Hz. Fatıma (s.a), Bütün Bunları Görüyordu; İşte Bu Yüzden Bu Kadar Endişeliydi

Betul

Aşağıda yer alan metin, Keyhan gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Şeriatmedari’nin kaleme aldığı bir yazının bir bölümüdür. Hz. Fatıma Zehra’nın (s.a) şehadet yıl dönümünde bu yazıyı yeniden yayımlamayı anlamlı buluyoruz.

“Gece yarısı geçmiştir. Birkaç dakika önce Ali, Fatıma’yı (s.a) kendi vasiyeti üzerine geceleyin ve gizlice defnetme işini tamamlamıştır. Ali üzgündür; göklerdeki melekler de öyle… Allah’ın bütün peygamberleri, Âdem ve Havva da…

Emirü’l-Müminin Ali (a.s), gaybet hâlindeki kurtarıcımızın (canlarımız ona feda olsun) zuhuruna kadar yeri gizli kalacak olan Zehra’nın (s.a) tertemiz kabri başında oturmuş, Allah’ın Resulü’yle (s.a.a) fısıldaşmaktadır:

‘Ey Allah’ın Resulü! Sana kavuşmaya gelen ve senin yanında toprağa verilen kızının selamını kabul et…

Artık emanet sahibine ulaşmıştır. Zehra yanımdan ayrılmış, senin yanında huzura ermiştir. Ondan sonra gökyüzü ve yeryüzü gözüme çirkin görünmekte, kalbimdeki keder ise bir türlü dinmemektedir. Fatıma’nın gidişi yüreğimi yorgun düşürdü, hüznümü ise sürekli hâle getirdi. Topluluğumuz ne çabuk dağınıklığa sürüklendi…

Şikâyetimi Allah’a arz ediyor, kızını sana emanet ediyorum. Zehra sana, senden sonra kendisine nasıl zulmedildiğini anlatacaktır. Ondan dilediklerini sor, onunla istediğin gibi konuş. Böylece gönlündeki sırları sana açsın, içine akıttığı gözyaşlarını ve yüreğinde biriktirdiği acıları dile getirsin…

Ey Allah’ın Resulü!

Kızın Zehra gizlice toprağa veriliyor. Oysa senin vefatının üzerinden henüz birkaç gün geçmiş, adın insanların dillerinden henüz düşmemiştir…

Ey Fatıma! Zalimlerin üstünlük kuracağından endişe etmeseydim, bu büyük matem içinde gözyaşlarımı akıtarak kabrinin başından bir daha ayrılmazdım…’

Ali’ye ne olmuştur? Allah Resulü’nün kızının başına neler gelmiştir ki Ali, kederli gecenin karanlığında onun mezarı başında Resulullah’la böyle fısıldaşmakta ve ‘Şikâyetimi Allah’a arz ediyor, kızını sana emanet ediyorum. Zehra sana, senden sonra kendisine nasıl zulmedildiğini anlatacaktır…’ diyerek yakınmaktadır?

Peki, o günlerde neler yaşanmıştı?

Zehra (s.a), Allah Resulü’nün (s.a.a) vefatından sonra, kendisi de dünyaya gözlerini kapatıp hasretle beklediği babasına kavuşmadan önce, Medine sokaklarını defalarca dolaşmış ve toplumun ileri gelenlerinden bazılarını ziyaret etmişti. Fatıma (s.a), Allah Resulü’nün kendilerine yaptığı uyarıları endişeyle hatırlatmış, Allah’a verdikleri ve artık hiçbir çekince duymadan bozdukları sözü kendilerine yeniden anımsatmıştı.

Ancak Fatıma’nın ısrarla dile getirdiği endişelerine, toplumun ileri gelenlerinden bazılarının sessizliğinden başka bir karşılık gelmemişti. Böylece Fatıma’nın sesi, o günlerin ağır ve soru işaretleriyle dolu sessizliği içinde kaybolup gitmişti.

Bizim Zehra’mız (s.a), insanların Ali’nin (a.s) velayetinden uzaklaşmaları hâlinde, zorba yöneticilerin velayetini kabul etmek zorunda kalacaklarını biliyordu.

Fatıma (s.a), İslam dünyasının Ali’nin imametinden mahrum bırakılmasında Cemel Savaşı fitnesini görüyordu. Sıffin’de Muaviye’nin insanları aldatmak için attığı zafer naralarını duyuyordu. Nehrevan’da Haricilerin cehaletine tanıklık ediyor; Hicrî 40 yılının 19 Ramazan sabahında, Kûfe Camii’nin mihrabında Ali’nin (a.s) yarılmış başına ağlıyordu.

Yeniden sahneye çıkan ve geçmişte yitirdiği ayrıcalıklarını geri kazanmaya çalışan aristokrasiyi görüyordu. Muaviye’nin pençesinde kıvranan halkın acısıyla yüreği kan ağlayan Hasan’ı (a.s) görüyordu. Kan ve aldatmacanın hüküm sürdüğü bir ortamda Hüseyin’in (a.s) mübarek başının mızrak üzerinde taşındığını görüyordu.

Yezid’i, Allah Resulü’nün torununun kesik başını önüne koyup onun dudaklarına ve dişlerine vururken, Bedir ve Huneyn’de öldürülmüş atalarının intikamını seyretmeye çağırırken görüyordu!

Emevîlerin ve Abbasîlerin kanlı pençeleri arasında ezilen mazlum halkları görüyordu. Müslümanların ise parmaklarını pişmanlıkla ısırdıklarını, ellerini üzüntüyle alınlarına vurarak, ‘Keşke mazlumların dostu ve ezilenlerin hamisi Ali’nin velayetine sahip çıksaydık da kan dökücü, insanlık düşmanı Haccac bin Yusufların ve Mansur Devanikilerin yönetimi zorla sırtımıza yüklenmeseydi!’ diye hayıflandıklarını görüyordu.

Fatıma (s.a), bütün bunları görüyordu; işte bu yüzden bu kadar endişeliydi.

Zamanın çarkı döndü, döndü ve nihayet Devrim’in merhum ve şehit liderinin ifadesiyle, ‘Humeyni Çağı’ olarak adlandırılmayı en çok hak eden bir döneme ulaştı.

Zamanın çarkı Humeyni Çağı’na geldiğinde, İslam’ın ilk döneminde yaşananlar bir kez daha tekrarlandı. Ancak bu defa, ilk İslam döneminde yaşananlardan temel bir fark vardı: İslam ümmeti, 1400 yıllık bir tecrübeyi omuzlarında taşıyordu. İnsanların yüzlerini maskelerinin arkasından görebiliyor, doğruyla yanlışı birbirinden ayırt edebiliyordu. Su ararken seraba yönelmiyordu…

Bu dönemin insanları, Fatıma’dan (s.a) şunu öğrenmişti: Ali’nin (a.s) velayetinden uzaklaşırlarsa, zorba yöneticilerin velayetini kabul etmek zorunda kalacaklardı.

‘Vadi-i Eymen’de Allah’a verdikleri sözü yerine getirmek üzere, ‘Beni gör’ diyerek buluşma yerine geldiler. Canlarıyla ve bütün varlıklarıyla Fatıma’nın iki evladına, Humeyni ve Hamaney’e bağlandılar.

Tahakküm sisteminin karanlık tavanını delerek yeni bir düzen kurdular. Bu nurani kervan, Rahmetli İmamımızın ifadesiyle, dünyanın kilit noktalarındaki mevzileri birer birer fethetme yolunda ilerlemeye devam ediyor…

Bugün Batı Asya’daki mücadele meydanında, işgal altındaki Filistin’in kurtarılması ve vahşi Siyonist rejimin yıkılması hedefi önümüzde duruyor. Bugün bulunduğumuz noktaya bakıp onu başlangıç noktasıyla karşılaştırdığımızda, çok sayıda mevzinin aşıldığını ve zirveye yaklaşıldığını açıkça görüyoruz.

Gerçekten de ey sevgili Fatıma! Bugün senin evladından gelecek tek bir işaret yeterlidir ve…”

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın