Türkiye ve İsrail Rejimi Suriye’de Karşı Karşıya Gelir mi?

İsrail rejiminin İdlib’deki Ebu ez-Zuhur Hava Üssü’ne düzenlediği saldırı, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığına yönelik ciddi bir uyarı niteliği taşıyor.

Siyonist İsrail rejiminin Suriye’de sergilediği kabadayıca hamleler bir kez daha sorun yarattı. İsrail rejimi, bu kez ciddi bir adımla İdlib vilayetinde bulunan Ebu ez-Zuhur Hava Üssü’nü hedef aldı. Her ne kadar bu üs on yılı aşkın süredir atıl durumda olsa da, İsrail rejimi üssün onarılması ve yeniden inşası ihtimalini bir tehdit olarak değerlendirdi.

Rejime ait savaş uçaklarının düzenlediği hava saldırısında pist ve tesislerin bazı bölümleri hasar gördü. Üssün Türkiye sınırına yakınlığı göz önüne alındığında bu saldırı, Ankara’daki siyasi ve güvenlik yetkilileri için yeni bir endişe kaynağı oluşturuyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde, Netanyahu’nun hamlelerine engel olmasını talep etti.

Siyonist medya organları, son haftalarda Türkiye’den iki askeri ve teknik heyetin bu eski üssü ziyaret etmesini ve Şam-Ankara arasında üssün yeniden inşasına yönelik olası bir ortak anlaşmayı bu hava saldırısının temel nedeni olarak açıkladı.

Böylece İsrail rejimi şu mesajı vermiş oluyor: Türk güçlerinin bu üsse olası konuşlanmasını engellemek stratejik ve önemli bir hedeftir. İdlib bölgesindeki Ebu ez-Zuhur Üssü, Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede yer alıyor. Türkiye Dışişleri Bakanlığı yayımladığı açıklamayla Ebu ez-Zuhur’a yapılan saldırıyı şiddetle kınadı.

Açıklamada, İsrail’in saldırısının Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini ihlal ettiği belirtilerek, uluslararası topluma İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırılarına karşı daha kararlı bir duruş sergileme çağrısında bulunuldu.

Aynı şekilde Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani de saldırıyı haksız bir kışkırtma ve Suriye’nin egemenliğinin ihlali olarak niteledi.

Türkiye merkezli Yetkin Report analiz portalı, “Ankara’daki siyasi makamların, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Milli Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in ‘İran’dan sonra sonraki hedefimiz Türkiye olacak’ şeklindeki tehditlerini unutmadığına” dikkat çekti. Ankara’nın değerlendirmelerine göre Netanyahu’nun, 27 Ekim genel seçimlerinde yenilgiye uğramamak adına Filistinlilere yönelik saldırılarını daha da artıracağı vurgulanıyor. İsrail’deki seçimler, Trump için hayati önem taşıyan 3 Kasım ABD ara seçimlerinden sadece bir hafta önce gerçekleşecek.

Yetkin Report yazısının devamında şu ifadelere yer verdi: “Trump, İran ile olan savaşı bir an önce bitirmek istiyor; ancak İsrail’in bitmek bilmeyen talepleri nedeniyle İran ile anlaşmaya varmak giderek imkansız hale geliyor. Netanyahu’yu sürükleyerek İran savaşına giren Trump, ABD seçimleri öncesindeki kendi ihtiyaçları ile İsrail seçimleri öncesindeki Siyonist lobinin talepleri arasında sıkışıp kalmış durumda. Şimdi soru şu: İsrail pervasızca bir adım atacak mı? Dolayısıyla Trump’tan İsrail saldırılarını durdurmasını istemek yalnızca yumuşak bir beyandan ibarettir. Unutmayalım ki, Türkiye’nin de garantör olduğu 10 Ekim 2025 tarihli Gazze ateşkes anlaşmasından bu yana İsrail saldırıları sonucu 1265 Filistinli katledildi. Netanyahu, İsrail seçimlerini kazanmak için Filistinlilere yönelik saldırılarının yanı sıra Suriye ve Lübnan’a yönelik saldırılarını da tırmandıracak mı? Erdoğan mesajlar gönderip Netanyahu’nun dizginlenmesini istese de, Washington’daki güçlü İsrail lobisi nedeniyle Trump’ın Netanyahu’nun taleplerine karşı etkili adımlar atma ihtimali pek yüksek değil.”

Kim, Hangi Anlaşmayı İhlal Etti?

Hem Şam hem de Ankara makamları, Siyonist İsrail rejiminin İdlib üssüne saldırmakla güvenlik anlaşmasını fiilen masadan kaldırdığını savunuyor. Ancak diğer yandan Siyonist rejim Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi, Şam’ın Türk güçlerinin bu üsse konuşlanmasına izin vererek İsrail ile üzerinde uzlaşılan “güvenlik statükosunu” ihlal etmenin eşiğinde olduğunu ve Tel Aviv’in bu konuda Suriye’yi daha önce uyardığını iddia etti.

Daha açık bir ifadeyle Siyonistler, önleyici bir saldırı gerçekleştirerek, Türk askeri varlığını daha önce kendi kırmızı çizgileri olarak tanımladıklarını ve bu hususu Ahmed eş-Şara hükümetinin müzakere heyetine ilettiklerini iddia ettiler. Bu doğrultuda, söz konusu saldırının sadece Suriye’ye yapılmış bir saldırı olmadığını, doğrudan Türkiye’ye verilmiş bir mesaj olduğunu söylemek mümkündür.

İsrail rejiminin iddialarına ilişkin önemli bir nokta da şudur: Daha önce gerilimi önlemek ve Suriye-İsrail ilişkilerini normalleştirmek amacıyla yürütülen ön görüşmeler Ankara’nın teşvikiyle başlatılmış; Azerbaycan’ın başkenti Bakü, Paris ve Londra’da gerçekleştirilen çok sayıda temas ve müzakerede kapsamlı değerlendirmeler yapılmıştı. Bu görüşmeler İsrail rejiminin Suriye Dürzileri dosyasındaki hareketliliğini azaltmış olsa da somut bir savunma veya güvenlik garantisi getirmemiş ve rejimin Suriye için ciddi bir tehdit olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır.

Türkiye’nin Haberi Yoktu

Suriye, İsrail rejimi ve Türkiye arasında yaşanan son gerilime ilişkin en önemli boyutlardan biri de Tom Barrack’ın açıklamalarında değindiği hususlar oldu. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Trump’ın Irak, Suriye ile Lübnan dahil olmak üzere çeşitli bölgesel dosyalardaki özel temsilcisi Tom Barrack, açıklamasında şu hususlara dikkat çekti:

  1. İsrail savaş uçakları havalanıp İdlib’i vurmadan önce Türkiye ve Suriye’ye hiçbir uyarı yapılmadı.
  2. Türkiye Hava Savunma Merkezi, İsrail savaş uçaklarının hareketliliğini çok erken fark etti; eğer Türk makamları soğukkanlı ve itidalli davranmasaydı çok hızlı bir karşılık verebilirlerdi.
  3. İsrail, Türkiye ve Suriye arasında bir koordinasyon mekanizmasının kurulması gerekmektedir.

Şimdi Türkiye-Suriye hassas sınırı şöyle bir gerçeklikle karşı karşıya: Ahmed eş-Şara’nın İsrail rejimiyle ilişkileri normalleştirme ve rejimin kabadayıca tehditlerini azaltma çabaları sonuç vermedi. Netanyahu bu saldırıyla Ankara’ya, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının İsrail için kırmızı çizgi olduğunu göstermek istedi.

Bununla birlikte Trump’ın Özel Temsilcisi Tom Barrack, nihayetinde bir mesaj iletim mekanizması kurulmasını, Türkiye ve Suriye’nin gerilim ve misillemeye yönelmemesini öneriyor. Oysa Suriye sahasında, Türkiye ile Siyonist rejim arasındaki rekabete dair iki farklı tablo ile karşı karşıyayız.

Bir tarafta Suriye’de sadece siyasi ve istihbarı nüfuzla yetinmeyip; ordunun, istihbarat ve emniyet kurumlarının yeniden inşasından savunma sanayiine, tüketim pazarından enerji, imar ve müteahhitlik alanlarına kadar her şeyi kontrolü altına almak isteyen Türkiye adında bir ülkenin hamlelerini görüyoruz.

Diğer tarafta ise Siyonist rejim, Suriye’nin birkaç hassas bölgesini işgal etmeyi sürdürmenin yanı sıra, Suriye’nin zayıf bir savunma yapısına sahip olmasını ve ülkede büyük ya da orta ölçekli hiçbir askeri gücün bulunmamasını hedefliyor.

Bu nokta, daha önce Türk gazeteci Aslı Aydıntaşbaş’ın Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) raporunda temas ettiği hususla örtüşüyor. Aydıntaşbaş, Haziran 2025’te kaleme aldığı yazıda Esad’ın devrilmesinin ardından Türkiye ve İsrail’in Suriye’nin geleceği üzerinde tırmanan bir rekabete girdiklerini belirtmişti.

Aydıntaşbaş’a göre, “Ankara üniter, istikrarlı ve Türkiye’nin nüfuzu altında bir Suriye şekillenmesini isterken; İsrail, Suriye’nin gücünün ve Türkiye’nin bu ülkedeki etkinliğinin artmasından endişe duyuyor.”

Tüm bunlar yaşanırken Suriye, Türkiye için sadece komşu bir ülke değildir. Stratejik açıdan Suriye; Ankara için güney stratejik derinliği, Kürt dosyası, sığınmacıların geri dönüşü, yeniden inşa pazarı, ticaret güzergahı, sınır güvenliği, bölgesel nüfuz ve jeopolitik konumunu yükselteceği bir alan anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak Türkiye, İsrail’in dilediği zaman Suriye’nin askeri altyapısını imha etmesine izin veremez.

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara’nın da daha önce Ankara’nın tavsiyesi üzerine El Cezire’ye verdiği mülakatta Suriye’nin İsrail ile bir güvenlik anlaşması arayışında olduğunu söylediği hatırlanabilir.

Hatta Şara, Suriye’nin Golan Üzerindeki haklarından vazgeçilmemesi şartıyla bu anlaşmanın daha kapsamlı bir barışın önünü açabileceğini ifade etmişti. Bununla birlikte, gelinen noktada hem Şam hem Ankara, İsrail rejimiyle karşı karşıya gelme konusunda yatıştırıcı ve ihtiyatlı bir tutum sergilemektedir. Ayrıca Mekke Savunma Paktı kapılarının Mısır’a açık olduğu, ancak Suriye’yi kapsayamayacağı ve İsrail karşıtı bir niteliğe bürünmeyeceği açıkça görülmektedir.

not: bu analiz tasnimnews.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın