil eder. Bu duruş, salt duygusal bir merhamet anlayışından ibaret değildir; yapısal adaletsizliklere karşı bilinçli bir tavırdır. Şeriati, Ali üzerinden, tarafsızlık iddiasının çoğu zaman mevcut adaletsiz düzenin sürdürülmesine hizmet ettiğini ima eder. Bu bağlamda Ali, etik anlamda “taraf olmanın” zorunluluğunu hatırlatan bir figür olarak okunur.
Şeriati’nin Ali yorumu, aynı zamanda din ile toplum arasındaki ilişkiye dair eleştirel bir perspektif sunar. Din, bu anlayışta, bireyi pasifleştiren ya da mevcut düzeni kutsayan bir araç değil; aksine insanı sorumluluk almaya çağıran dönüştürücü bir güçtür. Ali’nin dini yaşantısı, ritüellerle sınırlı bir dindarlığın ötesine geçer ve inancın toplumsal adaletle bütünleşmesi gerektiğini ortaya koyar. Bu yaklaşım, dini söylemin iktidar tarafından araçsallaştırılmasına karşı güçlü bir eleştiri niteliği taşır.
İmam Ali’nin Şeriati’deki konumu, yalnızca İslam dünyasıyla sınırlı değildir. O, evrensel ölçekte insanlığın karşı karşıya olduğu sorunlara hitap eden bir ahlaki tipoloji sunar. Güç karşısında ahlak, çıkar karşısında ilke, korku karşısında cesaret…
Bu karşıtlıklar, Ali’nin şahsında bir bütünlük kazanır. Bu nedenle Ali, belirli bir tarihsel dönemin değil, her çağın insanına hitap eden bir örneklik olarak değerlendirilir.

Fatime Betül Sayöz Qasemi

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın