ABD Stratejisinin Yenilgisinin Anatomisi

Witkoff’un, tüm bu baskılara rağmen Tahran’ın neden teslim olmadığını kabul etmesi, diplomasi tarihinde hegemonik bir politikanın başarısızlığının belgesi olarak kayda geçecektir.

Trump’ın Batı Asya Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un Fox News’te canlı yayında yaptığı açıklamada, ABD Başkanı’nın “bunca uçak gemisi, savaş uçağı ve Körfez’deki deniz gücüne rağmen İran’ın neden hâlâ teslim olmadığını merak ettiğini” söylemesi, aslında önemli bir gerçeği açığa vuruyor:

“Maksimum baskı” stratejisinin ikinci versiyonu da, tıpkı 2021’de ilk versiyonunun durduğu yerde takılıp kalmıştır.

Bu nokta; İran İslam Cumhuriyeti’nin ulusal iradesi, yerli caydırıcılık kapasitesi ve stratejik aklı karşısında aşılmamıştır.

Bu istemeden yapılan itiraf, yalnızca medyatik bir an değil; Şubat 2025’te yeniden devreye sokulan ve bugün, Şubat 2026 itibarıyla tam bir çıkmaza giren hatalı bir stratejik hesabın zirve noktasıdır.

Maksimum Baskı Stratejisinin Kökleri ve Unsurları

“Maksimum baskı” stratejisi, Trump’ın ilk başkanlık döneminde ABD’nin nükleer anlaşmadan (JCPOA) çekilmesi ve 1.500’ün üzerinde yaptırımın uygulanmasıyla hayata geçirildi. Bu strateji, İran’ı yalnızca nükleer konularla sınırlı olmayan; füze programını, bölgesel politikalarını ve hatta insan hakları başlıklarını da kapsayan “daha iyi bir anlaşmaya” zorlamayı hedefliyordu.

İkinci Dönemde Maksimum Baskının Güçlendirilmiş Katmanları

İkinci dönemde bu strateji, üç ana katman üzerinden daha da güçlendirildi:

Ekonomik katman:

İran’ın petrol ihracatını  Çin’e yapılan satışlar dâhil sıfırlamaya yönelik girişimler, daha sert ikincil yaptırımlar, İran’la ticaret yapan ülkelere yüzde 25 gümrük vergisi uygulanması tehdidi ve dolar arzı yaratılarak enflasyonun ve iç toplumsal tepkilerin körüklenmesi hedeflendi.

Askerî‑psikolojik katman:

Abraham Lincoln ve Gerald Ford uçak gemileri öncülüğünde iki uçak gemisi taarruz grubunun bölgeye sevki, yüzlerce gelişmiş savaş uçağının konuşlandırılması ve İran’a yönelik açık tehditler bu katmanın temel unsurlarını oluşturdu.

Diplomatik‑medyatik katman:

Umman, Roma ve Cenevre’de yürütülen dolaylı müzakereler, “sıfır zenginleştirme” kırmızı çizgisi ve tüm zenginleştirilmiş materyalin İran’dan çıkarılması talebiyle şekillendirilirken; buna paralel olarak Reza Pehlevi ile yapılan sembolik temaslar ve İran’a yönelik olası bir saldırı ihtimalini gündemde tutan yoğun medya bombardımanı devreye sokuldu.

Nihai hedef neydi?

İran’ı, tek bir kurşun dahi atılmadan “stratejik teslimiyeti” kabul etmeye zorlamak.

Bu Strateji Neden Bir Kez Daha Başarısız Oldu?

  1. İran’ı Tanımada Yapılan Temel Hesap Hatası

Washington, 2018–2019 döneminde uygulanan modelin — yüzde 40’ı aşan enflasyon, riyalin sert değer kaybı ve 2017 Aralık (Dey 96) ile 2019 Kasım (Aban 98) protestoları bu kez daha yoğun ve sert biçimde tekrarlanması hâlinde İran’ın “içeriden çökeceği” varsayımıyla hareket etti.

Ancak bu hesap bir kez daha boşa çıktı.

Bu süreçte “direnç ekonomisi” söylem olmaktan çıkıp fiilî bir gerçekliğe dönüştü:

İran’ın petrol dışı ihracatı 50 milyar doların üzerine çıktı, Çin ve Rusya ile ticaret yaptırımları aşan mekanizmalar (ruble‑riyal, yuan‑riyal ve dijital para kanalları) üzerinden sürdürülmeye devam etti.

Dahası, 2025 yılında nükleer tesislere yönelik saldırılara rağmen, Steve Witkoff’un bizzat kendi ifadelerine göre dahi, İran’ın zenginleştirme kapasitesi ortadan kaldırılamadı.

  1. Gerçek Bir İzolasyonun Sağlanamaması

Tüm yaptırımlara rağmen İran petrol ihraç etmeyi sürdürüyor, BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü içinde aktif bir üyelik sergiliyor. Ayrıca, direniş ekseni Ensarullah’tan Hizbullah’a kadar — ABD ve İsrail rejimine ciddi ve artan maliyetler yüklemeye devam ediyor.

Bu tablo, “azami baskı” stratejisinin İran’ı uluslararası alanda gerçek anlamda tecrit etme hedefinde de başarısız olduğunu ortaya koyuyor.

Sonuç olarak bu politika, Trump’ı kendi maksimalist ve saldırgan hedeflerine ulaştırmayı da başaramadı.

  1. İran’ın Asimetrik Caydırıcılık Gücü

Steve Witkoff’u “meraka” sürükleyen asıl nokta da tam olarak burasıdır.

ABD, deniz gücü gösterilerine odaklanırken, İran’ın hipersonik füzelere, sürü hâlinde kullanılabilen insansız hava araçlarına ve Hürmüz Boğazı’nı haftalarca işlevsiz bırakabilecek deniz kapasitesine sahip olduğunu göz ardı etmektedir.

Ayn el‑Esed üssüne ve Katar’daki ABD tesislerine yönelik füze saldırılarının tecrübesi, Washington’a şunu açık biçimde göstermiştir:

Herhangi bir “sınırlı darbe”, çok kısa sürede “topyekûn bir savaşa” dönüşebilir.

Bu ise — özellikle seçim kampanyasında “savaşları bitirme” vaadinde bulunan Trump’ın istemediği bir senaryodur.

  1. İç Bütünlük ve “Akıllı Direniş”

Ekonomik baskılara ve toplumsal protestoları kışkırtmaya yönelik tüm girişimlere rağmen, İran halkı dış tehditler karşısında daha da kenetlenmiştir.

Tarihsel tecrübe Kutsal Savunma dönemi, General Kasım Süleymani’nin suikastı, Cumhurbaşkanı Ayetullah Reisi’nin şehadeti ve 12 günlük savaş şunu açık biçimde ortaya koymuştur:

Ne zaman dış düşman “azami baskı” politikasını devreye soksa, İran’da ulusal birlik ve toplumsal dayanışma güçlenmektedir.

İşte Steve Witkoff ve Donald Trump’ın kavrayamadığı temel gerçek de budur:

İran yalnızca bir devlet değil, aynı zamanda güçlü bir “ulus‑devlettir”.

Witkoff’un İtirafının Mesajı: Azami Baskı Öldü

Trump’ın özel temsilcisinin açıkça, “Başkan, İranlıların neden gelip ‘silah istemiyoruz, bu işi bitirelim’ demediğine şaşırıyor” şeklindeki sözleri, aslında açık bir itiraf anlamına geliyor. Bu açıklama şunu ortaya koyuyor:

*Azami baskı stratejisi, İran’ı teslimiyet noktasına sürüklemeyi başaramadı.

*Devasa askerî güç gösterileri, korku yaratmak yerine İran’ın caydırıcılığını ve özgüvenini daha görünür hâle getirdi.

*ABD, tehlikeli bir yol ayrımına girmiş durumda:Ya “sıfır zenginleştirme” kırmızı çizgisiyle çelişen sınırlı zenginleştirmeyi kabullenecek,ya da söz söyleme ve karşılık verme kapasitesini defalarca göstermiş bir İran’la büyük bir savaş riskini göze alacak.

*Bu durum, birçok Amerikalı analistin Defense Priorities düşünce kuruluşu dâhil uzun süredir uyardığı stratejik tuzaktır:

*Trump, “kötü bir anlaşma” ile “daha kötü bir savaş” arasında sıkışmış durumdadır.

Ufukta Ne Var

İran İslam Cumhuriyeti defalarca, adil, saygıya dayalı ve dengeli bir müzakereye hazır olduğunu ilan etmiştir.

Bu çerçevede:

Barışçıl nükleer hakların (uluslararası denetim altında zenginleştirme) tanınması, ve Yaptırımların kaldırılması temel şartlar olarak ortaya konmuştur.

Ancak İran, hiçbir koşulda “teslimiyet” dayatmasını kabul etmeyecektir.

“Azami baskı” politikası İran’ı zayıflatmak bir yana, daha da güçlendirmiştir. Aynı zamanda 21. yüzyılda gerçek gücün;

uçak gemilerinin sayısında değil, millet iradesinde, yerli kapasitede ve stratejik akılda yattığını bir kez daha göstermiştir.

Witkoff’un bu itirafı, diplomasi tarihine başarısız bir hegemonik politikanın belgesi olarak geçecektir.

İran ayaktadır.

Ve bu duruş, her türlü baskı stratejisine verilen en güçlü cevaptır/mehr

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın