“ABD’nin İran Hamlesi İmparatorluğun Son Büyük Hatası Olabilir”

ABD’li iktisatçılar Richard D. Wolff ve Michael Hudson, Ortadoğu’daki gerilimi ve Trump yönetiminin dış politika stratejilerini değerlendirdi. Uzmanlar, olası bir İran savaşının küresel enerji arzını ve borç mekanizmalarını çökertebileceğini belirtirken, ABD’nin Birleşmiş Milletler ve uluslararası hukuktan fiilen çekilmesinin yeni bir sömürgecilik dönemini başlattığını kaydetti.

Dünya genelinde gözler Ortadoğu’da her an patlak verebilecek geniş kapsamlı bir savaşa çevrilmişken, finansal piyasaların sergilediği alışılmadık sakinlik iktisatçılar arasında tartışma yaratıyor.

Dialogue Works kanalında Nima Al-Khurshid’e konuşan Amerikalı ünlü iktisatçı ve yazar Michael Hudson, askeri yığınağın artmasına rağmen piyasaların şaşırtıcı derecede istikrarlı olduğunu belirtti.

Hudson, ham petrol fiyatlarının hafta başındaki 62 dolardan sadece 66 dolar seviyelerine çıktığını kaydederek, “Askeri uzmanlar bu hafta sonu için bir saldırı beklerken piyasalar hala çok durağan. Ancak bir savaş çıkması durumunda petrol fiyatlarının varil başına 100, hatta 120 doların üzerine çıkacağı öngörülüyor” dedi. İran’ın Hürmüz Boğazı’nda bir gemi batırarak uluslararası petrol ticaretini engelleme kapasitesine sahip olduğunu hatırlatan Hudson, bu durumun küresel güney ülkelerini büyük bir borç krizine sürükleyeceğini vurguladı.

Enerji krizi ve borç sarmalı küresel ekonomiyi tehdit ediyor

Hudson, olası bir blokajın ekonomik yansımalarını şu sözlerle değerlendirdi:

“İran’ın yapabileceği en basit ve engellenemez hamle Hürmüz’de bir gemi batırarak uluslararası sevkiyatı durdurmaktır. Enerji fiyatlarındaki artış, petrol ithal eden gelişmekte olan ülkeleri sıkıştıracak; bu ülkeler ya ısınma ve elektrik ihtiyaçlarını karşılayacak ya da dış borçlarını ödeyecek. İkisini birden yapmaları imkansız olduğu için bu durum bankacılık sisteminde devasa bir istikrarsızlığa yol açacaktır.”

Finansal piyasaların bu riskleri “görmezden gelmesini” Trump’ın pazarlık pozisyonunu güçlendirmek için yaptığı bir “blöf” olarak algılamasına bağlayan Hudson, durumun çok daha ciddi olduğunu savundu.

Hudson, “İran, balistik füzelerini imha etmeyeceğini ve bölgesel müttefiklerini desteklemeyi bırakmayacağını açıkça söyledi. Trump ise kendisini köşeye sıkıştırdı” diye konuştu.

Trump ve yakın çevresi kaos üzerinden kazanç hedefliyor

Hudson, mülakat sırasında Donald Trump’ın ve içerideki aktörlerin piyasalardaki türbülanstan milyarlarca dolar kazanabileceği bir senaryoya da dikkat çekti.

Hudson, “Donald Trump ve içerideki isimler, bir savaş çıkacağını biliyorlarsa opsiyon piyasalarında spekülasyon yaparak, petrol fiyatları ve faiz oranları üzerinden büyük kazançlar elde edebilirler. Trump savaşı kaybetse bile şahsi hesapları üzerinden milyarlarca dolar kazanabilir” ifadelerini kullandı.

Ayrıca Trump’ın kurduğu “Barış Kurulu” (Board of Peace) ve yaklaşan Birliğin Durumu konuşmasının zamanlamasına işaret eden Hudson, Demokratların Kongre’den savaş için onay şartı getirme çabalarının Trump’ı “şimdi ya da asla” diyerek bu hafta sonu harekete geçmeye zorlayabileceğini belirtti.

Yeni sömürgecilik ve Monroe doktrininin geri dönüşü

Richard D. Wolff ise tartışmaya daha uzun vadeli ve jeopolitik bir çerçeveden yaklaşarak, ABD’nin dış politika söyleminin “yeni sömürgecilik” olarak adlandırılabilecek bir yapıya büründüğünü savundu.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Başkan Yardımcısı JD Vance’in söylemlerini analiz eden Wolff, “Rubio, Münih Güvenlik Konferansı’nda sömürgeciliğin geri döndüğünü ve bunu desteklememiz gerektiğini ima etmeye çok yaklaştı. ‘Kültürümüzü korumalıyız’ diyerek bu kavramın içini dolduruyor” dedi.

Wolff, ABD’nin ekonomik gücünü kaybettiği için askeri güce sarıldığını belirterek şu analizi yaptı:

“Artık dünyada siyasi otoritemiz yok. BM oylamalarında ABD ve İsrail olarak yalnız kalıyoruz. Ekonomik olarak Çin, Latin Amerika’da bile bizi geçiyor. Bu yüzden askeri gücümüzü Küba’yı taciz etmek veya Venezuela liderini yatağından çekip almak için kullanıyoruz. Bu, alternatif kalmadığı için başvurulan askeri sömürgeciliktir.”

Küresel güç mücadelesinde yeni cepheler: Grönland ve Kanada

Rusya ve Çin arasındaki ittifakın ABD’yi coğrafi ve endüstriyel olarak kuşattığını belirten Wolff, Washington’ın buna “Grönland ve Kanada” üzerinden yanıt vermek isteyebileceğini öne sürdü.

Wolff, “Çin’in endüstrisi ve Rusya’nın devasa coğrafyası karşısında ABD, benzer bir kara kütlesine ve yer altı kaynaklarına sahip olmak için Grönland ve Kanada’yı kendi nüfuz alanına tam olarak katmak isteyebilir. Hatta bu durum, hegemonyayı korumak isteyen Avrupa ve ABD arasında bir rekabete bile yol açabilir” değerlendirmesinde bulundu.

İran’ın hızlıca saf dışı bırakılmak istenmesinin arkasında İsrail’in Ortadoğu’daki “yönetici” rolünün yattığını ifade eden Wolff, ABD’nin tüm dünyayı tek başına yönetemeyeceğini, bu yüzden bölgeyi yönetme görevini İsrail’e devretmek istediğini kaydetti.

Uluslararası hukukun sonu ve “Hükümdar Odaklı Düzen”

Hudson, Marco Rubio’nun Birleşmiş Milletler’i (BM) “miadını doldurmuş” olarak nitelendirmesine dikkat çekerek, ABD’nin uluslararası hukuku tanımadığını açıkça ilan ettiğini savundu.

Hudson, “Rubio’nun konuşması BM’nin reddiydi. Uluslararası hukuku, vatandaşlarını tehdit edenlerin arkasına saklandığı bir ‘soyutlama’ olarak görüyorlar. Bunun yerine ‘kurallara dayalı düzen’ diyorlar; ancak takipçilerimden birinin dediği gibi bu aslında bir ‘hükümdar odaklı düzen’ (ruler-based order). Çünkü gerçek bir kural yok, sadece hükümdarın yani ABD’nin söyledikleri var” dedi.

Hudson ayrıca, BM Genel Sekreteri Guterres’in örgütün ağustos ayında iflas edebileceği yönündeki uyarısını hatırlatarak, ABD’nin borçlarını ödemeyi reddettiğini ve BM’yi fiilen tasfiye etmeye çalıştığını belirtti.

İran savaşı: Vietnam ve Afganistan’dan sonraki son hata mı?

Wolff, ABD’nin askeri tarihine atıfta bulunarak İran’a yapılacak bir saldırının felaketle sonuçlanabileceği uyarısında bulundu. Wolff, “ABD, Vietnam’da kazanacağını düşündü ama yenildi. 20 yıl sonra Afganistan’da Taliban’ı yeneceğini sandı ama yine yenildi. Şimdi de İran’ı yenebileceğini düşünüyor. Oysa İran bu iki ülkenin toplamından daha büyük, daha gelişmiş ve daha güçlü müttefiklere sahip. Bu, düşüşteki bir imparatorluğun üçüncü ve son hatası olabilir” ifadelerini kullandı.

İran’ın geniş coğrafyası ve silahlı nüfusu nedeniyle kontrol edilmesinin imkansız olduğunu vurgulayan Wolff, ABD’nin bu riski alıp almayacağının hala bir soru işareti olduğunu belirtti.

Rubio’nun “düşüşü düzenli bir şekilde yöneten taraf olmayacağız” sözlerini hatırlatan Wolff, “Bu, süreci ‘düzensiz’ ve kaotik bir şekilde yöneteceklerini kabul etmektir. Rusya, Çin ve BRICS’i içeren bir savaş riski, şimdiye kadar gördüğüm tüm risklerin ötesindedir” dedi.

Çin ve enerji güvenliği çıkmazı

Mülakatın sonunda Çin’in duruma bakışı ele alındı. Hudson, ABD’nin enerji ticaretini bir silah olarak kullanarak Çin’in “petrol musluğunu” kapatmaya çalıştığını öne sürdü.

Hudson, “Çin, ABD’nin İran savaşını bir prova olarak gördüğünün farkında. Eğer ABD İran’da kazanırsa, aynısını Çin’e yapabileceğini düşünecek. Bu yüzden Çin, İran’ı korumak ve savunmak için elinden geleni yapacaktır” diye konuştu.

Çin’in risk almayı sevmediğini ancak hayati çıkarları için proaktif davranmak zorunda kalacağını belirten Hudson, İran’ın bugün Ukrayna gibi Batı ile Doğu (Asya ve Küresel Güney) arasındaki mücadelenin savaş alanı haline geldiğini kaydetti.

Wolff ise durumu şu sözlerle özetledi: “Kendi mezar kazıcılarını yaratıyorlar. Kısa vadede kazançlı görünse de orta ve uzun vadede bu strateji ABD için bir öz yıkım reçetesidir.”

harici

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın