Ayatullah Cevadi Amuli’nin Mesajı

Ayetullah Cevadî Âmulî, önemli bir mesajında, düşmanın İran’a yönelik saldırılarında işlediği suçlara, masum çocukların ve halkın şehit edilmesine, Kur’an’a ve dinî merkezler ile kutsal türbelere yapılan saygısızlıklara değinerek şöyle dedi:

“Bu günlerde çok acı ve üzücü olaylar yaşandı ve ne yazık ki hâlâ devam ediyor. Hak ve hakikatten uzak olan, ne İslam’ı tanıyan ne de akıl ve dini kabul eden bir düşman; hem insanların canına hem malına saldırdı, hem masum küçük çocuklara ve okullara saldırdı, hem de Kur’an’a, dinî merkezlere ve kutsal türbelere saygısızlık ederek onlara saldırdı. Çocuk öldüren, Kur’an yakan, türbe ve cami yakan birinin insanlıktan ve beşeriyetten hiçbir payı yoktur.”

Savunmanın düşmana karşı farz olduğunu belirten Âmulî şöyle devam etti:

Eğer bir hırsız birinin evine saldırırsa ya da yabancı biri bir insanın mahremine müdahale etmek isterse, hatta tek bir kişiye bile saldırıda bulunsa, burada savunma farzdır. Bu aydınlık ve açık beyanı hem Peygamber Efendimiz hem de Ehlibeyt imamları dile getirmiştir ki savunma farzdır.

Peygamber Efendimiz’in ifadelerinden biri de şudur: Bir kimse hayatında fakih (bilinçli ve doğruyu kavrayan) olmak istiyorsa, hakkı tanımalı ve hakikati aramalıdır. Buyurmuştur ki hak olan şey, sizin savunma yapmanızdır.

Ayetullah Cevadî Âmulî, mesajının başka bir bölümünde İslamî yönetimin uluslararası taahhütlere bağlılığına vurgu yaparak Kur’an’daki “Onlar size sadık kaldıkça siz de onlara sadık kalın” ayetine atıfla şunları söyledi:

Bereketli İslami düzen her konuda vefalı olmuştur; hem bireysel taahhütlere hem de uluslararası yükümlülüklere tamamen saygı göstermektedir. Kur’an-ı Kerim’de buyrulmuştur ki, eğer bir kâfirle bir anlaşma yaptıysanız, onlar anlaşmayı bozmadıkça siz de bozmayın; bu, dinin uluslararası bir ilkesidir.

Ancak biz sözümüze ve taahhütlerimize bağlı kaldık, fakat düşman müzakere sırasında anlaşmayı bozdu. Biz bu ayete uygun davrandık, ama o en temel insani ilkelere bile uymadı ve bizzat kendisinin taahhüt ettiği müzakere sürecinde savaşı başlattı.

Biz böyle bir saldırganla, böyle bir kâfirle, böyle başına buyruk, azgın ve zorba bir düşmanla karşı karşıyayız. Bu kişi ne sadece Müslüman değildir, hatta kâfir bile değildir; çünkü küfür ve İslam, öncelikle insan olmayı gerektirir.

Vatan sevgisinin en yüce insani duygulardan biri olduğunu ifade eden Âmulî şöyle dedi:

İmam Cafer Sadık, İmam Ali’den (aleyhisselam) naklederek şöyle buyurur: Eğer bir kimse bir başkasının evine saldırmak isterse, “Onu öldür, kanı benim boynumadır” der: “Demuhu aleyye.” Bu “kanı benim boynumadır” ifadesi, Ali bin Ebu Talib’den birkaç yerde nakledilmiştir.

Buyurmuştur ki: Gayretli olun; eğer bir yabancı sizin toprağınıza saldırırsa, onun kanı benim boynumadır. Bu ifade sıradan bir söz değildir. Çünkü o kişi bizim toprağımıza, suyumuzа, hayatımıza, ülkemize ve vatanımıza saldırmaktadır. Zira “vatan sevgisi” (hubbu’l-vatan) insani içgüdülerin en üstünlerinden biridir.

Mesajının bir bölümünde, dua ve genel görevlerin ötesinde birkaç hususu paylaşmayı gerekli gördüğünü belirtti.

Birinci husus, savaşın siyasi liderlerine, özellikle de şehit olan liderlere ve şehitlerin liderine teşekkür ve takdirdir. Değerli liderimiz şehadet şerbetini içti. Birçok karar verici ve karar alıcı da şehadet şerbetini içti. Allah hepsini Kerbela şehitleriyle haşretsin (Allah’ın salât ve selâmı onların hepsinin üzerine olsun).

İkinci husus, değerli hava, deniz ve kara kuvvetlerindeki savaşçılaradır. Bu üçlü yapı, bu büyükler tarafından korunmakta, muhafaza edilmekte ve savunulmaktadır; hava sahasını koruyorlar, denizi koruyorlar, Hürmüz Boğazı’nı koruyorlar; suyu ve toprağı muhafaza ediyorlar.

Bizim görevimiz de hem teşekkür etmek, hem dua etmek, hem de takdir etmektir. Yüce Allah’tan onların yardımını ve zaferini dilemek gerekir. Allah’ı, bütün peygamberlerin, velilerin ve semavi kitapların hürmetine yemin veriyoruz ki, bu aziz savaşçıları kendi inayeti, lütfu, saflığı ve vefasıyla kuşatsın.

Üçüncü husus, bu yurdun büyük ve asil halkıyla ilgilidir. Onlar geceleri sürekli olarak sokaklarda varlıklarını ortaya koymaktadırlar. Bazen görürsünüz ki heybetli ve vakur bir adam, küçük ve büyük çocuklarıyla birlikte oradadır; bunlar adeta yeryüzünün melekleridir. Hangi çağda, hangi ülkede, hangi toprakta böyle tertemiz insanlar gördünüz?

Bunları Kur’an yetiştirmiştir, bunları Kerbela yetiştirmiştir, bunları Hüseyin bin Ali (aleyhisselam) yetiştirmiştir. Onlar bu topraklara şeref kazandırdılar; Pehlevî döneminde adeta ölü olan bu vatanı dirilttiler. Toprağa şeref verdiler, zamana itibar kazandırdılar, yeryüzüne ve çağa onur kattılar.

Gelecek nesiller, bizim öyle bir çağda yaşadığımız için iftihar edecekler ki, o dönemin insanları—kadın erkek, küçük büyük—bu şekilde sokaklara çıkıp savaşçılara destek oldular. Gelecek kuşaklar övünerek diyecekler ki: Bizim şerefimiz, o dönemi yaşamış ve o günleri idrak etmiş olmamızdır; insanların, her türlü tehlike ihtimaline rağmen tüm aile onurlarıyla birlikte meydana çıktıkları o zamanı görmüş olmamızdır.

Biz bunların hepsine şükran duyuyoruz. Hepsine karşı tevazu gösteriyoruz. Hepsi için dua ediyoruz ve Yüce Allah’tan niyaz ediyoruz ki bu çocukların, yavruların, gençlerin, babaların ve annelerin her birine dünyada ve ahirette izzet, yücelik, ihtişam ve en üstün nitelikleri ihsan eylesin.

Âmulî ayrıca, halkın bu fedakârlıklarının gelecek nesiller için bir gurur kaynağı olacağını belirtti ve sağlık çalışanları, yardım kuruluşları (Kızılay benzeri kurumlar), üretim ve hizmet sektöründe çalışanlara da teşekkür etti.

“Hizmet sorumluluğunu üstlenen erkekler ve kadınlar vardır; bazen evlerde, bazen sokak kenarlarında hizmet sunarlar. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak için çaba gösterirler; kimi zaman yiyecekle, kimi zaman ilaçla, kimi zaman da başka yollarla yardım ederler. Kızılay ve benzeri kurumlar ile tüm değerli sağlık, tedavi ve hemşirelik görevlileri ayaktadır; bu aziz insanlara hizmet sunmakta ve asla kendileri rahat ederken başkalarının sıkıntı çekmesine razı olmamaktadırlar.

Ayrıca, ticaret ve üretim alanında çalışan başka değerli insanlar da vardır ki, hiçbir şeyin eksik kalmaması ve Allah korusun kimsenin stokçuluk yapmaması için çaba sarf ederler; nimetlerin bol olması ve herkesin bu açıdan güvende olması için gayret ederler.

Siyasi yetkililerimiz de en üstten en alta kadar, yine en alttan en üste kadar, hep birlikte bayrakla sahnededirler. Bayrak bir şereftir. Mücadelelerde ilk kez bayrağı eline alan ve üzerinde “La ilahe illallah” yazılı olan bayrağı taşıyan kişi, Halilullah İbrahim idi.

Sizler de İbrahim’in evlatlarısınız, peygamberlerin evlatlarısınız, resullerden geliyorsunuz; büyüksünüz ve onurlusunuz. Eğer biz sizin önünüzde tevazu gösteriyor, küçüklük belirtiyorsak, bunun sebebi sizin ne kadar büyük ve yüce olduğunuzdur. Ben her gece bu manzarayı gördüğümde gerçekten kendimi çok küçük hissediyorum. Ve bugün “La ilahe illallah” yazılı bu bayrak sizin elinizdedir.

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın