Araştırmacı yazar Muhammed Can, sosyal medya üzerinden düzenlenen oturumda Ali Şeriati’yi değerlendirdi.
Muhammed Can’ın değerlendirmesi şu şekilde;
Bismillahirrahmanirrahim
Beyler ve bayanlar!
Hepinize hayırlı akşamlar diliyorum. Bu akşamki değerli toplantıya katılan katılımcılardan istirhamım şudur. İslami usulün bel kemiği konumunda olan ‘‘masumiyet, velayet, imamet, nübüvvet, adalet, tevhit, Mead, kitap, mizan ve Risalet gibi seçkin kavramların hepsini ki bu kavramların hepsinin anlamsal karşılığının mutlakıyet olduğunu bildiklerini düşünerek konuşacağım.
Sohbetin derinliklerinde zaman zaman bu kavramları kullanırsam, bu kavramların ontolojik ve epistemolojik boyutunu kendi ruhuna emziremeyenler tarafından, hadisenin kendisi tam olarak anlaşılamayabilir. Bu cümleyi kurmamın nedeni, kendini siyasal olarak mektebe isnat eden kişilerin bolluğu aydın ve hocaların varlığıdır.
Bu sunumu lütfen salt duygusal bir hitap olarak algılamayın! Sizlerden ricam; kulağınıza slogan olarak gelebilecek her bir cümlenin içindeki mesajın stratejik derinliğine ve anlamsal kalitesine inmenizdir. Üstadımızı, faşizm sosuna bandırılmış (göller yöresinde bir ada) cümlesi ile nasıl da mazlum bırakıldığını mutlaka görmeliyiz.
Üstadı nasıl da yersiz itham ettiklerini ve hatta bu değersiz ithamın isnatlarına İslami delil bulma beyhudeliklerini göstermektedir. ‘‘Sizi rahatsız etmeye geldim!’’ sözü, yani benim gibi birisi için değildi. Üstadı Dilruba’yı bir diğer adı ile Şeriati’yi kastediyorum. Sizi rahatsız etmeye geldim sözü dünyevi şımarıklık içinde Modernizm’in sunduğu konfor bataklığında debelenen İslamcı gergedanlar zümresine idi! Biz Allah’tan başka kimsesi olmayan milyonlarca prangalı ayaklıların ne rahatı vardı ki?
Takriben 35 yıllık okumalarımın ve araştırmalarımın toplamının posasından arındırılmış öz sunumdur. Bu akşamki sunumumun temel hedefi; bu inkılap yani İslam inkılabını kastediyorum! Yirminci yüzyılda büyük insanlık ailesine nasip olan bu inkılabımızın Muhammed’i; Humeyni’yi Kebir’di, Ali’si; Allame Seyyit Tabatabai ve Ebu Zer’i de şüphesiz ki bağrı kevir olan Ali Şeriati’ydi.
Ne yazık ki tarihin hazin satırlarının arasında iftiharı dil rubamız olan Şeriati, dünün Ebu Zer’i gibi dışlanmış ve yalnızlık mabedinin karanlık dehlizlerine uzun yıllar hapsedilmiş nazenin bir kişilik olarak kaldı.
Kendisi olmak isteyen, Devrimci ve yüce bir ruh sahibi olan Şeriati; Beşere isyankâr, yaratıcıya Muti, ilahi emirlere munis, zalime şedit, mazluma merhamet, Âlim’e saygı, zalime öfke, cehalete düşman, bilgiye dost, Tanrı yoluna kurban olarak kendini adayan İsmail’i bir kişiliktir.
O yüce şehit için şöyle bir anekdot düşeyim, ama bilmiyorum ki nereden başlayayım?
Evet, Şeraiti’yi anlatmaya nereden başlamalı, onu nasıl anlatmalı? Onu kelimelerle ifade etmeye başlamak dahi başlı başına bir sorun! Onu, yine onun yazdığı eserlerden parçalar halinde toplayıp bir araya getirmeye çalışacağım. Ama önünüzdeki bu çalışma onun ve eserlerinin kusursuz bir sergisi olacak anlamına gelmez ve gelmemeli.
Çünkü Eserlerinin bütününü okumakla da olsa istenildiği şekilde tanına bilinecek bir kişilik değil.
Nitekim bir olgunun tanım ve tarifi yapılırken, o olgunun kendisi esas alınmazsa, yapılacak bütün tanım ve tariflerin hepsi ya yarım kalır ya eksik olur ya da yanlış! Bu durum onun ve eserleri içinde geçerli bir kuraldır.
O ‘‘Ebu zer’’ ile adalet için direnmeyi,
‘‘Hubut’’ ile aşkı ve yeniden yaratılışı ki bu yaratılış Şeriati de kendini devrimci yetiştirmekle özdeştir.
‘‘Hac’’ ile İbrahim’i eylemi, ‘‘Ali Şiia’sı ve Safevi Şiası’’ ile ideolojik arınmayı, ‘‘öze dönüş’’ ile (ne doğu ne batı) kendisi olmayı, ‘‘Dua’’ ile silahlanmayı, ‘‘her hicret bir inkılaptır’’ ile toplumsal dirilişin stratejisini, ‘‘Dinler tarihi’’ ile yozlaşmış lığı ‘‘Ne yapmalı?’’ ile devrimcinin görevi, ‘‘Dine karşı din’’ ile düşmanı, ‘‘İnsanın 4 zindanı’’ ile insanlık tarihi kadar kadim bir zamandan gelen ve sürekli olan tuzakları, ‘‘yarının tarihine bakış’’ ile umudu, ‘‘Âdem’in varisi Hüseyin’’le kıyamı, ‘‘İbrahim ile buluşma’’ da tevhidi, ‘‘Hür düşünce mektebi’’ ile bildiği ve inandığı gerçekleri anlatıp kısacık ömrünü kimi zaman Ana Zeynep’in, kimi zaman da Ebu Zer’in rolünü üstlenerek yaşamaya, yaşatmaya adadı ve yolun sonunu şehadetle taçlandırdı.
Şurası tartışmaz bir gerçekliktir ki; Ali Şeriati ‘‘Kevir’’ ile ayağa kalktı ve bir çöl insanı gibi yaşadı. O çöldeki ağaçlar kadar susuzdu, buna rağmen kuruyup yıkılmadı. Fikri temellerini Kur’an’ın ayetleri üzerine inşa etti. İmam Ali’nin nasıl yapılması gerektiğini imam Hüseyin ile nasıl ölüneceğini ve Ebu zer ile nasıl feryat edileceğini kendine şiar edindi ve sözleri tarih boyunca süre gelen mustazafların dert ve feryadıydı. Bu cümleyi mütefekkir Muhammed Ahmed’i’den aldım ve buraya bir anekdot olarak düşünmeyi de görev bildim.
Onun İran coğrafyasında yani devrimin ayak seslerini sağır sultanın bile uyandırabileceği bir dönemde kıyama kalkması, özellikle öze dönüş ile ne Doğu ne batı kültürünün etkisinde kalmadan İslam kültürü ile yoğrulmanın adını Hudaperest sosyalist olarak koyan ona solcular ya da antikapitalist Müslümanlar, gerçeklerden uzak hayalperest zavallı kişilerdir.
Onun ‘‘Modernizm ile Medeniyet’’ arasındaki farklılığı belirginleştirmesi bugün bile günümüz dünyasında ve maalesef Türk İslamcı aydınlarınca da anlaşılmış değil. Oysa bu farklılık anlaşılmayınca, Modern insan, üretim ve tüketimin biyolojik robotu olmaktan öteye geçemeyecektir.
Medeni insan mağarada devri insani olarak yaşasa bile ya da taş devrinde yaşasa bile kurmuş olduğu duygudaşlık ve insanlara göstermiş olduğu saygıyla günümüze kadar değerlerini yaşatandır, demek istediğini nasıl anlayacaklar?!
