Epstein rejimi için İran cephesinde işler iyi gitmiyor

Savaşta kendini hiç de planladığı bir noktada bulmayan ABD’nin İran’a karşı “Gazze tarifesi” uygulamayı durdurması için epey sebep birikti. ABD/İsrail saldırılara son vermez ise çatışma daha geniş bir küresel savaşa dönüşebilir

Epstein rejimi için İran cephesinde işler iyi gitmiyor

ABD ve İsrail açısından İran’a karşı savaşta gelinen şu noktanın planlanan ve öngörülen nokta olmadığı izlenimi giderek ağır basıyor. Rejimi çökertip İran’ı dize getirerek ülkeyi parçalamak ve kukla yönetimler atamak üzere girişilen saldırılarla varılmak istenen yer ile bugünkü nokta arasında derin bir uçurum olduğu seziliyor. Epstein rejimi için İran karşısında bir zafer ihtimali giderek daha çok uzaklaşıyor. ABD’nin bırakın İran’ı çökertmesini, Çin’e karşı yarın girişilebilecek bir ablukayla başarı kazanabilme ihtimali bile bu saldırılarla azalmış durumda.

Öncelikle, planladıkları noktada olmadıklarının altını çizeyim. Böyle düşünmemin birçok sebebi var. Sırasıyla ilerleyip önümüzde ne göründüğünü dillendirmeye çalışalım:

BİR) Her şeyden önce ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun söyledikleri hedeften çok uzakta olduklarının en belirgin kanıtı. Rubio, geçen hafta pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, ABD’nin savaşa İsrail’in İran’a saldıracağı bilgisini aldıktan sonra ilk vuruşu yapmak üzere girdiklerini söylemişti. Rubio, “Eğer İsrail saldırıyı başlatmadan önce biz harekete geçmeseydik, daha büyük kayıplar verirdik,” diyordu. Neden? “Çünkü o durumda İran misilleme olarak bölgedeki Amerikan askerlerine saldırırdı. Askerlerimizi olası misillemeden korumak istediğimiz için de hızlı hareket edip önce biz vurarak savaşa girdik” anlamına gelecek sözler söylüyordu Rubio.

Aslında korkunç bir beyanat ama, unutmayalım, Kongre onayı almadan savaşa giden bir ABD yönetiminin “yasal yetki almadan böyle işlere kalkıştığımız ve yüzlerce Amerikan askerinin ölümüne neden olduğumuz için yarın öbür gün içeride başımız derde girmesin, şöyle bir açıklama yapıp, ‘mecbur kaldık vurmaya’ gibi konuşalım da, ne olur ne olmaz,” şeklinde bir hesapla böyle bir açıklama yapmış olma ihtimali de yok değil.

Ancak ABD’yi savaşa İsrail’in sürüklediğini dünya âlem bilse de, bunun Dışişleri Bakanlığı tarafından bu şekilde ifadesi muazzam bir acziyetin de göstergesi. Belli ki, İran yönetiminin belli kritik isimlerini dahi dinleyebilen, gözleyebilen İsrail gizli servisleri, İran devletinin tepesinin stratejik kararlar almak için toplandığını, yani bir “fırsat penceresinin” açıldığını görür görmez düğmeye basmak istemiş, hızla Amerikalıları bilgilendirmiş ve Amerikalılar da belki dakikalar, hatta saniyelerle ölçülebilecek faz farkıyla ilk önce vurmaya başlamış İran’daki hedefleri.

Her şeyden önce, bu şekilde, “acil bir imkân belirdi, biz de vurduk” teziyle hareket edilmesi, zaten İran’a yönelik savaş için uzun vadeli, ayrıntılı bir plan olmadığına işaret ediyor. Rubio, sözlerine devamla ne yaptığını bilen bir kararlılıkla, farklı bir şey söylese, “Aa…” diyeceğiz, “Nasıl bir yol haritası ile ilerleneceği belliymiş, sorry, sorry, sorry!!”  Ama Rubio basın mensuplarına yaptığı açıklamada, İran’a karşı “en sert darbelerinin” henüz gelmediğini söyleyerek, “Çatışmanın ne kadar süreceğini bilmiyorum, hedeflerimiz var. Bu hedeflere ulaşmak için ne kadar sürerse sürsün bunu yapacağız,” demişti. Yani koca ABD Dışişleri Dakanı “bilmiyorum” diyordu, “bilmiyorum!” Bu açıklama, kervanı yolda düzme yaklaşımı içinde olduklarının itirafı gibi de okunabilirdi.

Ancak şaşırtıcı değil, böyle bir durum. Zira, Amerikalılar olsun, İsrailliler olsun, Orta Doğu’nun neredeyse tamamında “terörist” dedikleri hasım yapıları arzuladıkları şekilde dönüştürmek, biçimlendirmek, o yapıların geleceğini “planlamak” için “suikast” aracına öncelik verirler. Bunun en büyük son örneği, şaşırtıcı gelebilir ama, Suriye’dir. Sanmayın ki, Heyet Tahriru’ş Şam (HTŞ) örgütü ve lideri Muhammed Cevlani’yi Şam’da iktidara taşıyan son Halep saldırısı olmuştur. Onun öncesinde, aralarında Hurraseddin, Ensaruddin, Tensikiyyetu’l Cihad, Tevhid ve Cihad Ketibesi gibi yapıların da olduğu Şam yönetimine karşı savaşan onlarca cihatçı örgütün lider kadroları, sırf Amerikalılarca tava getirilip biçimlendirilebilen HTŞ ve liderine alan açmak ve Şam’da arzuladıkları örgüt ve kadroları arzuladıkları şartlarla iş başına getirebilmek, işi “tesadüf” yapı ve koşullara bırakmamak için yapılan “temizlik” operasyonları, yani suikastlar ile önceden ortadan kaldırılmıştır. Ülkenin aslında bir dönem en büyük cihatçı yapılanması olan ve Ankara ile yakın çalıştığı da ileri sürülen Ahraru’ş Şam örgütünün IŞİD tarafından öldürüldüğü iddia edilen bütün kurmay lider kadroları da aslında Amerikalıların doğrudan ya da dolaylı istihbarat katkılarıyla bir bir ortadan kaldırılmış, nihayet piyango, rakiplerinin temizlenmesi için kendilerine en büyük istihbarat katkısını sunan HTŞ’ye “küresel mücahit” gömleğini çıkartıp “lacileri giydirdikleri” noktada vurdurulmuştur.

Lider kadrolarını vur, örgütü çökert ya da zayıflat, bölgeyi yönetmesini istediğin güce de büyük avantaj kazandır” anlayışı temelinde İsrail’in Amerikalılarla paralel düşünmesinde şaşırtıcı bir yan yok. İsrail’in yakın tarihi başta FHKC, El Fetih, Hamas, İslami Cihad ve Hizbullah gibi yapıların lider kadrolarını bu tip amaçlar için benzer yöntemlerle ortadan kaldırma vukuatlarının örnekleriyle doludur.

Dolayısıyla Dini Lider Seyyid Ali Hamaney’in de aralarında olduğu, İran devletinin tepesindeki 48 kişinin bir bombayla ortadan kaldırılmasının merkeze konduğu bir şok operasyon sonucu ülkenin kaosa ve güç vakumuna sürüklenmesi, arzulanan muhalif yapılanmalara iktidara el koyma fırsatının yaratılması “planlanmış” olabilir. 48 kişilik lider kadronun öldürülmesiyle komuta kademesinin çökertilip bunun tetikleyeceği bir sürecin akabinde sonuç alınacağı kanaati hâkim olduğu için de, bundan sonraki safhaların planlanmasına pek fazla ihtiyaç duyulmamış anlaşılan. Bunda tabii bir neden de, İsrail yönetiminin “Siyonist lobilerimize hizmette kusur etmeyecek bir Washington kadrosu yakaladık, bunları bir kez savaşa sürükledik mi, zaten zaferin yüzde 51’i bizim, ondan sonrasını da hallederiz bir şekilde,” diye hesap yapmış olması.

Bir diğer deyişle, İran sanki devlet-dışı bir aktörmüş ve liderleri ortadan kaldırılırsa, başsız kalır, direnme yetileri ümitsizlikle devre dışı olur, Mossadlı operatiflerin de sokaklardaki ortamı yönlendirmesiyle Tahran’ı düşürürüz, şeklinde bir akıl yürütmeyle yola koyulunmuş belli ki.

İşte tam da bu noktada ABD ve İsrail açısından savaşta gelinen şu noktanın o akıl yürütmeyle planlanan ve öngörülen nokta olmadığı izlenimini güçlendiren bir diğer nedene geliyoruz.

İKİ) Savaşta gelinen şu noktanın planlanan ve öngörülen nokta olmadığı izlenimini edinmemizin ikinci bir sebebi de, gelişmeleri yakından takip eden bağımsız askeri uzmanların da altını çizdiği üzere, ABD ordusunun rekabet avantajına sahip olduğu alan olan hassas füzelerde mevcut stok durumunun Amerikalılara Rubio’nun umduğu şekliyle pek öyle “ne kadar sürerse sürsün bunu yapacağız” diyebilecek esnekliği aslında vermemesi.

ABD’nin hava savunmasında güvendiği iki füze sınıfı mevcut. Bunlardan biri Patriot hava ve füze savunma sisteminin kilit bileşenlerinden olan ve düşmanın balistik füzelerine karşı savunma amaçlı optimize edilmiş PAC-3 MSE füzeleri. Lockheed Martin yapımı olan ve ABD Kara Kuvvetleri ile Avrupa, Orta Doğu ve Hint-Pasifik’teki ABD müttefiki ülkelerin ordularında kullanılan bu füzelerin yıllık üretimi sadece 600 adetle sınırlı. Ayrıca Amerikalılar Ukrayna’ya çok sayıda PAC-3 MSE vermişti. Eski CIA ve ABD Dışişleri Bakanlığı uzmanlarından, siyasi yorumcu Larry C. Johnson’un Prof. Dr. Glenn Diesen’in Youtube programında yaptığı hesaplamaya göre, ABD ordusunun elinin altındaki PAC-3 MSE füze stokları bu hafta sonuna kadar bitmiş olacak. Bu bir!

ABD’nin hava savunmasında güvendiği ve bölgede konuşlandırdığı bir diğer hava savunma sistemi ise THAAD sistemi. Çok katmanlı savunma kalkanının üst kademesini oluşturan bu THAAD füzeleri atmosfer dışı ve atmosfer içi tehditleri engelliyor. Ön bölümlerinde bulunan gimbal entegre edilmiş kızılötesi arayıcı modül, seyrin son aşamasında hedef füzeye yaklaşmak için terminal güdüm sağladığı ve yüksek irtifa savunması yapabildiği için bu füzeler “Terminal High Altitude Area Defense” (THAAD) olarak adlandırılıyor. Askeri gözetleme uyduları tarafından da yönlendirilebilen THAAD füzelerinin etkili angajman menzilleri yaklaşık 200 ila 300 kilometre. Sistemin işaretleme, gözetleme, tehdit sınıflandırma ve tehdit tanımlama için kullandığı AN/TPY-2 yer tabanlı radarı (GBR) 1000 km’ye kadar olan menzillerdeki füzeleri tespit edebildiği için de kıymetli bir hava savunma sistemi THAAD. Ancak bağımsız gözlemcilerin hesaplamalarına göre, ABD ordusunun elinde bu füzelerden sadece iki hafta daha yetecek kadar kalmış durumda. İşin daha sıkıntılı tarafı, Amerikalıların bu füzelerden yılda sadece 96 tane üretebiliyor olması. Yani haftada 2, ayda sadece 8 tane.

Peki bu yeterli mi? Kesinlikle değil, tabii. İran, savaşın ilk günü 350, ikinci günü 175, üçüncü günü 120, dördüncü günü 50, beşinci günü 40, altıncı günü 32, yedinci günü 28, sekizinci günü 15 olmak üzere ilk sekiz günde 810 balistik füze fırlattı. Orta Doğu’nun en geniş hassas güdümlü füze stoğuna sahip olduğu bilinen İran’ın savaş öncesinde 3 bin civarında balistik füzesi olduğu tahmin ediliyordu. Yani an itibarıyla daha 2 bin civarında balistik füzesi var. Dahası, bu envantere her ay 100’ün üzerinde yeni üretilen füze de dahil oluyor. Bunlara bir de radarlara kolay kolay yakalanmama başarısıyla sahada çok etkin performans gösterdiği ifade edilen ve “fakirlerin Cruise füzesi” de denilen on binlerce SİHA’nın varlığını ekleyin. İran savaşın ilk sekiz gününde toplam 1245 SİHA kullanmış görünüyor. Kimileri İran’ın elinde toplam 80 bin SİHA bulunduğunu ileri sürüyor. 80 değil, 10 bin bile olsa, üretimlerinin kolaylığı düşünüldüğünde büyük rakam. Böyle bir gücün karşısında hava savunmasına fazlasıyla güvenmek isteyecek bir ordunun elinde sağlam bir stok olması beklenirdi. Ancak durum pek öyle değil, belli ki. Lockheed Martin’in 29 Ocak 2026 tarihli basın bülteninden yıllık üretim hedefinin 96’dan 400’e çıkarılma kararının alındığı görülüyor belki ama, kapasite artırımı için yatırımlar yapılması gerektiğini, bunun aylar alacağını kestirmek zor değil.

Aynı durum PAC-3 MSE füzelerinde de söz konusu. Washington’un 600 olan üretim rakamını 2000’e çıkarmak için üretici firmayla anlaştığını da basın bülteninden öğreniyoruz. Başkan Trump zaten, Truth Social sosyal medya hesabından gönderdiği bir mesajında, yedi savunma şirketinin (BAE Systems, Boeing, Honeywell Aerospace, L3Harris, Lockheed Martin, Northrop Grumman, Raytheon) CEO’larının “mükemmel sınıf” olarak adlandırılan bu silahların üretimini dört katına çıkarmayı kabul ettiğini açıkladı. Trump, kapasite artırımı çalışmalarının üç ay önce başladığını da söyledi belki ama her iki savunma sisteminde de bu hedeflere ulaşılması için yedi yıla ihtiyaç duyulduğu belirtiliyor. Bir diğer deyişle, savaşın dokuzuncu günündeyiz ve yedi yıl sonra ABD mühimmat stoğunda dört katına ulaşan bir sıçrama yapacak! Sürpriiiiiz!

Ayrıca THAAD imalatında kullanılan özel alaşımlar, işin metalurjik cephesinde zaman alan özel birtakım imalat proseslerini gerektiriyor. İşin içinde tedarik zincirine Çin’in hâkim olduğu nadir toprak elementleri üretimine dayalı bileşenler de söz konusu. Bunlar Amerikalılar için cephedeki hayatı kolaylaştıracak şeyler değil, özetle.

Bu arada unutmayalım, Amerikalılar İran saldırılarında sadece geçen hafta, mevcut THAAD radarlarının önemli bir bölümünü yitirdiler; ayrıca bazı ultra ağır sabit radar sistemleri ile çok sayıda Patriot radarı da İran saldırılarında savaş dışı kaldı. Eski CIA ve Dışişleri Bakanlığı uzmanlarından Larry Johnson’a bakılırsa, İran, her biri 1 milyar dolar değerinde olan iki adet gelişmiş ABD radarı ile yine ABD’nin küresel THAAD tedarikinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan üç THAAD bataryasını imha etti. Bir haftada yaklaşık 4 milyar dolarlık radar sistemi kaybedilmedi sadece, ABD hava savunmasının gelen saldırılar için uyarı süresi 30 dakikadan yaklaşık bir dakikaya düştü, Amerikalıların bir gözü deyim yerindeyse “kör” kaldı.

Şimdi hal böyleyken, ilan edilen hedeflere bir basın bülteninin ardından hemen erişilebilmesinin mümkün olmadığı ortada. Bakkal hesabı yapabilen biri bile durumu kavrayarak hareket ederdi. Ama belli ki, “doğru momenti yakaladık mı, biz bir haftada bu işi bitiririz” havası egemen olmuş ve askeri yığınağın ötesinde çok fazla planlama ve hesap kitabı yapılmamış.

İşin sıkıntılı bir diğer boyutu da, cephede hissedilecek bu eksiklikleri gidermek için ABD’nin Asya ve Avrupa’daki hava savunma sistemlerini Orta Doğu’ya kaydırma olasılığının tartışılmaya başlanması. Zira bu durum ABD müttefiki ülkeleri kaygılandırıyor. Örneğin, Güney Kore, Kuzey Kore’nin balistik füze tehditleriyle karşı karşıya olduğunu düşündüğü için, ABD Kuvvetleri’ne ait hava savunma unsurlarının Orta Doğu’ya kaydırılma ihtimali Korelileri kara kara düşündürüyor. Benzer şekilde, Pasifik Okyanusu’nun batısında, Mikronezya bölgesindeki Guam üssünde bulunan hava savunma sistemlerinin Orta Doğu’ya kaydırılma ihtimali de ABD’nin Pasifik’teki müttefiklerini endişelendirdiği ifade ediliyor.

Politico’nun haberine bakılırsa, İran Savaşı bir telefonla ABD’den silah ve mühimmat almaya alışmış Avrupalı NATO müttefikleri için de bir tür “alarm zili” işlevi görüyor. “Parasını verip aldık, getirtip kurdurduk, şimdi korunmasız kalacağız, dünya istikrarsızlığa gömülürken bundan sonra hep böyle mi olacak,” havası yaşlı kıtaya da hâkim oluyor.

Silah ve mühimmat stoklarının tükenmesi elbette sadece müttefikleri değil, Pentagon’u da endişelendiriyor. Pentagon’daki bazı yetkililerin geçen hafta ordunun mühimmat stoklarının durumu hakkında uyarılarda bulunduğuna tanık olmamız da boşuna değil.

Yani “dün bir, bugün iki” derken, kısa bir süre içinde silah stoklarında sorun yaşanması, 28 Şubat’taki ABD ve İsrail saldırılarıyla başlayan savaşta bir hafta içinde varılan noktanın arzulanan nokta olmadığının bir başka göstergesi.

ÜÇ) Savaşta gelinen şu noktanın planlanan ve öngörülen nokta olmadığı izlenimini edinmemin üçüncü bir sebebi de, ABD & İsrail cephesinin savaş başladıktan birkaç gün sonra bir tür çaresizlik sinyali sayılabilecek “sahte bayrak” operasyonları yoluyla cepheyi genişletme çabası içine girmeye kalkmaları. Saldırgan kuvvetler, bu savaşa tereddütlerle yaklaşmış İngiltere, Suudi Arabistan, Azerbaycan, Türkiye gibi ülkeleri de savaşa sokmak için birtakım “sahte bayrak” operasyonları düzenledi ve düzenliyorlar.

İlk kül yutmayan İngiltere oldu. İngiliz Savunma Bakanlığı, Kıbrıs’taki Akrotiri hava üssünü hedef alan SİHA saldırısının İran tarafından gerçekleştirilmediğini, SİHA’nın İran’dan fırlatılmadığını açıkladı. İngilizler saldırının nereden geldiğini açıklamayı da reddetti. Bu da aklımıza “olağan şüphelileri” düşürüyor.

Bu arada İngiliz Başbakanı Keir Starmer’ın, Amerikalıların İran’a yönelik ilk saldırıları başlatmak için İngiltere hava üslerini kullanmasına izin vermeyi reddettiğini de biliyoruz. Gerçi Hint Okyanusu’ndaki Chagos Adaları’ndaki İngiliz üslerini “belirli ve sınırlı bir savunma amacı” için kullanma talebini kabul etti İngilizler daha sonra, ama Amerikalıların İngiltere’de de sadece ülkenin güneybatısındaki üssü kullanmalarına izin verdi.

Benzer bir “sahte bayrak” operasyonu Türkiye için de söz konusu oldu. 4 Mart Çarşamba günü İran’dan ateşlenip Irak ve Suriye hava sahasını geçen balistik bir mühimmat, Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından etkisiz hâle getirildi. Hatay ili Dörtyol ilçesine düşenin de aslında bu mühimmatın parçası olmadığı, onu vuran NATO savunma füzesinin parçası olduğu anlaşıldı. İran füzesi, İran ve Suriye hava sahasını geçtikten sonra Doğu Akdeniz’deki ABD hedeflerine doğru ilerliyordu. İran da nitekim kendisinin Türkiye’yi hedef almadığını açıkladı. TC Milli Savunma Bakanlığı da konuya ilişkin yaptığı basın açıklamasında, İran’ı sorumlu tutan bir ifadeden kaçındı. Ancak bütün bu gerçeklere rağmen İran füzesinin Türkiye’ye düştüğünü yazanlar olduğu gibi, Türkiye’nin NATO’dan 4. Maddeyi çalıştırmasını isteyebileceğini yazanlar, daha da ileri gidip 5. Maddeyi çalıştırmasını isteyebileceğini ifade edenler oldu. Bu arada NATO’nun da daha önce görülmemiş bir hızda Türkiye’nin yanında olduğunu açıkladığını “gözlerimiz yaşararak” duyduk. Türkiye’de de Atlantikçi merkezlerin savaşta havanın ABD-İsrail lehine dönüştürülme faaliyetleri yürüttüklerine tanık olurken, “görüyorsunuz, molla rejimi Türkiye’ye bile saldırıyor,” edasıyla TSK’nın görevden vazife çıkarmasını arzulayanlar olduğunu dahi gördük. Türkiye’yi savaşın içine çekmek için komplo kurmakta beis görmeyenlerin ekmeğine yağ süren bu girişimlere bugüne kadar itibar edilmemesi yalnızca sevindiricidir.

Benzer bir operasyon Azerbaycan için de söz konusu oldu. İran’dan Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’ne bir İHA saldırısı düzenlendiği iddia edildi. İran bu iddiayı kesin bir dille reddetti. Ama ABD ve İsrail severlikte sınır tanımayan Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, İHA saldırısını “terör eylemi” olarak nitelendirdi ve Azerbaycan ordusuna misilleme talimatı verdiğini açıkladı. Ancak böyle bir misillemenin yapılma ihtimali sıfıra yakındır.

Suudi Arabistan ile Umman da “sahte bayrak” operasyonuna maruz kalan ülkelerden oldu. Suudi Arabistan en az beş kez insansız hava araçları ve füzelerle vurulmuş; Prens Sultan Hava Üssü, Ras Tanura petrol rafinerisi ve Riyad’daki ABD büyükelçiliği de hedef alınmıştı. Her seferinde sorumlunun İran olduğu iddia edilmişti. Oysa Middle East Eye’e konuşan kimi kaynaklar, özellikle petrol rafinerilerine, limanlara ve sivil hedeflere yönelik saldırıların bazılarının, Körfez ülkelerini savaşa kışkırtmak amacıyla İsrail tarafından gerçekleştirildiğini söylemişti. İran Dışişleri Bakanlığı yetkilisi de Suudi Arabistan’a yönelik insansız hava aracı saldırılarının birçoğunun arkasında İsrail’in olduğunu ve Umman’a yönelik saldırılardan en az birinin de İsrail tarafından gerçekleştirildiğini kaydetmişti.

İran, hava sahasını saldırılara açmadığı için Suudi Arabistan’a teşekkür de ediyordu. Bu arada, bir ABD F-35’inin İsrail’in Ovda Hava Üssü’nden kalkarak Flight Radar’da takip edilecek şekilde Suudi Prens Sultan Hava Üssü’ne indiği görülüyor, ABD ve İsrail’in Suudileri savaşa sokmak için her tuşa bastıkları anlaşılıyordu.

Hedefin ihtilafı uluslararasılaştırmak ve ABD/İsrail cephesine daha fazla ulusun asker yazılmasını sağlamak olduğu her vakada zamanla giderek belirginleşiyordu.

DÖRT) Bir süre sonra farklı coğrafyalardaki Kürt örgüt ve yapılar da, basında iddia edildiği gibi, İran sınırını geçip yabancı güçler safında koşa koşa İran yönetimine karşı savaşmayacaklarını ilan ettiklerinde, Epstein rejimi için sahadaki durum biraz daha ümitsiz bir hal alacaktı. 5 Kürt grubunun İran’a karşı savaşmak üzere birleşip koalisyon oluşturdukları haberleri gündeme getirilirken, PKK’nın İran kolu PJAK’tan da farklı bir ses gelmişti.

PJAK Eş Başkanı Peyman Viyan, Hollandalı bir gazetecinin sorusunu yanıtlarken, “Ortadoğu’da yaşanan savaş deneyimlerinden görüyoruz ki dış güçlerin politikaları halklara hizmet etmiyor, yalnızca kendi iktidar çıkarlarına hizmet ediyor. Bu çıkarcı siyaset nedeniyle bölge halkları, özellikle de Kürdistan halkı, çok ağır acılar yaşadı. Bu nedenle ilişkilere açık olmakla birlikte temkinli ve hassas davranıyoruz,” diyordu.

Bu beyanat, “Amerika ve İsrail gibi güçlerle yarın belki bir ilişkimiz olabilir ama an itibarıyla bu bizim savaşımız değil,” olarak da okunabilirdi.

Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Başkanı Bafel Talabani Fox News’a, Kürtlerin temkinliliğinin arkasında yatan nedeni açıkça ifade etmişti aslında:

Trump ile görüştüm. Kürtlerin savaşçı kimliğine büyük saygı duyuyor, ancak bizim için asıl mesele halkımızın korunmasıdır. (…) Şu an İran’da bir rejim değişikliği pek mümkün görünmüyor. Hiçbir yerde ayaklanma görmedik. Böyle bir şey henüz yok. Rejim 45 yıldır bu savaşa hazırlanıyor ve sert bir direnç gösterecektir. Kürtlerin bu savaşta ‘mızrak ucu’ olarak kullanılması büyük bir hata olur. Bu hem İran halkını milliyetçi duygularla rejime kenetler hem de Türkiye’nin meşru endişeleri doğar.”

Türkçesi: “Trump kusura bakmasın ve kimse de Kürtleri önden yürütüp Türk askerine yem etmeye kalkışmasın!

Nitekim Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Necirvan Barzani de, çarşamba günü İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile yaptığı telefon görüşmesinde, Irak Kürdistan’ının Ortadoğu’da devam eden çatışmalara taraf olmayacağını dile getiriyordu.

BEŞ) Şu gelinen noktada öyle anlaşılıyor ki ABD’nin İran’a karşı askeri güç yerine diplomasiyi tercih etmesi için artık epey sebep var. Böyle bir durum ABD’yi zevahiri kurtaracak şekilde utanç verici bir ricattan ya da Başkan Donald Trump’ı bu yılın sonuna kadar görevinden azledilmekten kurtarır mı, bilemem, ama kendisinin kasım ayındaki ara seçimlerde hezimete uğrayacağı az çok kesinleşmiştir, diyebiliriz.

Yok eğer diplomasiyi ve sağduyuyu seçmez, İran’a “Gazze tarifesi” uygulamayı sürdürürse, bu, bölgenin değil sadece, ABD’nin de uzun vadeli çıkarlarının Epstein rejiminin idamesi uğruna feda edilmesi ve daha korkuncu, çatışmanın daha geniş bir küresel savaşa dönüşebileceği ihtimalinin artması, taktik nükleer silah kullanımını da içeren daha kâbus bir senaryonun gerçek olma olasılığının büyümesi demek olacaktır. Böyle bir senaryodan her kesimin korkması ve bölgeyi barışa doğru yürütecek adımlar atmayı tercih etmesi elzemdir.

t24

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın