Orta Doğu’da yaşanan savaşlar çoğu zaman mezhep çatışmaları, etnik ayrılıklar ya da yerel iktidar mücadeleleri üzerinden açıklanmaya çalışılır. Oysa daha derine bakıldığında görülen tablo farklıdır. Bölgedeki birçok kriz, küresel güçlerin jeopolitik çıkarları ile bu çıkarların yarattığı müdahalelerin sonucudur. Bu bağlamda özellikle ABD ile İsrail’in bölgeye yönelik politikaları, Orta Doğu’daki istikrarsızlığın en önemli belirleyicilerinden biri olarak öne çıkmaktadır.
Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin Orta Doğu stratejisi iki temel hedef üzerine kuruldu: enerji kaynakları üzerinde denetimi sürdürmek ve bölgedeki askeri üstünlüğünü korumak. Bu strateji çerçevesinde gerçekleştirilen müdahaleler ise çoğu zaman “demokrasi”, “güvenlik” ve “terörle mücadele” söylemleriyle meşrulaştırıldı. Ancak sonuçlar incelendiğinde bu müdahalelerin bölgeye istikrar getirmekten çok yeni çatışma alanları yarattığı görülmektedir.
Irak’ın işgali, Orta Doğu’daki güç dengelerini köklü biçimde değiştiren en önemli örneklerden biridir. Devlet yapısının çökmesi, mezhep temelli çatışmaların derinleşmesi ve ortaya çıkan güvenlik boşluğu yalnızca Irak’ı değil tüm bölgeyi etkileyen bir istikrarsızlık süreci başlattı. Benzer şekilde Suriye’de yıllardır devam eden savaş da küresel ve bölgesel güçlerin müdahaleleriyle daha karmaşık bir hal aldı.
Bu süreçte İsrail’in güvenlik politikası da dikkat çekici bir rol oynamaktadır. Tel Aviv yönetimi, bölgedeki askeri üstünlüğünü korumak amacıyla “önleyici saldırı” doktrinini benimsemekte ve potansiyel tehdit olarak gördüğü hedeflere yönelik askeri operasyonlar gerçekleştirmektedir. Özellikle İran’ın bölgedeki etkisine karşı yürütülen saldırılar, bu stratejinin en açık örneklerinden biridir.
Ancak anti-emperyalist bir perspektiften bakıldığında bu tablo farklı bir anlam kazanır. Çünkü Orta Doğu’daki birçok halk ve siyasi hareket, ABD ve İsrail’in bölgedeki askeri ve siyasi müdahalelerini emperyal bir güç politikası olarak değerlendirmektedir. Bu görüşe göre bölgedeki müdahalelerin temel amacı, yalnızca güvenlik değil; aynı zamanda enerji kaynakları, ticaret yolları ve stratejik coğrafyalar üzerinde kontrol sağlamaktır.
Bu bağlamda İran’ın izlediği politika çoğu zaman bir “savunma ve direnç stratejisi” olarak yorumlanmaktadır. Tahran yönetimi uzun yıllardır kendisini ABD ve İsrail tarafından kuşatılmış bir güvenlik ortamı içinde gördüğünü ifade etmekte ve bu nedenle askeri kapasitesini güçlendirmeyi ve bölgesel ittifaklarını genişletmeyi ulusal güvenliğinin bir gereği olarak değerlendirmektedir.
İran’ın Suriye ve Irak’taki varlığı ya da bölgedeki bazı siyasi ve askeri yapılarla kurduğu ilişkiler de bu stratejinin bir parçası olarak görülmektedir. Tahran’a göre bu politikalar saldırı değil, olası dış müdahalelere karşı caydırıcılık sağlamayı amaçlamaktadır.
Dolayısıyla Orta Doğu’daki güç mücadelesi yalnızca devletler arası bir rekabet değildir. Aynı zamanda emperyal müdahaleler ile bu müdahalelere karşı gelişen direniş hatları arasındaki daha geniş bir tarihsel çatışmanın parçasıdır. Bu nedenle bölgedeki gerilimleri anlamak için yalnızca yerel dinamiklere değil, küresel güç politikalarına da bakmak gerekir.
Bugün gelinen noktada Orta Doğu, emperyal müdahaleler ile bölgesel direniş hareketleri arasında süregelen bir jeopolitik mücadelenin sahası olmaya devam etmektedir. Bu mücadelenin nasıl sonuçlanacağı ise yalnızca bölge ülkelerinin değil, küresel güç dengelerinin de geleceğini belirleyecek niteliktedir.
