Hizbullah’ın Direnişi ve Çaresiz Bir Rejimin Yaygarası

Lübnan Hizbullah’ı, İsrail rejiminin Beyrut’a kadar olan toprakları işgal ettiği 1985 (h.ş. 1364) yılında varlığını resmen ilan etti. O dönem, rejimin 1979 (h.ş. 1357) kışında Camp David Anlaşması ile kendisine karşı duran son ve en güçlü Arap ülkesinin direnişini kırdığı ve kontrolündeki işgal alanını iki katına çıkardığı günlerin üzerinden çok fazla zaman geçmemişti. O günlerde Beşir ve Emin Cemayel hükümeti, Lübnan’da resmen İsrail’in kuklası konumundaydı. Lübnan, Hizbullah’ın kuruluşundan yaklaşık 10 yıl önce bir iç savaşa sürüklenmiş ve bu savaş sonraki 15 yıl boyunca devam etmişti. İsrail, Lübnan İç Savaşı’nın başlamasından iki yıl sonra, 1976 (h.ş. 1355) yılından itibaren Lübnanlı işbirlikçileri kullanarak Yüzbaşı Saad Haddad komutasında yaklaşık 5 bin kişilik “Güney Lübnan Ordusu”nu kurdu. Bu yapı, 2000 (h.ş. 1379) yılına kadar, yani yaklaşık 25 yıl boyunca İsrail ordusunun öncü birliği olarak işlev gördü.
Hizbullah’ın kuruluşundan önce Şiiler, “Lübnan’ın en zayıf mezhebi” konumundaydı; siyasi açıdan yönetimde ve ordu kademelerinde hiçbir ağırlıkları yoktu. İç dinamikler açısından, İmam Musa Sadr, Şeyh Mehdi Şemseddin ve Allame Fadlullah’ın büyük çabalarına rağmen Şiiler; Hristiyanlar, Sünniler ve Dürziler ile karşılaştırıldığında gerekli kurumsal yapıdan ve bütünlükten yoksundu. Şehit Dr. Mustafa Çamran’ın da belirttiği gibi, ekonomik ve mali açıdan da sefalet içindeydiler.
Hizbullah, önünde en ufak bir başarı ışığının dahi bulunmadığı işte bu koşullarda doğdu. 15 yıllık mücadelesi boyunca, sayısız zorluğu geride bırakarak, yüzlerce şehit ve binlerce gazi vererek söz konusu tüm sorunları aşmayı başardı. Bu 15 yıllık süreçte gasıp ve cani İsrail ordusunu Lübnan’dan tamamen çıkardı; Albay Antoine Lahad komutasındaki hain ve işbirlikçi Güney Lübnan Ordusu’nu dağıtıp feshetti; Şiilerin örgütsel boşluğunu doldurdu; Lübnan’ın 25 yıllık iç savaşına son verdi; Beyrut’taki cani İsrail rejimine bağımlı hükümet olgusunu ortadan kaldırdı; Şiilerin siyasi yapıdaki etkin varlığını tesis edip pekiştirdi ve Lübnan’ı 2000-2023 (h.ş. 1379-1402) yılları arasındaki 23 yıllık dönemde caydırıcı bir güce ulaştırdı.
Hizbullah, 2006 (h.ş. 1385) yazında İsrail rejimine karşı kazandığı —İran’da “33 Gün Savaşı”, Lübnanlılar arasında ise “Temmuz Savaşı” (Harb Tammuz) olarak bilinen— büyük zaferin ardından bölgesel sınırları aşan bir konuma ulaştı. ABD’nin her türlü desteğini arkasına alan donanımlı İsrail ordusu karşısında kazandığı bu olağanüstü zafer, Hizbullah’a İslam dünyasında, Arap coğrafyasında ve hatta Latin Amerika’da benzersiz bir itibar kazandırdı. Onu İran’dan sonraki en güçlü, en akılcı ve en büyük direniş unsuru haline getirdi. Bu doğrultuda, bölgesel her gelişmede gözler Hizbullah’a çevrildi. 2004-2011 (h.ş. 1383-1390) yılları arasında Irak’taki mütecaviz ABD ordusunun dize getirilmesinde ve 2015-2018 (h.ş. 1394-1397) yılları arasında bu ülkedeki tekfirci teröristlerin tasfiye edilmesinde Hizbullah’ın temel bir rol oynadığı genel kabul gördü; ancak bu etkinin boyutu hiçbir zaman resmi olarak yayımlanmadığı gibi Hizbullah’ın kendisi de bu iki hususta bir açıklama yapmadı. Nitekim Ansarullah’ın şekillenmesi ve Suudi Arabistan liderliğindeki 19 ülkeden oluşan koalisyonla yürütülen 8 yıllık savaşta Yemen’e verilen destek konusunda da benzer değerlendirmeler yapılmış, Hizbullah bu konuda da sessizliğini korumuştur.
Öte yandan, Suriye’deki dönemin hükümetine karşı yürütülen ve işgalcilerin yenilgisiyle sonuçlanan küresel savaşta (Suriye hükümeti daha sonra farklı nedenlerle çökmüştür), Hizbullah’ın 2013-2019 (h.ş. 1392-1398) yılları arasındaki rolü oldukça açık ve belirgindi. Hizbullah, bu savaşta Suriye’deki zaferin ve işgal edilen bölgelerin tekfirci teröristlerden temizlenmesinin kuşkusuz en önemli sütunlarından biriydi. Bu rol, hem birçok resmi belgeyle sabittir hem de bizzat Hizbullah liderleri ve komutanları tarafından dile getirilmiştir.
Suriye Savaşı, Hizbullah için son derece kritik bir eşikti ve bu savaşa girme kararı, örgütün tarihsel sürecindeki en zor karardı. Nihayetinde Hizbullah’ın şehit lideri, savaşın başlamasından birkaç ay sonra, 2012 (h.ş. 1391) yılının başlarında, ABD ve bölgesel piyonlarına bağlı tekfircilerin Suriye’de kazanacağı bir zaferin Lübnan’ın güvenliği üzerinde yaratacağı gelecekteki tehlikeleri görmezden gelemeyeceğini belirterek Suriye denklemine dahil oldu. Hizbullah’ın; ABD, Avrupa ve İsrail’in yanı sıra Katar, Suudi Arabistan, BAE, Türkiye ve Mursi döneminde Mısır hükümetleri tarafından açıkça ve topyekün desteklenen silahlı gruplarla çatışmaya girmesi, İsrail rejimi ile Lübnan topraklarında yürüttüğü çatışmalardan tamamen farklıydı. Bu durum; Arap hükümetlerinin Hizbullah’a karşı yürüttü şiddetli propagandaya, “Sünnileri katletme”, “direniş gücünden genleşmeci bir güce dönüşme”, “milli bir unsurdan vekalet gücüne evrilme” ve “manevi saiklerden maddi saiklere kayma” gibi ağır suçlamalara ve yoğun baskılara yol açtı. Hizbullah’ın 6-7 yıl süren Suriye Savaşı’na nispeten büyük bir kuvvetle katılması başka sonuçlar da doğurdu: Müttefiki olmayan unsurların Hizbullah kadrolarını ve komutanlarını tanımasına imkan tanıdı ve bir ülkenin sokaklarında yürütülen bu savaş tecrübesi, İsrail ordusunun kaygılarını katladı. Ancak Hizbullah, tüm bu yan etkilere rağmen Suriye’deki hamili teröristlerin yenilgiye uğratılmasını Lübnan’ın güvenliği için hayati gördü ve savaşa girmek zorunda kaldı. Saha tecrübesi de bu okumayı doğruladı; nitekim bugün Lübnan’ın doğu sınırının tamamı tehdit altındadır ve zaman zaman Colani yönetimi ile Lübnan ordusu arasında silahlı çatışmalara sahne olmaktadır.
Hizbullah, Esad hükümetinin nispeten istikrara kavuşmasının ardından, Beşar Esad’ın talebi üzerine 2019 (h.ş. 1398) yılında Suriye’deki varlığını sonlandırarak Lübnan’a geri döndü.
2023 Ekim (h.ş. Mahr 1402) ortalarında İsrail rejiminin Gazze’deki Filistin direnişine yönelik saldırıları başladığında Hizbullah, tereddüt etmeksizin işgal altındaki Filistin’in kuzey bölgelerini hedef alarak Gazze’nin yardımına koştu. Suriye’den muharip gücünü çekmesinin üzerinden henüz 5 yıl bile geçmemişken —ki yaklaşık 7 yıl boyunca savaşmış bir gücün toparlanması için bu süre uzun sayılmaz— yaklaşık 15 ay boyunca kesintisiz bir şekilde İsrail ordusuyla çatıştı. Hizbullah’ın Gazze’yi savunmak üzere sahaya girmesiyle birlikte Lübnan iç cephesinin Hizbullah’ın arkasında durması bekleniyordu; zira doğrudan bir Arap-İslam toprağı, Yahudi ordusunun ağır ve insafsız saldırılarına maruz kalıyordu. Ancak Suriye Savaşı sürecinde Hizbullah ve Hamas aleyhine değişen Lübnan’daki Hristiyan ve Sünni kamuoyu ile Arap hükümetlerinin Aksa Tufanı Operasyonu’nu kınaması, Lübnan-Arap cephesinin İsrail rejimine karşı Hizbullah ile kenetlenmesini engelledi. Hizbullah, yaklaşık 15 aylık bu savaş sürecini derin bir yalnızlık içinde geçirdi; bu yalnızlık, İsrail ordusunun Gazze’deki her ilerleyişiyle daha da derinleşti.
Bu süreçte, 2024 (h.ş. 1403) yılında İsrail rejimi ile İran arasında iki kez askeri çatışma yaşandı ve Hizbullah, İran lehine sınırlı angajmana girdi. Bu gerilimler nihayetinde 2025 Mayıs-Haziran (h.ş. Hordad-Tir 1404) aylarında İsrail rejiminin İran’a yönelik 12 günlük ağır savaşına, ardından da ABD, İsrail ve diğer dokuz ülkenin İslam Cumhuriyeti’ne karşı giriştiği ağır Ramazan Savaşı’na evrildi. Bu savaşın başında İslam Devrimi Lideri İmam Seyyid Ali Hamaney şehit edildi. Bu iki savaş, özellikle de ikincisi, Hizbullah’ın —Irak ve Yemen’deki direnişle birlikte— Direniş Cephesi ile entegre bir şekilde İsrail rejimine karşı yeni bir savaşa girmesine neden oldu. Ramazan Savaşı’nda ABD, Siyonist ve bazı Arap aktörlerin İran’a karşı ortak hareket etmesi nedeniyle Hizbullah’ın İslam Cumhuriyeti’ni savunması, kendisini bu cephenin ve Lübnan içindeki muhaliflerin doğrudan hedefi haline getirdi. Bu aktörlerin İran karşısındaki yenilgisi Hizbullah’a olan düşmanlıklarını daha da artırdı ve yaşadıkları başarısızlığın ardından Hizbullah’ı tasfiye etme konusundaki kararlılıklarını pekiştirdi.
Hizbullah, 8 Nisan’dan Eylül ortasına kadar olan 5 aylık dönemi bu ağır baskı ortamında geçirdi. İslamabad İkili Mutabakatı ve Washington Üçlü Görüşmeleri sonucu varılan iki kağıt üstündeki ateşkes kararına rağmen, gasıp ordunun günlük bombardımanlarına maruz kalmaya devam etti.
İsrail ordusu, Hizbullah’ı tamamen tasfiye etme stratejisiyle Nisan başından itibaren şiddetli saldırılarını yeniden başlattı ve bu süreçte geniş bir ittifak desteği aldı. Ancak İsrail ordusu, sahip olduğu teknolojik üstünlüğe, hava desteğine ve istihbarat kapasitesine rağmen şu ana kadar ilan ettiği hedeflere ulaşamadı; bu çaresizlik içinde bir köyün yıkımı veya bir tepenin işgali üzerinden propaganda yapmaya zorunlu kaldı. Öte yandan İsrail hükümeti, askeri başarısızlıkları nedeniyle iç seçimlerin sonuçlarından ciddi kaygı duymaktadır. İran’ın BAE’den Ürdün’e kadar bölgedeki ana ABD üslerine düzenlediği askeri saldırılar Trump hükümetini ağır zayiatlar ve kayıplarla karşı karşıya bırakmışken, ABD ordusu ise 5 aydır Basra Körfezi ve Umman Denizi’ne hakim olmak adına İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü kırma mücadelesi vermekte ancak en ufak bir başarı elde edememektedir. Böyle bir vasatta İsrail ordusu, Lübnan’da gerçekliği ve durumu halen belirsiz olan tek bir tepenin kontrolü üzerinden manipülasyon yapmaktadır; oysa bu 5 aylık mücadelede bir şey elde etmiş olsa bile, bunu birkaç gün içinde kaybetmesi işten bile değildir. Hizbullah’ın kırk yıllık zaferleri ve düşmanlarının onun karşısındaki kırk yıllık çaresizliği göz önüne alındığında Hizbullah, savaşlarla veya ittifakların baskısıyla ortadan kaldırılabilecek bir yapı değildir.

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın