ABD–İsrail İttifakı ve İran

Uluslararası hukuk, devletler arası ilişkilerin yol haritası olması için kurulmuştur; ama bugün o harita, güçlülerin çıkarlarına göre yeniden çiziliyor gibi. ABD ile İsrail’in Ortadoğu’daki ittifakı, bu gerçeğin en sert yüzünü gösteriyor: Hukuk, güvenlik söylemiyle birlikte subjektifleşiyor. Yani güçlü olanın hukukunu haklı çıkaran bir dil yükseliyor.

ABD’nin İsrail’e verdiği destek “özel ilişki” değil, istisnai bir ayrıcalıktır. ABD’nin diğer müttefiklerine uygulanan insan hakları ve uluslararası hukuk kriterleri, İsrail’e fiilen uygulanmayacak kadar esnetiliyor. Böyle bir ilişki daha önce görülmemiş bir istisna üretmiştir.

Bu ittifakın İran üzerine yansıması ise bugün Ortadoğu’da yaşanan güvenlik krizlerinin merkezinde duruyor. 2025’te İran ile İsrail arasında sıcak çatışma ve karşılıklı saldırılar yaşandı; İran’daki nükleer tesisler hedef alındı ve hem üst düzey komutanlar hem bilim insanları hayatını kaybetti.

Uluslararası hukuk açısından bu saldırılar tartışmalıdır. Uluslararası Hukukçular Komisyonu gibi bağımsız organlar, İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının BM Şartı ve uluslararası hukukun ciddi ihlalleri olduğunu belirtti. Birleşmiş Milletler Şartı’na göre egemen bir devletin toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığına yönelik kuvvet kullanımı yasaktır.

BM Güvenlik Konseyi’nde yaşananlar da bu ikili standardı açığa çıkarıyor. Rusya, İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını uluslararası hukuku ihlal ettiği için kınarken, ABD savunma hakkı mesajını yineledi. Bu, hukukun değil, ittifakların hukuku olduğunun itirafıdır.

Uluslararası Hukuk’un çiğnenmesi sadece askeri hedeflerle sınırlı değil. İran’a karşı yeniden devreye sokulan yaptırımlar (snapback) gibi mekanizmalar da hukukî bir çerçeveye rağmen politik amaçlarla kullanılıyor. Bu yaptırımların hukuki meşruiyeti tartışma konusu olmaya devam ediyor.

ABD–İsrail hattı, “güvenlik” adı altında kendi normlarını üretirken, uluslararası hukuku esnetti. Bu esneme, basit bir kural ihlali değildir; hakikat algısının çarpıtılmasıdır. Savaşın devam ettiği bir bölgede “hukuk” artık silahların gölgesinde yazılır hâle geldi. Bu durum sadece İran’ın varlığına yönelik bir tehdit değil, uluslararası hukukun itibarsızlaştırılmasıdır.

Toplumsal düzeyde etkisi ise derindir. Halklar çatışmanın sorumluluğunu değil, sadece korkunun somutlaşmış halini yaşar. ABD ve İsrail’in güvenlik söylemleri, İran’ı sürekli bir tehdit olarak sunar. Bu söylem, uluslararası hukuku değil, korkuyu tekrar eder. Barışın dili değil, savaşın gerekçesi olarak işlev görür.

Felsefi olarak bakıldığında mesele bellidir: Hukuk, güçlülerin çıkarına göre esnetildiğinde, hakikat yanar; adalet yok olur. Bir devletin “güvenlik” gerekçesiyle hukuku çiğnemesi başka bir devlete “meşru müdafaa” olarak sunuluyorsa, uluslararası hukuk bir fikrî oyun haline gelir.

Ve ne yazık ki bugün geldiğimiz nokta budur: Hukuk, artık devletlerin propagandasının bir parçası; güçlü olanın diline boyun eğen bir araçtır.
Bu yüzden bugün sormamız gereken en radikal soru şudur:

Uluslararası hukuk gerçekten evrensel midir, yoksa güçlülerin çıkarlarına göre yeniden yazılan bir metin mi?

Çünkü Ortadoğu’da hukuk hâlâ yazılıdır; ama hükmünü kaybetmiştir.

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın