Türkiyeli Şia camiasının laik devlet ve iktidardaki hükümetlerle ilişkileri konusundaki tartışmalar, son günlerde yeniden camianın gündemine oturmuştur. Ancak meselenin mahiyeti tam olarak bilinmeden yapılan değerlendirmeler, tartışmaların sağlıklı bir zeminde ilerlemesini zorlaştırmaktadır.
Türkiye, küresel değişim ve dönüşüm süreçlerinden etkilenerek kendisini bu yeni düzene entegre etmeye çalışmaktadır. Bu dönüşüm dalgasından Türkiyeli Caferiler de doğal olarak etkilenmektedir. Yaklaşık her on yılda bir yaşanan değişim süreci, camia açısından birer dönüm noktası olmuştur.
1980’li yıllarda, İslam İnkılabı’nın etkisiyle yeni bir bilinç ve değişim süreci başlamıştır.
1990’lı yıllarda, dinî faaliyetler cami merkezli yapıdan çıkarak kültürel ve sosyal çalışmalara yönelmiş, yeni bir döneme girilmiştir.
2000’li yıllarda, teşkilatlanma ve kurumsallaşma süreci öne çıkmıştır.
2010’lu yıllarda ise çatı kuruluşların ortaya çıkmasıyla daha organize bir yapı hedeflenmiştir.
Bu dönemlerin her birinde bazı âlimler ve dernekler, devlet kurumları ve siyasetçilerle diyaloglarını sürdürmüşlerdir. Her süreç; yenilik, gelişim ve kimi zaman da tartışmalı ilerlemelerle sonuçlanmıştır.
Ancak değişmeyen temel gerçek şudur:
Türkiye’de Şia camiasının —Azeri/Caferiler, müstebsirler ve Kürt Şiiler dâhil— resmî makamlar nezdinde dinî, sosyal ve siyasî bir statüsü bulunmamaktadır.
Bu nedenle bazı Caferi âlimler, uzun yıllardır Şia camiası adına devletle görüşmeler yapmakta ve diyalog kanallarını açık tutmaya çalışmaktadır. Devlet ve hükümetler ile resmî temaslardan somut bir sonuç alamadıkları için farklı arayışlara yönelmektedirler.
Aylardır kamuoyunda tartışılan meselenin özü, esasen bu çerçevede şekillenmektedir.
Neden “Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı”?
Bazı çevreler tarafından, Caferi âlimler ve bazı kurumlar aracılığıyla, Kültür Bakanlığı’na bağlı “Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı” çatısı altında Caferiler için bir yer oluşturulmaya çalışıldığı iddia edilmektedir. Bu temsiliyet kapsamında ayrıca bir lider ya da resmî temsilci ihtiyacı da gündeme getirilmektedir.
Peki neden Kültür Bakanlığı’na bağlı Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı çatısı altında Caferiler için bir konum talep edilmektedir?
Bu modelin Avrupa’da uygulandığı ve belli ölçüde kurumsallaştığı ifade edilmektedir. Örneğin Almanya’da Alevilerin sosyal ve inanç kimliği “Alevi kültürü” olarak tanımlanmış ve kendilerine özgü bir statü verilmiştir. Bu çerçevede; ibadethaneler (cemevleri), okullarda Alevi kültürü dersleri, mezarlıklar ve kültürel faaliyetler için bütçe imkânları sağlanmıştır. Bu uygulamanın, Alevileri Müslüman toplumdan ayrı bir kategoriye yerleştirdiği yönünde eleştiriler de yapılmaktadır.
Türkiye’de bazı Alevi kanaat önderleri konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımış ve benzer hakların Türkiye’deki Alevilere de tanınmasını talep etmişlerdir. AİHM kararlarının ardından Türkiye’de yeni bir düzenleme süreci başlamış ve hükümet, Diyanet İşleri Başkanlığı’na paralel bir yapı olarak Kültür Bakanlığı’na bağlı Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nın kurulmasına karar vermiştir.
Bazı Caferi âlim ve kurumlar ise Şia camiasının resmî makamlarda dinî bir statüsünün bulunmamasını dikkate alarak, bu yapı içerisinde yer almayı bir çözüm olarak değerlendirmektedir.
Ancak mevcut resmî düzenlemelerde söz konusu başkanlığın faaliyet alanı Alevi-Bektaşi inancı, cemevleri ve dedeler çerçevesinde tanımlanmaktadır. Resmî kayıtlarda “Caferi inancı”, “Caferi âlimler” veya “Caferilere ait camiler” şeklinde bir tanımlama yer almamaktadır.
Öte yandan anayasal çerçevede Şia camiası, inanç özgürlüğü kapsamında dinî hayatını sürdürmektedir. Devlet tarafından Şia camiasına yönelik özel bir statü dayatması veya zorlaması söz konusu değildir. Buna rağmen bazı Caferi âlimlerin, Kültür Bakanlığı bünyesinde Caferilerin haklarının bu çatı altında temin edilebileceği yönünde bir yaklaşım sergiledikleri ve “Caferilerin üst kimliği Aleviliktir” şeklinde bir söylem geliştirdikleri görülmektedir.
Ancak teknik olarak, Kültür Bakanlığı bünyesinde “devlet memuru” olmak, Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı kadrosunda yer almak anlamına gelecektir. Dolayısıyla Caferiler açısından söz konusu olacak statü, doğrudan Alevi-Bektaşi Başkanlığı kadrolarıyla ilişkilendirilecektir.
Bu başkanlık ise kuruluş amacı itibarıyla Alevi-Bektaşi vatandaşların inanç ve kültür alanına yönelik düzenlenmiştir; Şia camiasının camileri ve dinî yapıları bu kapsamda tanımlanmamıştır.
Şia camiasının camileri ve âlimleri açısından bilinen başlıca sorunlar; elektrik, su, cami inşası, âlimlerin maaş, sigorta ve emeklilik gibi sosyo-ekonomik meselelerdir. Bu sorunların, camiayı yönlendirme ve kamuoyunda algı oluşturma amacıyla kullanıldığı yönünde eleştiriler dile getirilmektedir.
Tarihsel olarak Türkiyeli Şia camiası, herhangi bir devlet kurumuna bağlı olmadan dinî hayatını sürdürmüş ve ekonomik ihtiyaçlarını büyük ölçüde halk desteğiyle karşılamıştır.
Netice olarak
Bazı Caferi âlim ve kurumların Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı bünyesinde yer alması ve kamu görevlisi statüsü kazanması, tüm Şia camiasını bağlayan bir durum değildir; bu, ilgili kişi ve kurumların kendi tercihleri olarak değerlendirilmelidir.
Tartışmanın sağlıklı bir zeminde yürütülmemesi ise ihtilafların artmasına, camia içinde ve bazı kurumlarda endişelerin büyümesine sebep olmaktadır.
Dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri, meselenin Şiî fıkhı açısından hükmünün ne olduğudur.
Dinî bir âlimin “Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı” bünyesinde görev alması ve kamu görevlisi (memur) statüsü kazanması fıkhî açıdan caiz midir? Bu sorunun sağlıklı biçimde ele alınması gerekmektedir.
Ayrıca mesele yalnızca bireysel bir tercih olarak değil;
Siyasî açıdan,
Sosyal açıdan,
Dinî ve mezhebî kimlik açısından
doğurabileceği sonuçlarla birlikte değerlendirilmelidir.
Bu adımın kısa ve uzun vadede sağlayacağı fayda ve doğuracağı zararlar hangi ölçütlere göre hesap edilecektir?
Maslahat (kamu yararı), zaruret, kimlik muhafazası ve mezhebî temsil gibi kavramlar hangi çerçevede ele alınacaktır?
Bu değerlendirme, kişisel kanaatlerle mi yapılacaktır; yoksa Şiî fıkhının usul ve kaidelerine dayalı kolektif bir içtihat süreci mi gerektirmektedir?
Dolayısıyla tartışma yalnızca idarî veya siyasî bir mesele olarak değil; aynı zamanda ciddi bir fıkhî ve mezhebî sorumluluk alanı olarak ele alınmalıdır.
Sabahattin Türkyılmaz
