Çağımızın Firavun’u Büyük Şeytan Amerika

Geçmişe baktığımızda başta İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika olmak üzere Batılı ülkelerin pek çoğu kendilerinden binlerce kilometre uzakta olan ülkeleri işgal etmişler ve yüzyıllarca bu ülkelerin zenginliklerini sömürmüşlerdir.

Özellikle İngiltere, yani Birleşik Krallık yüzyıl öncesinde dünya nüfusunun dörtte birine hükmediyordu. O dönemde Britanya İmparatorluğu 33.000.000 km²’lik toprağı sömürge olarak kullanıyordu. Bugün bile birçok ülkenin bayrağının üst kısmında (sömürge anlamına gelen) kendi bayrağı var…

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise, sömürgeciliğin yeni versiyonuyla İngiltere’nin yerini Amerika Birleşik Devletleri aldı.

İki savaş sonrası Avrupa ülkeleri bir hayli hırpalanmış ve bîtâb düşmüştü. Bunu fırsata dönüştüren ABD, Hitler Almanya’sına çöktü. Bilâhare ise bütün Avrupa ülkelerine üsler yerleştirdi. SSCB dağıldıktan sonra ABD, Bulgaristan’a varasıya dek yeni yeni askerî karargâhlar kurdu. ABD, 1952 yılında NATO’ya girmemizle birlikte Türkiye topraklarına yerleşmiş oldu. Her ne kadar 25 Temmuz 1975 tarihinde ABD üsleri Merhum Erbakan tarafından kapatılmış olsa da 12 Eylül 1980 tarihinde vuku bulan askerî ihtilalden iki hafta sonra bu üsler tekrar açılmış oldu.

Günümüzde, ABD’nin 128 ülkede 800 dolayında üssü bulunmaktadır. ABD emperyalist emelleri uğruna gözünü kestirdiği ülkelere operasyonlar düzenleyip o ülkelerin zenginliklerine çökmektedir. Vietnam ve Kamboçya’ya bu amaçla girmiş ama hezimetle oradan ayrılmıştır. Aynı şekilde 11 Eylül komplo (!) saldırısını bahane ederek Afganistan ve Irak’ı işgal etmişti. ABD, 20 yıl aradan sonra zillet içerisinde Afganistan’ı terk etmek durumunda kaldı. Fakat petrolden dolayı Irak’ı terk etmek istememektedir. Emperyalist ABD, aynı amaçla Suriye’de terör örgütleri ile iş birliği yapıp, iç savaş çıkartarak bu ülkenin petrol bölgesi olan Deyrizor kenti kırsalındaki al-Omar, the Deiro ve al-Tanak ile bölge dışında al-Jabsah ve al Tabqa sahalarındaki petrolü ele geçirmiş bulunmaktadır.

Hatırlayalım, Trump açıkça ve küstahça, “Ben petrolü çok seviyorum, onun için buradayız” demişti. Şimdi SDG ile birlikte petrol çıkarıp merkezi hükümete satış yapmaktadır…

Emperyalist ABD hiçbir zaman elde ettikleriyle, daha doğrusu gasp ettikleriyle yetinmemektedir. Trump ikinci kez işbaşına geçtiğinde, şarlatanca bir tavır içerisinde,  “Monroe Doktrini”ninden “Don-roe Doktrini”ne geçeceğini söylemişti. Yani başta Birleşik Krallık olmak üzere Batı Yarımküre coğrafyasına Avrupa ülkelerinin müdahalesine son verilmesi anlamına gelen “Monroe Doktrini”nin ötesinde, Güney ve Kuzey’i ile bütün Amerika kıtasına ABD’ye müdahale hakkı vermek için eski Roma’da kullanılan “Don-roe Doktrini”ni devreye sokmaktadır. Bu terim, Latince “dominus” kelimesinden türemiştir. “Dominus” sözcüğü ise, “kölelere sahip lord-efendi” anlamına gelmektedir. Eski Roma pagan inancına sahip olması hasebiyle bu kelimeye ilahî anlam yüklenerek, “kölelere sahip tanrı” anlamında da kullanılmış. “Dominus” sözcüğü Orta Çağ’da kısaltılmış ve “don” sözcüğü ile kullanılmaya başlanmış. O dönemde Katolik din adamları ve soyluların yanı sıra bazı eğitim otoriteleri ve yüksek mevkideki kişiler için kullanılmış.

Sonuç olarak, “Don” sözcüğü Latince “baba, sahip, patron, köle sahibi, efendi ve istediğini yapan rab/tanrı anlamlarına gelmektedir. Yani Trump, uydurduğu “Don-roe Doktrini” ile, “dünya bir köy ise, bu köyün ağası da biziz, babası da, rabbi de biziz” demek istiyor. Tıpkı Kûr’ân’da geçen Firavun’un hükmettiği halkına söylediği şu söz gibi: “(Firavun kibir ve cehaletle:) ‘Sizin en yüce rabbiniz benim! Ben emri sözü dinlenilecek tek, en yüce rabbinizim, efendinizim’ dedi.” (Nâzi’ât: 24)

Yani, “Mülkün sahibi benim, bu yüzden hayat sisteminizi tanzim ve sizi dilediğim gibi yönlendirip terbiye ediciyim, siz bana itaat etmeniz gereken kölelerimsiniz” demek istiyor.

Çağımızın Firavun’u olan Trump “Don-roe Doktrini” olarak isimlendirdiği Firavunî tutumunu şu şekilde izhar ediyor: “Çok güçlüyüz, kaynaklar bizim, petrol bizim, istediğimizi yaparız, bizi kimse durduramaz.”

Haydut ABD, öteden beri uluslararası hukuku hiçe sayarak ağalık/patronluk hakkını zaten kendisinde görüp rablık/ilâhlık  iddiasında bulunmaktadır…

ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nikolas Maduro’ya karşı gerçekleştirdiği “devlet terörü” kapsamında hadutça kaçırma operasyonu, tarihsel olarak 1990 yılında Panama lideri Manuel Noriega’ya yapılan tutuklama ile büyük benzerlikler taşımaktadır.

​3 Ocak 1990 tarihinde Noriega sığındığı Vatikan Büyükelçilik binasında esir alınarak tutuklanmıştı. Bu operasyonla birlikte ABD Panama’yı işgal etmişti. ABD’nin maksadı Panama Kanalı’nın kullanım hakkını ele geçirmekti. 36 yıl sonra aynı gün, yani 3 Ocak 2026 tarihinde yapılan “devlet terörü” opersyonu ile Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro esir alınarak New York’a götürüldü ve iki gün sonra haksız suçlamalarla mahkemeye çıkarıldı. ABD’nin Venezuela’ya yönelik operasyonun ve Nikolas Maduro’yu esir almasının nedeni dünyanın en büyük petrol rezervine sahip bu ülkenin kaynaklarını kendi şirketlerine peşkeş çekmek..

George Bernard Shaw’ın bir darb-ı mesele dönüşmüş sözlerini anımsamamak ne mümkün! “Kan kokusu almış bir köpek balığından daha tehlikelisi, petrol kokusu almış Amerikan emperyalizmidir.” Melun ABD’yi tanımlamak için bundan daha iyi bir betimleme olabilir mi?

Trump’ın, Nikolas Maduro’yu esir aldıktan sonra Venezuela petrolünün kendi şirketleri tarafından nasıl işletileceğine ilişkin açıklamalarda bulunması Amerika Birleşik Devletleri’nin nasıl hırsız bir ülke olduğunu ibraz etmiş oluyor. Trump bu beyanatlarından sonra daha da ileri gidip, Venezuela petrolünün kendilerine ait olduğunu ve geri almak için böyle bir operasyon başlattıklarını söylüyor. Bunlar komik veya trajikomik beyanlar mı anlamakta zorluk çekiyoruz! Devlet başkanı da olsa bir insan bu kadar küstah, bu kadar narsist olabilir mi? Demek ki oluyormuş! Uluslararası hukuku ayaklar altına alıp bir ülkenin egemenlik hakkını ihlâl etmek böyle bir şeymiş!

Sahi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ne yapmaktadır? Her zaman olduğu gibi üç maymunu oynamaktadır.

ABD’nin işlemiş olduğu bu alçaklık, bu şenaat karşısında ne Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ne uluslararası camianın susmaya hakkı yok. Bu pervasızlığa, bu küstahlığa bir şekilde “dur” demek lazım. Aksi takdirde freni boşalmış, yokuş aşağı inen kamyon gibi etrafına çarpa çarpa pazar yerine dalar ve etrafına büyük zaiyat ve telefat verir…

Nikolas Maduro’yu esir aldıktan sonra mikrofonların karşısına geçen küstah Trump, hedefindeki yeni ülkeler olan Kolombiya, Küba, Meksika, Bolivya, Arjantin, Honduras, İran ve Danimarka’ya aba altından sopa göstermeyi ihmal etmedi. Ayrıca Latin Amerika ve İran halklarına ayaklanıp rejimlerini devirme talimatı verdi. Öte yandan, aynı konuşmaları kapsamında Grönland’ı işgal etmek için Danimarka’yı tehditle ikna etmeye çalışıyor. Gerçi Danimarka Başkanı Bayan Mette Frederiksen gereken ret cevabı verdi ama yarın ne olacağı belli değil!

İblis Trump, kısa süre önce Kanada’yı da ilhak etmek istediğini dile getirmişti. Demek oluyor ki, sadece Latin Amerika ülkelerine değil, Kuzey’e, yani Kanada ve Grönland’a da göz dikmiş…

Diğer taraftan ise Trump melunu, başta Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere birçok Batı Asya ülkesini haraca bağlamış bulunmaktadır. Batı Asya’da tek düşman bellediği ve sözünü geçiremediği İran olmaktadır. Büyük şeytan ABD, İslâm Devrimi’nin ilk gününden itibaren İran’a kaşı çeşitli entrikalarla hasımlık yapmaktadır. Şah döneminde ABD, İngiltere ve İsrail ile birlikte İran’ın petrol ve diğer zenginliklerine çökerek sömürülerini sürdürüyorlardı. 1979’da vuku bulan İslâm Devrimi ile birlikte bu sömürgecilerin vantuzları İran coğrafyasından kesilmiş oldu. ABD ve Siyonist çete buna tahammül edemiyor. Emperyalist ABD 47 yıldan beri sürdürdüğü ambargolarla İran’a diz çöktürmek istiyor. Ekonomik krizlerle iç kargaşa ve iç isyana sebebiyet vermek istiyor. Bu kaçıncı provadır bilmiyoruz! Bugünlerde yine sahadalar. Saddam zalimini İran’a saldırtarak 8 yıl sürdürdüğü savaşla İran’ı yıkamayan ABD, taktik değiştirip, çevirdiği dolaplarla entrika ve iç kargaşa ile İran’daki devrim karşıtı münafık güruhu harekete geçirip iç isyan çıkartmak istiyor. Aklı sıra bu şeytanî yöntemle İslâm Devrimi’ni çökertecek! (Gördüğümüz kadarıyla miting yapan halk Pezejkiyan hükümetinin ekonomi politikalarını protesto ediyor. Bunlar rejim düşmanı değil. Fakat arada rejim düşmanı olanlar da var. Bunların attığı sloganlardan rahatsız olan insanlar bu provokatörleri tartaklıyor. Buna da şahit olduk.)

Çağımızın Firavun’u, büyük şeytan Amerika sömürgeci huyundan vazgeçmiyor. Vazgeçeceğe de benzemiyor. Neden vazgeçsin ki? Güç elinde, piyonları her daim itaate hazır. Direnen kesim ise naçar. Şairin dediği gibi, “Düşman kavi, dost bi ferma!” (Düşman güçlü, dost yardıma gelmiyor.)

Bakınız, Venezuela’ya yapılan bu alçakça terör eylemi karşısında BM ve uluslararası camia nasıl da sessizliğe bürünmüş…

Günlerdir medya bu olayı ve Trump melununun beyanatlarını konuşuyor. Bütün bu konuşulan ve yazılıp çizilenler “lafügüzaf”tan öteye geçmiyor. Siyasiler ise, iki tarafı da itidale davet ediyor! Çözüm bu mudur? Ey Müslüman ülke liderleri, çözüm odaklı projeleriniz nerede? ABD tıpkı Siyonist çete gibi laftan, diplomasiden anlamıyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bu krize ilişkin engelleyici bir yaptırım gücü yok. Müslüman ülkelerin başındaki siyasîler neden sessiz? Neden çözüm odaklı, pratize edilebilir projeler üretmiyorsunuz? Bu sessizliği biz, ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgalinde de gördük. Libya’nın bombalanmasında da gördük. Sadece seyredildi. Hayır, sadece seyredilmedi, yardımcı olundu. İncirlik’ten kalkan uçaklar Irak’ı vurdu. İzmir’den kalkan uçaklar Libya’yı bombaladı…

Şimdi Venezuela’ya yapılan alçaklığa bakın! Birilerinin, “21. YY’da yaşıyoruz, bu zamanda böyle şeyler olmaz” dediği çağdaş/uygar/medenî bir dünyada yaşamıyoruz. Ülkelerin siyasî egemenlik haklarına ve ülkelerin toprak bütünlüğüne saygılı olan, hukukun üstünlüğünü esas alan, uluslararası camiada mütekabiliyet esasına dayalı diplomatik ilişkilerin sürdürüldüğü ve insan haklarının ihlâl edilmediği bir dünyada yaşamıyoruz, ne yazık ki..

Venezuela’nın üçüncü kez seçilmiş meşru lideri Nikolas Maduro tam bir terör eylemi operasyonuyla, yaka paça, karga tulumba derdest edilerek/yatak odasından çekip alınarak, elleri kelepçeli bir vaziyette haydut Trump’ın inisiyatifine terk edilmemeliydi…

Bakınız, insanlık onuruna sahip İspanya Milletvekili Bayan Iona Belarra haydut Trump hakkında neler söylüyor: “Donald Trump’ın yapmış olduğu bu menfur eylemden dolayı kendisini ‘terör lideri’ olarak tescillemiş bulunmaktadır. Şu an dünyada var olan en büyük terörist Donald Trump’tır. O, şu anda çağımızın Hitler’i gibi davranıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Trump dünya için en büyük tehdittir. Venezuela’da yaşananlar ancak ‘devlet terörü’ olarak adlandırılabilir. Amerika Birleşik Devletleri bütün dünya siyasîleri tarafından tecrit edilmelidir. Uluslararası camia, ABD ile derhâl diplomatik ilişkilerini kesmelidir. Bu tehlikeli süreci durdurmanın tek yolu tecrittir. Bu süreç, uluslararası dünyada güçlünün hukukun yerini aldığı, daha fazla askerî güce sahip olanın yönettiği, çıkarlarını zorla dayatabilenin kazandığı bir süreçtir. Bunlar ekonomik çıkarlardan başka bir şey değildir. Venezuela’nın doğal kaynakları bu ülke halkına aittir. Bu saldırganlığa derhâl son verilmelidir. Avrupa komisyonunun benimsediği tutum ve hükümetimizin bu konudaki sessizliği son derece üzücüdür. Avrupa Komisyonu’nun yapmış olduğu beyanatlardan anlaşılan o ki Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri’ne gerçek uşak gibi davranmaktadır. Keşke biri kendisine şunu sorsa: ‘Saldırgan Rusya olsaydı ve Ukrayna gibi bir ülkenin cumhurbaşkanını kaçırmış olsaydı ne yaşanırdı? Tepkiler nasıl olurdu? O durumda Avrupa Komisyonu’nun yaptırım paketi masada olurdu. Ama bu olmuyor, çünkü Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın ekonomik çıkarlarına bağlı olarak farklı değersizleştirme düzeyleri uygulanıyor. Elbette biz bunu kabul edemeyiz ve söylediğim gibi, şu anda Amerika Birleşik Devletleri ve Trump dünya için en büyük tehdittir. Yapmamız gereken şey, İspanya hükümetinden ve Avrupa Komisyonu’ndan Trump’ı ve Amerika Birleşik Devletleri’ni uluslararası düzeyde tecrit etmelerini talep etmek için özgürlükçü halklar olarak sokaklara çıkıp protesto mitingleri düzenlemektir.”

Erdem ve vicdan sahibi İspanya Milletvekili Bayan Iona Belarra’nın bu çarpıcı açıklamalarını biz isterdik ki, Müslüman ülke liderleri yapsınlar ve insanî sorumluluğun gereği için somut adımlar atsınlar…

İspanya Başbakanı Pedro Sánchez ve milletvekillerinin soykırım sürecinde Gazze için nasıl diplomatik mücadele verdiklerini biliyoruz. Aynı şekilde Nikolas Maduro da Filistin davasına sahip çıkan, mazlum Gazze halkının feryadına ses veren bir liderdi. Her fırsatta soykırımcı Siyonist İsrail’i telin ediyordu. Birleşmiş Milletler kürsüsündeki o hiddetli konuşması hâlâ belleklerinizde. Filistin savunucusu bir liderdi o, tıpkı Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro gibi, tıpkı İspanya Başbakanı Pedro Sánchez gibi…

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi neden sessiz? Sessiz, çünkü küresel güçlere hizmet için kurulan bir kurumdur Birleşmiş Milletler.. Merhum Erbakan Hoca’mız neden, yeni bir Birleşmiş Milletler kurmak istemişti? Çünkü Birleşmiş Milletler kuruluş amacına uygun icraatlarda bulunmamış, hep güçlüden ve zalimden yana olmuştur. Erbakan Hoca’mız D-160 projesi ile antiemperyalist ülkelerle iş birliğine gidip yeni bir Birleşmiş Milletler oluşturmak istemişti. Siyonist çetenin içimizdeki piyonları 28 Şubat Darbesi’ni yaparak buna engel oldu. İslâm ümmetinin başındaki siyasiler ivedilikle D-8, D-60 ve D-160 ptojelerini hayata geçirmek için somut adımlar almalıdır. Aksi takdirde çağımızın Firavun’u büyük şeytan ABD’ gözüne kestirdiği her ülkeye saldırmaya devam edecektir…

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın