Hidayet Kitabını Hidayet Kitabı Olmaktan Çıkaran Anlayış

Giriş

İtaat isteyen Yaratıcı, gönderdiği resuller aracılığıyla her resulün gönderildiği topluma bir hidayet kitabı indirmiştir. Bu kitapların tamamının temel ve ortak mesajı, Yaratıcı’ya itaat etmek ve tağuttan sakınmaktır. Yani tağuttan sakındıran bir nitelikle Yaratıcı’ya kulluk etmektir. Hz. Muhammed’in (s.a.a.) kendisine gönderildiği ümmete de Kur’an-ı Kerim bir hidayet kitabı olarak indirilmiştir. Kur’an-ı Kerim bunu bize açıkça bildirmektedir. Ancak bazı Müslüman düşünürler, Hz. Resûl’ün vefatından sonra sahabelerden başlayarak günümüze kadar Kur’an-ı Kerim üzerinden ortaya çıkan ihtilaflarda, hangisinin haklı hangisinin haksız olduğunun Kur’an-ı Kerim aracılığıyla tespit edilemediğini iddia etmiş; bu iddia ise fiilen Kur’an-ı Kerim’i hidayet kitabı olmaktan çıkarmak anlamına gelmiştir.

Oysa Zât-ı Bârî Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’in bir hidayet kitabı olduğunu; yani ihtilafları gidermek yahut en azından ihtilafa düşenlerden hangisinin hak, hangisinin bâtıl olduğunu ortaya koyan bir kitap olduğunu beyan etmektedir. Buna rağmen Nebiyy-i Ekrem’in (s.a.a.) vefat döşeğinden itibaren başlayan süreçte, onun pak bedenini yerde bırakarak Sakîfe’de gerçekleşen hadiseler ve Sakîfe’nin açtığı çığır, Müslümanlar arasında derin ihtilafların oluşmasına yol açmıştır.

Tarihî Süreç ve İhtilafların Sonuçları

Bu ihtilaflar netice itibariyle Cemel, Sıffîn ve Nehrevan gibi savaşların meydana gelmesine; ayrıca Emevî oğullarının Hâşimîlere duydukları düşmanlık üzerinden Nebiyy-i Ekrem’e karşı en şiddetli husumeti sergileyen, Mekke’de ona (s.a.a.) yapmadıkları eziyeti bırakmayan, Mekke’den Medine’ye hicret etmesine sebep olan ve Medine’de de rahat bırakmayarak ona karşı birçok savaş planlayan, nihayet Ahzâb Savaşı gibi en şiddetli savaşları tertip eden Emevîlerin ve ardından Abbasîlerin Müslümanlara musallat olmasının zeminini oluşturmuştur.

Nebiyy-i Ekrem’in (s.a.a.) on yıllık Medine döneminde tevhid ve şirk cephelerinde yer alan her iki taraftan öldürülenlerin sayısı bin kişiyi geçmemişken, Cemel, Sıffîn ve Nehrevan gibi Müslümanlar arasında gerçekleşen savaşlarda ölenlerin sayısı tarihi kayıtlara göre yaklaşık seksen bini aşmıştır. Sakîfe’de şekillenen bu çizgi ve Kur’an-ı Kerim üzerinden ortaya çıkan ihtilaflar neticesinde, Müslümanlar arasında teşekkül eden farklı dinî anlayışlardan hangisinin hak, hangisinin bâtıl ya da en azından yanlış olduğunun Kur’an-ı Kerim tarafından fiilen ortaya konamadığı bir süreç yaşanmıştır. Böylece Kur’an-ı Kerim pratikte hidayet kitabı olmaktan çıkarılmıştır.

Oysa Sakîfe öncesi anlayışta, Yaratıcı’dan başkasına itaat şeytana itaat olarak görülmekte; Yaratıcı’ya itaatte ise itaat edilenlerin sayısı çoğaltılmamakta, dolayısıyla zulüm, fesat ve fitnenin önü kesilerek varlık âleminde adaletin tesis edilmesi hedeflenmekteydi. Şeytana itaatte ise, itaat edilenlerin çoğaltılmasıyla zulüm, fitne ve fesadı gerçekleştirenlere itaati meşrulaştıran bir zemin oluşturulmuştur.

Bu zemin üzerinde Müslümanlar arasında oluşan ihtilaflar neticesinde teşekkül eden mezhepler ve fırkalardan hangisinin hak, hangisinin bâtıl olduğunun Kur’an-ı Kerim tarafından fiilen ortaya konamayacağı bir duruma düşürülmüştür. Bu durum bir taraftan Kur’an-ı Kerim’e zulüm, diğer taraftan da Zât-ı Bârî Teâlâ’yı yalanlamak anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’i hidayet kitabı olmaktan çıkaran bu anlayış sahiplerinin, yarın Allah’ın huzurunda O’na nasıl hesap verecekleri ise üzerinde ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir husustur.

Muhkem ve Müteşabih Ayetler Bağlamında Kur’an’ın Yapısı

Zât-ı Bârî Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de Hz. Muhammed’i (s.a.a.) muhatap alarak kitabı ona indirenin kendisi olduğunu bildirmekte; ayrıca indirdiği kitabın ayetlerinin muhkem ve müteşabih olmak üzere iki kısım olduğunu beyan etmektedir. Kalplerinde batıla meyil bulunan, yani bencilliğe eğilimli olan ve kendilerine itaat edilmesinden hoşlanan kimselerin ise ümmet içinde fitne çıkarmak ve ayetleri kendilerine itaat sağlamak amacıyla tevil etmek için müteşabih nitelikteki ayetlerin peşine düştüklerini haber vermektedir.

Bu ayet-i kerimede muhkem ayetlerin “kitabın anası” olduğu; yani tüm ayetlerin birbiriyle uyumlu ve irtibatlı bulunduğu ve hepsinin adeta tek bir ayet hükmünde olduğu ifade edilmektedir. Bu anlam, ayette çokluğu ifade eden “onlar” zamirine rağmen, “kitapların anaları” anlamına gelen “ümmehât” kelimesiyle değil, tekil anlam ifade eden “üm” kelimesiyle “onlar kitabın anasıdır” bildirilmiştir. Doğal olarak müteşabih ayetlerin de muhkem ayetlerle uyum içerisinde anlaşılması gerekmektedir.

Akıl, Sorumluluk ve Dinî Anlayış

Buna binaen, muhkem olan ayetlerden tek birinin tespit edilmesi hâlinde, diğer bütün ayetlerin onunla uyum içerisinde ve onu yalanlamayacak şekilde anlaşılması gereği ortaya çıkacaktır. Böylece Kur’an-ı Kerim üzerinden şekillenmiş olan ihtilaflar ile bu ihtilaflar temelinde oluşan farklı dinî anlayışlardan hangisinin hak, hangisinin bâtıl ya da en azından hangisinin yanlış olduğu ortaya konabilecek; bu yolla Kur’an-ı Kerim’in bir hidayet kitabı olduğu da anlaşılmış olacaktır. Bencil kimseler ise, bencillikleri sebebiyle Kur’an-ı Kerim üzerinden ortaya çıkan ihtilafların ve bu ihtilaflar üzerinden şekillenen dinî anlayışlardan hangisinin hak, hangisinin bâtıl olduğunun Kur’an-ı Kerim aracılığıyla tespit edilemeyeceğini savunarak, fiilen Kur’an-ı Kerim’i hidayet kitabı olmaktan çıkardıklarının farkında değildirler.

Özellikle Resûl-i Ekrem’in vefatından sonra sahabeler arasında savaşlara varan ihtilaflar yaşandığını ve bu ihtilaflar üzerinden şekillenmiş olan dinî anlayışlardan hangisinin haklı, hangisinin haksız olduğunun Kur’an-ı Kerim tarafından ortaya konamadığı savunulmaktadır. Oysa Kur’an-ı Kerim’in sahibi olan Zât-ı Bârî Teâlâ, insan denen varlığı akıl sahibi olduğu için muhatap almış ve onu sahip olduğu akıl yetisi sebebiyle sorumlu tutmuştur. Dolayısıyla Zât-ı Bârî Teâlâ, Hz. Resûl’ü gönderdiği topluma; yani Resûlullah dönemindeki Mekke toplumuna ve Kur’an’ın muhatap aldığı tarihin sonuna kadar muhatap aldığı insanlığın tamamına, eğer atalarınızdan size miras olarak kalan kirli bilgiler üzerinden Hz. Resûl’ün ortaya koyduğu iddiaları anlamaya ve anladıktan sonra bu iddiaların hak mı batıl mı olduğunu tespit etmeye çalışırsanız, bunu başarmanız mümkün değildir, mesajını vermektedir. Ancak nefsânî eğilimlerden uzaklaşılarak, tarihsel süreç içinde aktarılmış ve eleştirel süzgeçten geçirilmemiş bilgilerden arınılması; buna karşılık aklî değerlendirmeyi mümkün kılan çelişmezlik ilkesi temelinde, Allah’ın Resûlü olduğunu beyan eden Hz. Muhammed’in (s.a.a.) ileri sürdüğü iddiaların analiz edilmesi hâlinde, bu iddiaların doğruluk değerinin kavranabileceği ifade edilmektedir. Günümüzde de benzer bir durum söz konusudur. Tarihin miras bıraktığı birikimi merkeze alarak Kur’an’ı yorumlamak yerine, Kur’an’ın kendi iç mantığı esas alınarak metni anlamak ve bu çerçevede tarihsel olguları değerlendirmek, hakikatin tespitini mümkün kılan daha tutarlı bir yöntem sunmaktadır. Bu bağlamda, tarih merkezli Kur’an okuması yerine Kur’an merkezli tarih okumasının benimsenmesi, hakikatin ortaya konulmasını metodolojik açıdan daha elverişli hâle getirmektedir.

Teorik ve Pratik Boyutlarıyla Kur’an

Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu din, mantık temelli bir dindir. Ayetlerin muhkem ve müteşabih olmak üzere iki kısımda ele alınması da bu hususu aklî bir zemin üzerinden açıklamaktadır. Zât-ı Bârî Teâlâ tarafından hidayet kitabı olarak tanımlanan Kur’an-ı Kerim’in içerdiği bütün öğretiler, en genel çerçevede teorik nitelikli öğretileri barındıran ayetler ile pratik nitelikli öğretileri barındıran ayetler şeklinde değerlendirilebilir.

Teorik nitelikli ayetler, insana bir dünya görüşü kazandırmakta ve bu dünya görüşü doğrultusunda insanın zorunlu olarak varacağı nihai hedefi belirlemektedir. Pratik nitelikli ayetler ise, insanın zorunlu olarak ulaşacağı bu sonucun niteliğini tayin eden yaşam tarzını açıklamaktadır. Bu çerçevede, teorik bağlamdaki ayetlerin bir kısmı muhkem, bir kısmı müteşabih olduğu gibi; pratik bağlamdaki ayetlerin de bir kısmı muhkem, bir kısmı müteşabihtir.

Kur’an-ı Kerim’in hidayet kitabı olmasını sağlayan temel unsur, müteşabih ayetlerin muhkem ayetlere bağlı ve onlarla uyumlu bir şekilde anlaşılmaya çalışılmasıdır. Dolayısıyla teorik olarak doğru bir dinî anlayışın inşa edilebilmesi ve pratik olarak da doğru bir yaşam tarzının ortaya konulabilmesi için, ilk yapılması gereken şey hem teorik alanda hem de pratik alanda muhkem olan bir ayetin tespitine yönelmektir. Zira ister teorik alanla ilgili olsun ister pratik alanla ilgili olsun, muhkem olan tek bir ayetin tespiti, diğer bütün muhkem ayetlerin tespiti anlamına gelir. Çünkü muhkem ayetlerin tamamı tek bir ayet hükmündedir.

Her iki alana ilişkin muhkem ayetlerin tespit edilmesiyle birlikte, müteşabih ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiğinin yolu da aydınlatılmış olur. Muhkem ayetler tespit edilmeden Kur’an-ı Kerim’i anlamaya çalışmak ise, kişinin farkında olmaksızın müteşabih ayetlerle meşgul olarak kalmasına; kalplerinde batıla meyil bulunan ve İslam ümmeti içinde tefrika ve fitne çıkarmayı amaçlayan, Mescid-i Dırâr’a temsilen şekillenmiş medârisü’d-dırârı inşa eden münafıkların kurduğu tuzağa düşmesine sebebiyet verebilir.

Sonuç

Dolayısıyla mantık dini olan İslam dininin birincil kaynağı konumundaki Kur’an-ı Kerim’in teorik bağlamındaki muhkem ayetlerinden biri olan Nisa Suresi’nin 82. ayeti bu konuda temel bir ölçüt sunmaktadır: “Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.” Bu ayeti merkeze alarak konuyu bir sonraki makalede sürdürmek mümkündür.

Murat Aydoğdu

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın