RAST HABER- Sondakika İslami haber RASTMEDYA RAST YAYINLARI

Abbasi Sultanı Mehdi Dönemi

Abbasi Sultanı Mehdi Dönemi
10.02.2017 © RAST HABER

Allah’ın adıyla

Tarihî kaynaklara göre Mansur’dan sonra iktidara gelen Mehdi kendisinden önce Ehl-i Beyt’e yönelik uygulanmakta olan baskı politikalarını kısmen gevşetiyor. Onun döneminde Musa Kâzım (a.s) Medine’deki ilmî faaliyetlerini serbest bir şekilde sürdürmekteydi. Hayat iman ve mücadeleden ibaretti. İmâm Musa Kâzım (a.s) babasının emanet ettiği mücadele bayrağını muhafaza ve ilerilere götürme azmindeydi. O da babası gibi İslâm’ı içeriden yıkmaya çalışan sapık fırkalarla mücadele etmek durumunda kalmıştı.

Zira Abbasîler de Emevîler gibi her türlü sapkın fikir akımlarına faaliyet imkânı sağlamaktaydı. Bu sapkın fırkalar da Müslümanların akidelerini ifsad etmeye çalışmaktaydı. Özellikle Mürcie diye addedilen grubun düşünce ve fikirleri iktidar sahiplerinin işine gelmekteydi. Öyle ki, Mürcie fırkası büyük günah işleyenleri ve yeryüzünde fesat çıkarıp kan döken iktidar sahiplerini tevillerle temize çıkarmaya kalkıp işi ahirete havale etmekteydiler.

Zalim yöneticiler hakkında ileri sürdükleri sav şuydu: “Dünyada onlar hakkında hüküm vermek bizim işimiz değildir, bu meseleyi kıyamet gününe bırakmak gerekir. Bizim ellerimiz onların kanına bulaşmadığı gibi, dillerimiz de bulaşmamalı.” (Oysa Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) ümmetinin zulüm ve haksızlık karşısında susmaması gerektiğini çarpıcı bir şekilde şu sözlerle dile getirmiştir: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” Ne yazık ki böylesine uyarıcı nebevî söze rağmen, günümüzde bile İslâm ümmetinin içerisinde hâlâ bu düşünceye sahip olanlar mevcut.)

Mürcie grubunun ifsada yönelik öne sürdüğü bir başka fikir ise ibadet ve amelleri küçümseyerek imânın asıl olduğu yönündeydi. Allah’ın amellere değil asıl olarak kalpteki imâna baktığı iddia edilmekteydi. İmânı ise kalp temizliği ile izah etmekteydiler. (Günümüzde de, “Namaz kılmıyorum, oruç tutmuyorum ama kalbim temiz” diyenlere rastlamaktayız. Demek ki o günkü ifsâd günümüze kadar sürüp gelmiş!)

Yine o dönemler Abbasîlerin itibar ve teşvik ettiği sapık fikir akımlarından biri de Cebriye fırkasıydı. Temel düşünceleri ise insanın irade sahibi bir varlık olmadığı yönündeydi. Şöyle demekteydiler: “Allah namaz kılmamızı ve iyilik yapmamızı irade ettiğinde namaz kılıp iyilikler yapmaktayız, şarap içmemizi veya başka bir kötülük yapmamızı irade ettiğinde biz o işi yapmaktayız.” Bu düşünce ve fikirlerle hem kendi işledikleri günahları, hem zalim yöneticilerin yaptığı kötülük ve zulümleri Allah Teâlâ’ya isnad etmekteydiler. (Bir zamanlar “Allah bana namaz kılmayı ne zaman nasip ederse, o zaman namaz kılmaya başlarım” diyene bizzat tanık olmuş ve o kişiye “Allah kendisine içtenlikle yönelene hidayet verir” (Ra’d:27; Şûrâ:13) âyetleriyle cevap vermeye çalışmıştım.)

Ayrıca Abbasîlerin malzeme olarak kullandığı ve onların nezdinde Ehl-i Beyt ekolüne fütursuzca saldırdığı grup Gulat fırkasıdır. Bu grup Ehl-i Beyt imâmlarını içerisindeki konum ve makamın üzerine ve dışına çıkararak, İslâm ve tevhid akidesi ile çelişen bir takım isnadlarda bulunmaktaydılar. Abbasîler de bunu fırsat bilip ulûfelerle besledikleri saray mollalarına tüm Ehl-i Beyt taraftarlarının böylesi sapık bir inanca sahip olduğunu halka anlatmalarını emretmekteydiler. Ve böylece halkın Ehl-i Beyt ekolünden soğumasına çalışmaktaydılar.

İşte İmâm Musa Kâzım (a.s) tıpkı babası İmâm Câfer Sadık (a.s) gibi böylesi bir fesat ortamında sapkın fikir akımlarına karşı mücadelesini sürdürmekteydi. Mutahhar Ehl-i Beyt imâmları, bulundukları dönemde insanlara hüccet olmalarının, Müslümanlara hidayet rehberi olmalarının hikmetlerinden biri de budur. Zira insanlar hakka kulak açtıkları ve hidayete yöneldikleri süre Rabbimiz onları doğru yola-sırat-ı mustakime ulaştıracağını taahhüd etmektedir. (Ra’d:27; Şûrâ:13) Ve “Eğer siz doğru yolda olursanız (doğrularla birlikte olursanız, doğruları rehber edinirseniz), sapan size zarar veremez” (Mâide:105) diye teminat vermektedir.

Ancak ne yazık ki, saltanat sahiplerinin nüfuz alanı ümmet bünyesinde oldukça geniş bir alana tekabül ediyordu.. Ve insanların çoğu saray mollalarının kara propagandalarından etkilenmekteydi. Ehl-i Beyt imâmlarının nüfuz alanı ise İslâm coğrafyasının birçok bölgesine yayılmış olmasına rağmen, müntesipler ölüm ve zindan tehdidi ile karşı karşıya olduklarından dolayı faaliyetler gizlilik ve takiyye prensibi ile sürdürülmekteydi. Bu çalışmalar daha önceki imâmların döneminde olduğu gibi temsilcilikler vasıtasıyla yürütülmekteydi.

Tarihî süreç içerisinde Ehl-i Beyt ve taraftarlarına yönelik baskıların hafiflediği dönemler de olmuştur. Abbasî sultanı Mehdi’nin iktidarını da Ehl-i Beyt ve taraftarları için soluklanma dönemi olarak görebiliriz. Mehdi yumuşama politikası olarak aldığı kararlardan ilki hapishanelerdeki Ehl-i Beyt taraftarlarını serbest bırakıp genel af ilân etmesidir. Ayrıca babasının zorbalıkla gasp ettiği menkul ve gayrimenkul malları sahiplerine iade etmişti. İmâm Musa Kâzım’a (a.s) da Ehl-i Beyt’e ait gasp edilen malları geri vermişti.

İmâm Musa Kâzım (a.s) bu yumuşama ortamını fırsat bilip faaliyetlerini daha hummalı, daha yoğun bir şekilde sürdürmüştü. İmâm’ın (a.s) çalışmalarındaki ana tema çeşitli fikir akımlarının tahrifatını ve tahribatını önlemeye yönelik olarak öz Muhammedî İslâm’ın velâyet çizgisindeki aydınlığını ve berraklığını ortaya serdetmek ve insanları bu bağlamda irşad etmekti. Elbette ki, bu azimli çalışmaların semeresi Horasan, Buhara ve Semerkant steplerinden ta Kuzey Afrika ve Batı Sahra’ya kadar uzanmaktaydı.

Ancak ne yazık ki, süreç içerisinde İmâm’ın (a.s) faaliyet alanının genişliğinden ve ümmetin İmâm’a (a.s) yönelik teveccühünden haberdar olan Mehdi harekete geçip, İmâm’ı (a.s) tutuklatır ve Bağdat’a getirtir. İmâm Musa Kâzım (a.s) bir müddet Bağdat zindanlarında kaldıktan sonra serbest bırakılır. Ve imâm (a.s) Medine’ye geri döner. Kurbu’l-Esnad, s. 140; el-Bihar, 48 / 228)

Bir başka rivâyette İmâm Musa Kâzım’ın (a.s) serbest bırakılmasının nedeni ise şöyle aktarılmaktadır: Mehdi İmâm Musa Kâzım’ı (a.s) tutukladıktan sonra, saray cellatlarından birini görevlendirip İmâm’ı (a.s) seher vakti öldürmesini emreder. Ancak Mehdi o gece İmâm Ali’yi (a.s) rüyasında görür ve İmâm Ali (a.s) onu Muhammed Sûresi’nin 22’nci âyetiyle şiddetli bir şekilde uyarır. Mehdi korku ve dehşet içerisinde uykusundan uyanır ve görevlendirdiği celladı sûikastı yapmaktan men eder ve ardından İmâm’a (a.s) saygı ve hürmet gösterip Medine’ye geri gönderir.(el-Menakıb, 4 / 325; Biharu’l-Envar, 48 / 139)

Buna rağmen Mehdi, Ehl-i Beyt’e olan düşmanlığını şairleri vasıtasıyla sürdürmekteymiş. Ehl-i Beyt hakkında kötü söz, hakaret ve hicvedici içerikte şiirler okuyan şairler büyük bahşişlerle Mehdi tarafından ödüllendirilip taltif edilirmiş. Şairler de, Mehdi’nin avuç avuç sarı altınlarıyla ihya edilmek (!) için âdeta birbiriyle yarışırlarmış. (Hepsi cehenneme zümera!)

Ayrıca Mehdi kendisinden öncekiler gibi zevk ve sefaya düşkün biri olarak tanınırmış. Şarkıcılara itibar eder ve sarayında eğlenceler tertiplermiş. Bu durum toplum hayatına da sirayet etmiş ve halkın elit takımı tarafından da konaklarda içkili-çalgılı eğlenceler düzenlenirmiş. Sonuçta eğlence, zevke düşkünlük ve toplumun yozlaşması Mehdi döneminde bir hayli yaygınlık kazanmış. Kısacası Mehdi’nin döneminde tekrar cahilîye yaşam biçimine öykünmeler başlamış. “Balık baştan kokar” misali yönetimdeki işret ve soysuzlaşma zaman içerisinde topluma da sirayet etmeye başlaması kaçınılmazdır. (el-Eğanî, 5 / 5)

(Tarih boyu halkın manevî değerlerden soğutulması ve soyutlanması yani soysuzlaşma süreçleri hep böyle başlamıştır. Anadolu halkına yönelik soysuzlaştırma süreci de o meşhur “rakı sofraları”yla başlatılmıştı. Müstehcenlik, yani cinsel teşhiri yaygınlaştırmak için kılık-kıyafet devrimi, Müslüman halkımızın Allah’ın kelâmı Kur’ân ile bağını koparmak için harf inkılâbı, beyinleri iğdiş etmek için içki üretiminin ve fuhşiyatın yaygınlaşması için zinanın serbest bırakılmasını hep o “rakı sofraları”nda alınan kararlarla uygulamaya koyulmuştu.)

“Allah’ın riâyet edilmesini emrettiği hükümleri terk edip çiğneyenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte lânet onlar içindir. Ve kötü yurt (cehennem) onlarındır.” (Ra’d:25)

“Firavun böylece halkını ahmaklaştırdı ve onlar da sonunda boyun eğdiler. Çünkü onlar aldatılmış, ayartılmış fasık bir topluluktu.” (Zuhruf:54)

Mehdi eğlenceye düşkünlüğünün yanısıra savurganlığı ile de nam salmıştı. Mansur’un imar ve bayındırlık hizmetleri için kullanacağını vaad ederek ümmetin evlatlarından metazori olarak ve zulümle alıp hazinesine yığdığı mal varlığını-maddî imkânları Mehdi nefsânî arzuları ve aile efradı için har vurup harman savurmaktaydı. Oysa yönetimi esnasında yoksulluk ve milletin fakr-u zarureti belirgin bir şekilde kendini gösteriyordu. O ise oğlu Harun’u evlendirirken saltanat geleneğinin ötesinde ve üstünde yaptığı harcamalar had safhadaki savurganlığını ve müsrifliğini izhar etmekteydi. Söz konusu düğün için Mu’tezz ismindeki ravî tarihe şöyle bir not düşmektedir:

“Bundan önce İran Kisraları, Roma Sezarları ve Batı kralları böyle bir şey yapmamışlardı.” (Hayatu’l-İmâm Musa b. Câfer, 1 / 439-440)

“Hazıra dağlar dayanmaz” özlü sözde ifade edildiği gibi Mehdi’nin fütûrsuzca savurganlığı ve israfları sonucu devlet hazinesi boşalınca çareyi vergileri arttırmakta bulup rençperlikle uğraşan köylüye ve ticaretle uğraşan tüccar ve esnafa vergi memurlarını musallat etmişti. Hatta bizzat kendisi devlet erkânıyla birlikte çarşı-pazar dolaşıp vergi topladığı rivâyet edilmektedir. Garip bir uygulama ile çarşı başlarına vergi memurlarını yerleştirip alış-verişe gelen halktan dahi vergi aldığı tarihî kaynaklarda geçmektedir. (Bu yöntem günümüzde uygulanmakta olan KDV-Katma Değer Vergisi’ne benziyor.)

Öte yandan valilerine de vergi toplamaları hususunda sert direktif ve talimatlar verdiği aktarılmakta. Bir ara vergi memurları arasında rüşvet ve adam kayırmanın alabildiğine yaygınlaştığı anlatılmakta. (Tarihu’l-Yakubî, 2 / 399) Kısacası aşırı vergilerle cendere içine sokulup sıkboğaz edilen halk, çareyi zalim sultanlara (tağutî rejime) vergi vermektense memurlara rüşvet vermeyi tercih etmekteydi.

Yine tarihçilere göre bir başka menfî gelişme ise, saraylarda kadın entrikalarının başlangıcı Mehdi dönemine rastlamaktadır. Mehdi’nin eşi Hayzaran saraydaki entrikalarıyla büyük bir inisiyatif ve güce sahip olduğu rivâyet edilmektedir. Birçok siyasî kararlarda kocasının üzerinde büyük bir nüfuza sahip olduğu tarihî kaynaklarda geçmektedir. Yönetim kadrosunda istediği kişileri azlettirip, istediği kişileri işbaşına geçirdiği anlatılmaktadır.

(Aziz İslâm dini hak, adâlet, paylaşım ve dayanışma ölçeğinde mükemmel bir yönetim tarzını bir medeniyet projesi olarak dünya insanlığına sunarken Müslümanların dûçar olduğu saltanat hegemonyasına bir bakın! Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın zikrinden yüz çevirmenin dünyevî bedeli bu olsa gerek!)

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER