Zuhur Asrı’nın İnkılabı!

Bismillahirrahmanirrahim.
‘‘Vel fecri vel eyalin aşrin… Lizi Hicr!’’
Bu yazının yayına girdiği gün İslam inkılabının 47. Zafer günlerin de girmiş olacağız. Sadece zafer günlerine girmiş olmak değil. Belki de ‘‘Büyük şeytan Amerika’’ ile 47 yıldır süren bu savaşın devamı olan yüksek askeri savaşın sıcak safhasının aşamasına da girmiş olacağız.
Bunu neden böyle yazdığımı inkılabi Müslümanlar zaten biliyor. Sözüm adresini tanıyor.
Bu yazı, dünya dengelerini değiştirmeyi hedef alan bir savaşın olasılıklarını inceleyen bir yazı değildir.
Bu yazı, 15 asırlık bir mirasın müntesibi olan birinin inancıyla, olayları değerlendiren bir yazıdır. Ki bu inanç, ABD’nin kalbi sayılan başkentine kadar sızan bir inancın zaferinin parlayan yansımasıdır.
Ki bu inançla gerçekleşen inkılap uğrunda nice Enbiyaların, hayatını feda ettiği bir modeli sunmayı başarmış.
Benim, özenle değinmek istediğim ve hassasiyetle konuyu detaylı şekilde bilmelerini istediğim cenah, dostunu da düşmanını da bilgi ve bilinç çerçevesinde tanımalarını istediğim cenahtır. Bu cenah, mevcut beşeri rejimler tarafından beyinleri kirli bilgilerle iğfal edilmiş, bilgi adına adeta çöp kutusuna dönüştürülmüş ve fikri mustaz’af konumunda olup, gerçek dost ve düşmanını tanımayan Müslüman halkımızdır. Bu cenah, yerli ve yabancı Siyonist medyanın, günün 24 saati boyunca kirli bilgi bombardımanına tabi tutuluyor. Bu cenahı uyandırmak, uyarmak, aydınlatmak, bilgi ve bilinçle donatmakta ilahi sorumluluktur…
..!
47 yıl önce bugünlerde, adeta Süreyya yıldızına sürgüne gönderilmiş olan ‘‘öz İslam’’, İmam Humeyni(r.a) tarafından, Hz. Muhammed’den sonra uzun bir süre Kur’an Kapağı arasına hapsedilen İslam’ın, yeniden yeryüzüne hâkim olan öz dinden bahsediyorum. Yani İran İslam inkılabı!
Bu inkılap; âlimleri, şehitleri ve adanmışları tarafından kendini nesilden nesile, sineden sineye, aktara aktara, yoğrula yoğrula, en seçkinlerini uğrunda kurban alan ilahi dinin ürünüdür.
Yani bu inkılap; Ehl-i Beyt’in ve dolayısı ile Allah’ın inkılabıdır!
Bu İnkılap; Zalimlerce boyunduruğa vurulup esaret altında yaşatılan, teslimiyetçi ve köleci yaşama mahkûm edilmiş bir ümmetin, uyuşmuş bedenine yeniden diriliş ruhu üfleyen ve yeniden küresel alana dönen Muhammedî İslam’ın inkılabıdır!
Ne yazık ki İslam dünyası, bu inkılabı hala anlayamamış ve tanıyamamıştır. Bunun böyle olmasının sebeplerinden biri de Müslümanlar öğretilerini ana kaynağı olan Kur’an ve onun gerçek(ilahi) varisleri olan eimme(a.s)’nin tedrisatından geçiremeyişidir.
Bu durumda İslami milletler, tarihin her döneminde din adına sahneye çıkan ve kendini dinin liderlik sorumluluğunu üstlendiğini bildiren ‘‘Tağut’’ların tuzağına düşmekten kurtulamıyor. Bu vahim durum Mısır da, Türkiye de, Suriye’de ve İslam dünyasının her yerinde böyledir.
Denilebilir ki günümüz bilgi, teknoloji ve dijital çağında bu iddia da bulunmanın delili nedir? Sorunun tamamını düşmanda aramak doğru değil düşman elbette suçludur. Düşman, kendi görevini yapmakla sorumludur. Düşman, kime karşı neden ve nasıl savaştığını ve ya savaşılması gerektiğini çok iyi biliyor! Konu uzamasın diye detaya girmiyorum…
Sorun; kendini Müslüman bilen ama düşmanın ayakları atında izzet arayan içimizdeki beyinsiz liderlerin hangi safta durduğunu mertçe itiraf etmemesidir. Bu durum Arefe günü Haccı yarıda bırakıp Mekke’yi terk eden İmam Hüseyin(a.s)’a nasihat vermeye çalışan Abdullah İbn-i Ömer’in durumu gibidir. (Bu durum bugünde geçerlidir. İslam dünyasının başındaki ABD ve İsrail’e karşı ezik şahsiyetli liderler, hala iki kuruşluk değerleri düşman nazarında varsa, o da İslam inkılabının ayakta duruşundan dolayıdır. Çünkü onlar(düşman)’ın size ihtiyacı var. Onlar, sizinle İslam dünyasını sömürebiliyor ve sizinle Muhammedî İslam’ın önüne set çekebiliyor! Şayet İslam inkılabı yenilirse, nasıl bir rezalet içinde onların ayaklarına kapanacağını tarih kaydedecek ve insanlık öğrenecek! Yakın tarihte Saddam, Mübarek, Kaddafi sair şahsiyetler aynanız olmalıydı…) Ki sonradan Yezitle biat adı altında kimlerin ayağını öptüğü tarih kitaplarında kayıtlıdır.
Böyle olunca ‘‘Fikri mustazaf’’lık cenderesinden bir türlü çıkamayan milyarlık Müslüman yığınları, kendileriyle birlikte batının-batılın, yani İslam düşmanlarının saraylarına köle yığını olmaktan kurtulamıyor.
Asıl meseleye döneyim. Yani başlığa dönecek olursak; insanlık tarihi ile başlayan Öz İslam, asrımızda İmam Humeyni(r.a)’nin önderliğinde bize bir inkılap hediye etti.
Bundan dolayı ‘‘zuhur asrının inkılabı’’ dedim ve düşmanı bunun üzerinden tanımak ve tanımlamak istedim.
Düşman: Küresel emperyalizm(sömürü) + Siyonizm = ABD-İsrail’dir.
Ve bu inkılabın Alisi, 37 yıldır Muhammed Nebi(s.a.a) devrindeki İmam Ali gibi inkılabın ilahi değerlerinin tahrif edilip mecrasından çıkmasına engel olan ve inkılabın değerlerini koruyabilen tek liderliktir!
Şimdi Düşman; yaklaşık yarım asırlık vekâlet savaşları ile istediği hedefe ulaşamayınca, mecburen son çare olarak Velayet’ini üstlendiği savaşı, savaş meydanına kendisi inmek zorunda kaldı.
Bu durum Musa(a.s) döneminde sihirbazlarını ve diğer bütün hünerlerini sahaya sürüp, Musa’ya karşı istediği sonucu alamayınca, bi-zati kendisi savaş sahnesine inen Firavun ’un durumu gibidir.
Nitekim Firavun’un savaşa çıktıktan sonraki akıbetini bilmeyen yoktur. Bu durum bugün İran(Musa) ve ABD(Firavun) arasındaki savaşla özdeştir. Siz bunu Kerbela vakasında İmam Huseyn(Muhammedi öz İslam) ile Yezit(Şirk dinini savunan Tağut) arasındaki savaşa da uyarlayabilirsiniz.
Peki, Ultra-Post sömürüyü temsil eden ABD, İran’dan ne istiyor?
Barış adı altında kendisine teslimiyet!
Nasıl?
1-İran’ın Nükleer çalışmalara son verilmesini istiyor!
Neden?
Öz İslam’ın koruyucusu ve uygulayıcısı konumunda olan İran’ın, nükleer fizik, modern tıp, uzay bilimleri ve enerji ile nükleer savunma sanayinin ana damarını kesmek.
2-Füze menzillerinin birkaç yüz(400) km ile sınırlandırmak. Bu durum ülkenin savunmasını ülke sınırları içine hapsetmektir. İran’ın, Türkiye sınırından Pakistan sınırına kadar ülke içindeki mesafesi kuş uçuşu 2.100 km’dir. Bu durumda ülke içindeki saldırılara bile cevap veremeyecek bir konumda bırakılmasıdır. Ki savunmada dıştan gelebilecek her türlü saldırıya karşı, İran ordusunun kolunu kanadını kesip atmak demektir.
3-Çin ve diğer ülkelere petrol ve gaz enerji kaynaklarının transferini keserek, zaten 47 yıl boyunca adeta küresel ambargo adı altında her türlü imkândan yoksun bırakılan İran’ın, elde kalan ekonomisini tamamen felç-iflas etmek istemesi demektir.
4-‘‘Direniş hareketlerine yardımın kesilmesi’’ şartını dayatması.
‘‘Siyonizm’in yönlendirmesi ile yapılan 11 Eylül 2001 saldırısı’’ ve bu tarihten sonra dünya gündeminde dillendirilen (özü itibarı ile1992 yılında Paul Wolfowitz Doktrini diye bilinen projenin asıl fikir babası bir oryantalist olan Bernard Lewis’tir…) Büyük Ortadoğu Projesi(BOP) olarak bilinçli bir şekilde İslam dünyasının siyaset arenasının gündemini belirleyen bu Planın önündeki engel, İslam İnkılabı Liderliğine bağlı direniş hareketlerine yardımların kesilmesi demektir.
Büyük İsrail’in kurulmasına engel olan direnişin ilga edilmesi demektir. ABD’nin İran’a dayatmak istediği bu şartların asıl amacı, İsrail tarafından hedeflenen Büyük İsrail Projesi(BİP)’nin gönüllü Arabi ve Türki liderlerin onayladığı ‘‘İbrahim anlaşmaları’’nın önündeki engellerin başında, direniş hareketleri gelmektedir.
ABD’nin İran’a şartlı önerme olarak dayatmak istediği bu anlaşma maddelerinin elbette başka hedefleri var.
Ama bu makalenin kaba olarak ele aldığı, yukarıdaki 4 maddeye dikkat çekmek istemesinin temel hedefi şudur.
Tarihin zaman makarasını geriye doğru sarıp bir an ‘‘KERBELA’’ya gidelim!
Trup’un, İmam Hameney’e dayatmak istediği sözde barış anlaşmasının, Kerbela günlerinde Yezit tarafından İmam Hüseyin’e dayatılmak istenen şartlardan ne farkı var?
Dikkatinizi çekiyor ve sizi ‘‘Akl-ı selim’’ düşünmeye davet ediyorum!
Ne farkı var?
…!
Bir tekerleme olarak halkın ve özellikle İslamcıların diline pelesenk ettiği ‘Tarih tekerrürden ibarettir’’ nakaratını benimsemiyorum. Bizler, geçmiş kavimlerin tarihinden ders almasını bilen, Velayet Ümmetinde KERBELA günlerinin tekrarı olmayacağına inanmış ve adanmışlarız!
Sizi hayal dünyanızda da olsa yine Arafe gününe ve Arafat dağında imam Hüseyin’e nasihat vermeye çalışan o zevatın yanına gidip akıbetini anlamaya davet ediyorum!
Bugün İmam Hameney ile Trump arasında arabuluculuk adı altına İmam Hameney’e akıl vermeye çalışanlar, acaba kendilerini nerede ve hangi konumda kimlerin rolünü üstlendiğini görüyor ve biliyorlar mı?
Acaba akl edebiliyorlar mı?
Allah’ın ant içtiği(Dehe-i Fecr!) İslam inkılabının bu zafer yıldönümü günlerinde, Kerbela’nın küresel üniversitesinden, Kızıl Şehadet mektebinin Üstad-ı Şeydası olan İmam Hüseyin(s.a)’ın kesik başına and olsun ki siz, Küresel Mehdeviyyet mektebinin lideri İmam Hameney’i tanımıyorsunuz!
Şayet tanısaydınız, dün İran da göndere çekilen Hüseyn’in ‘‘Heyhat minne’z Zilleh’’ bayrağının rüzgârı bugün ABD’nin kalbinde(!) ve Avrupa’da dahası yeryüzünün her karışında estiğini de görürdünüz.
Şayet siz, İmam Hameney’i tanısaydınız; günümüzün Haydar ibn-i Haydar’ına, barış adı altında zilleti dayatmanın bedeli tahminlerin çok çok ötesinde ve ağır olacağını da anlardınız.
Biz, ‘‘Vel fecri vel eyalin aşrin… Lizi Hicr!’’ Diyerek, akıl sahiplerini düşünmeye davet eden Allah’a, bize bu günleri gösterip yaşatan Rahman’a Hamd ederek, İslam inkılabına, onun şanlı liderine ve direnişe selam duruyoruz.
Muhammed CAN
01.02.2026

Bu Haberi Paylaş
1 Yorum