Şehidi Dilruba’yı, din âlimlerine düşman olarak göstermek isteyen aydın ve mollaların, üstadın mercii taklit olarak kendisine İmam Humeyni’yi seçtiğini neden açıklamıyorlar?
Kaldı ki Ali Şeriati kendini ve liderliğe olan bağlılığını şöyle dışa vurur. ‘‘Hiç kimsenin Şah’ın zulmüne başkaldıramadığı bir dönemde Qum’da bir el kalktı ve zulme dur dedi o el Humeyni beyin elidir. O eli tutun, yalnız bırakmayın!
Üstad Şeraiti ile Muhammed ikbali lahuri veya Seyit kutup gibi dönemin aydınlarıyla karşılaştırmak ayrı bir sempozyum gerektirir. Kaldı ki günümüz aydınları bu değerlendiriyi sağlam bir zemine oturtmaktan yoksun kalmış denecek kadar bilgi kirliliğine de müptela olmuşlar. Kutup ile ikbal arasında bir tercih yapmadan sunu söylemek mümkün. Belki lahuri kendisine yaklaşabilir! Yaklaşabilir cümlesinden kastım şudur. Maalesef ikbal-ı lahuri de bir noktadan sonra kırılma yaşayıp, egemen güce RAM olmuş ve konforu seçmiştir. Oysa Şeriati yaşamı boyunca böyle Görece değerlere teveccüh etmeden, toplumunda ‘‘Kendini devrimci yetiştirmek’’ gibi bir kavramla kendi şahsında halkının da bu değerlere ulaşmasını özenle salık verir.
‘‘Kendisi olmayan insan’’ adlı eserinde tam da bugünü tarif etmiştir. Yani kendisi olmayan derken erdemli insan yani İslam’ın istediği İnsan-ı Kamil olma yolunda ceht etmeyen, bazen batının, bazen Doğu’nun ve özellikle liberalizmin ölümcül virüsü etkisinde kalmış İslamcılar tam da bu kavrama uyuyor!
Kültürel, statükocu ve klasik Şia ’lığı şiddetle eleştiren Şeriati, daha öncede kısa bir değini yaptığımız Ali Şiası ve Safevi Şiası (Al Şia Kara Şia) risalesinde derinlemesine bunu incelemiş ve gelecek tarihe yani günümüze ışık tutacak notlar düşmüş. O, ‘‘zor-zer ve tezvir’’i yani bu üçlü kavramı temsil edenlerle hiçbir zaman barışık olmadı.
Onun kendine has bir sorumluluk adanmışlığı vardı. O’nun adanmışlığını tanımlayacak olursak egemenlerin payandasına mağlup olmamış batının beklentisi olan ve kendisine hizmet etmekten kaçınmayan entelektüel ve geleneksel doğulu saray molaları karakterine karşı evrensel İslami değerleri ki bu değerler Tevhit, vahdet ve adaletten uzak düşünülemez bir ezber bozuculuktu
O kişisel ve toplumsal sorumluluk bilinci ile adalet ve hürriyeti kuşanmış ve hayatını bu değerler uğruna savaş ve mücadele alanına sürmüş gerçek bir mücadele insanının portresini yaratmış ve yansıtmıştır.
O yüzeysel ve şişirme oluşumlardan uzak sembolik akademik ve kültürel değerler bataklığına saplanmadan kalıcı ve uygun değerler manzumesine adanmış, ilgi çekmenin ötesinde ilginç olanı başarmanın kazanımlarına gönül vermiş bilgiye bir kişilikti.
Ona göre Aydın’ın taşıması gereken sorumlu adanmışlık; sürekli devrim bilincinin sınıfsal bir tabakaya ait olmadığını ve her Müslümanın tabii hakkı ve Hakkı olduğu kadar sorumluluk altına giren değilse en erken süreçte aday olmaya kendi adına sorumluluklarını yerine getiren kişidir.
Onun sorunlu olduğu söylenen eserlerinden birisi olan Adem’in varisi Hüseyin’de vurgulamak istediği, İmam Hüseyin gibi bir ilahi öncüden esinlenenler elbette çağının alışılagelmiş geleneksel ve tutucu İslam’ın çizmek istediği çerçevenin dışına taşacaktır. Şurası da unutulmamalıdır ki bu değerlendirmelerimizle üstadın da tutucu ve gelenekçisi olduğunu söylemek istemiyoruz. Şüphesiz o, İslam dünyasının 20. Yüzyıl tarihinde çağımızda da hala nazlı nazlı yanıp, kendini insanlığın karanlık zindanına ışık olmaya devam edecektir.
Dostlar!
Bu akşamki sunumumuz da umarım Ali Şeriati’nin mücadelesine, adalet ve özgürlükçü yönlerine bir nebze de olsa değinebildim. Yani bu 3 kavram bu akşamki muhabbetimizin temel şiarı olmalıydı. Adalet özgürlük ve mücadele yani direniş. Peki, ne için direniş? Adalet ve özgürlük için direniş.
Burada özgürlük konusunda kısaca bir anekdot düşmek istiyorum.
Zira İslam dünyası daha özgürlüğün kokusunu bile teneffüs etmeye hazır değilken, düşünün ki büyük bir bilge olan rahmetli Muhammed Hüseyin Fadullah’ın şöyle bir cümlesi vardı.
Vatan!
Yani vatan için yaptığı bir tanımda vatan ve insan kavramlarını işleyişinde direnişle özgürlüğe giden yolun tanımını da yapmış oluyordu. Üstad Fadullah’a göre ‘’Direniş toprak ve Vatan’dan önce insan içindir, çünkü üzerinde insanın horlandığı aşağılandığı, kul haline getirildiği toprağın hiçbir değeri yoktur. İnsanın üzerinde her türlü düşman saldırısına maruz kaldığı bir vatanın hiçbir kıymet-i Harbiye’si yoktur’’
Ben, Üstadın ‘‘Dinler tarihi’’ adlı eserinin bir anekdot daha düşecek olursam; Üstad şöyle buyuruyor. ‘‘Dürüst insan kendine özgü bir dine inandığı halde, kendisine aykırı olan görüşleri hatta dinleri bile tanıtma ve araştırma aşamasında o görüşe muhalif değilmiş gibi ortaya koyan insandır.’’
Yani buradaki değerlendirmeye karşı olmak olmamak ya da sahiplenme ölçüt değil, yani öncelikle muhatabımızı anlamaya yönelik bir tanıma metodu olduğunu vurgulamak istiyor.
İslam dininin büyük mütefekkirlerinden Cemalettin Afgani’nin şöyle bir sözü var. ‘‘Şeref eziyetlerden kurtulmaz’’ bu söze binaen rahmetli İkbal-e Lahurinin de buna benzer daha doğrusu tamamlayacak bir cümlesi var. O da şöyle diyor. ‘‘Güç batıla dokununca batıl Hakk’a dönüşür’’ Bu iki bilgenin cümlelerinin toplamından şu çıkarımı yapabiliriz. ‘‘Zahmetlere katlanıp, eziyetle yürünen bu yolda güçlerimiz birleşirse batıl hakka tabi olmaktan başka alternatif bulamayacaktır.’’ Bu çıkarıma neden ihtiyaç duyduğumu soranlara demek istiyorum ki Üstad, yaptığımız bu tanıma uyan bir aydındı.
‘‘Ne yapmalı?’’ adlı çalışmasını okudum. Üzerinde ciddi ciddi düşündüm ve şöyle bir çıkarımda bulundum. Yani biz Türkiyeli Müslüman aydınlar adına şöyle bir tespit yapmama müsaade edin!
Üstad’ın ne yapmalı sorusuna cevap verecek aşamada değiliz. Öyleyse ne yapmalıdan önce kendimize şu soruyu soralım ‘‘Neyi nasıl anlamalıyız?’’ Yani anlamadığımız bir konuyu bir sorumluluğu bir davayı, bir inancı, teorik olarak oturtturamadığımız bir olguyu, eylem safhasına yani pratiğe dönüştürüp de onu başarmamız tarihin kendine has yasalarına aykırıdır.
O’nun ‘‘Kendisi olmayan insan’’ı ‘‘Kendisi olmayan İslam’’ diye dönüştürürsek kanaatimce bizim için daha faydalı olup yerinde ve tutarlı olmakla beraber bize yeni ufuklar açacaktır. Yani ‘‘dine karşı din’’i inceleyen kardeşlerimiz de bu cümleden neyi kastettiğimi daha iyi anlayacaktır. Biz kendisi olmayan bir İslam’ın bize sunmuş olduğu öğretiler ve değerlerle kendisi olmak isteyen insanı mümkün değildir ki eğitip yetiştirebilelim!
Üstad’ın, Düşünen her insan kucağında doğduğu toplumun üvey evladıdır. Bu insanlar inançlı olmayı çokça dostça sahip olmaya yeğ tutarlar. Düşünce ve iman arayışı bir araya gelince, uyanık bir şuur tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs teşekkül eder. Bu büyük ruhların ve Yiğit adamların işidir bununla beraber övgünün kör edici tuzağı her zaman yolumuza kurulu durmaktadır.
Düşünce adamının işi; kırmadan, kızmadan, sabırla anlamaya çalışmak, yalnız anlamak mı anladığını bir namus cilvesi olarak anlatmak aydınlatmak, yanmak, yakılmak ama öncelikle aydınlanmak için yanmak aydınlatmak için değil eğer böyle değilse geriye aldanmak ve aldatmak kalır.
Ve tefekkürün Sina’sına müsaade almak için Hacer gibi Safa ve Merve arasında say yapmak gerek! Her zaman metruk kalmaya mahkum serazat (özgür) düşünce ve namus stresine bir an önce mukaddeslerle münevverler arasındaki puslu şafakta bir güneş doğar bu hakikat güneşidir! Yalanın kirli yüzünü ifşa eden hakikat güneşi! Aydın’ın görevi hakikati ortaya çıkarmasıdır. Ve evet ama Eyüp gibi bir sabırla…
Hayatı konuşmak ve yazmak olan bir iman ve düşünce adamının hatıralarını yâd ediyoruz. Hayatı çölde başlamış bir dava adamının kaderidir bu. Çöl gecelerinde bir yıldız misali parlamak olan bir adamın öyküsüdür bu. O bir mum, bir kandil, acılarıyla umutlarıyla kederleri ile ağlayışlarıyla sevinçleriyle asil dindaş atalarından aldığı büyük terbiye ile iman ve düşünce tarihinin büyük kerametini tek tek ziyaret ederek onlardan feyz almış bir adamın sonsuzluğa adanmışlığıdır bu.
Şeriati, farklı kişiliktir yer yer Selman-ı Pak ile kol kola dünyayı gezer ayak parmaklarının ucu ile. Yer yer Ebu Zer’in cübbesini sırtına atar ve Muhammedî mabetlerde yarını ne olduğu belli olmayan İbrahim gibi yalnız başına! Bazen de Ali ile kuyu kazar, İkbal ile arkadaşlık eder. O bir eş, bir baba, bir öğretmen, bir arkadaş yani bir bir ama şeriatı kendi deyimiyle her zaman yalnızlık mabedinde görkemli bir ıssızlık!?
Buraya kadar Şeriati’nin kendi şahsi düşüncelerini ve yer yerde kendi düşüncelerimizi ifade ettik. Peki ama acaba hakikaten sadece bu mu? Bence Şeriati’nin kendi kişiliği kimlik düşünce inanç hareket eylem… Bütün duygu ve düşüncelerini, yani Şeriatiyi Şeriati yapan, onu kendi dili ile tanımlayan en değerli eseri, onun ‘‘Dua’’sıdır.
Dışsal bir kişilik olarak tanımlamayı kabul edecek olursak, onun dava arkadaşlarının, toplumunun, üstatlarının, öğrencilerinin, ilişki kurmuş olduğu fikir ve tefekkür adamlarının hepsinin haricinde ben Şeriati’yi Şeriati olarak tanımlamak isteyen bir tek şahsa kulak vermek isterim ki o da şehit Mustafa Çamran’dır!
‘‘Bir Kültür Gerillası: Ali Şeriati’’ adlı eserimde, Şeriati’yi sadece tarihsel bir figür veya teorisyen olarak değil, modern çağın kuşatılmışlığına karşı, aydınlar için bir direniş öznesi olarak tanımladım.
Bizim perspektifimizden Şeriati tanımının özeti:
1. O Bilgiyi Silaha Dönüştüren Bir Aydındı.
O, bilginin sadece zihni bir egzersiz olmadığını, bir mücadele aracı olması gerektiğini savunur. Onu “kültür gerillası” yapan temel özellik, modern Batı’nın kültürel hegemonyasına ve yerel statükoya karşı, İslami kavramları (cihad, şehadet, imamet) yeniden yorumlayarak birer “entelektüel silaha” dönüştürmesidir.
2. “Zor, Zer ve Tezvir” Karşıtı yılmaz Bir Savaşçıdır.
Orada (Kitapta) Şeriati’nin meşhur üçlemesini (Güç/Zulüm, Para/Sermaye, Yalan/Hile) kitabın merkezine koydum. Şeriati, bizim tanımımızda bu üçlü ittifakın (Zer-Zor-Tezvir) maskesini düşüren ve toplumun ufkunu aydınlatmaya adanmış bir “deşifre edici”dir.
3. Ebu Zer Misyonunun Modern Temsilcisi
Sık sık Ebu Zer el-Gıfari vurgusu yapmamın nedeni, Ona göre;
Ali ile nasıl yaşanacağını,
Hüseyin ile nasıl ölüneceğini,
Ebu Zer ile nasıl haykırılacağını (itiraz edileceğini) bizzat hayatıyla ve eserleriyle göstermiştir.
4. Statükoya Karşı Bir “Bilge”
O, akademik bataklıklara saplanmayan, yüzeysel oluşumlardan uzak, ‘‘ilgi çekmenin ötesinde ilginç olanı başarmış’’ ve hayatını toplumun öz-farkındalığına adamış bilge bir kişiliktir. O, sadece İran’a değil, tüm İslam dünyasına hitap eden evrensel bir direniş dilinin kurucusudur.
Özetle o, pasif bir entelektüel değil; inancını eyleme dökmüş, kültürel emperyalizme karşı kendi medeniyet değerleriyle savaşan ve Müslüman bireyi ‘‘kendi olma’’ sürecine çağıran bir ‘‘devrimci ruh’’tur.
Onun “Zer-Zor-Tezvir” kavramlarının günümüz dünyasındaki karşılığını ve özellikle sömürge olan ülkemizde ki açılımını analitik incelemeyi de başka bir sempozyuma bırakalım.
Beni dinlediğiniz ve değerli zamanınızı ayırdığınız için şükranlarımı sunarken, bu sunumdaki değiniler hakkında sizleri daha detaylı ve derin araştırmalara davet ediyorum. Ayrıca sempozyuma katılarak, konuşmaları ve kıymetli tespitleri ile geceye ayrı bir güzellik katan, Sayın İbrahim Kahraman ve İsmet Doğru beylere de teşekkür ediyorum.
24-12-2025
Muhammed CAN

Bismillahirrahmanirrahim
Misbah Dergisi`nde yayınlanan ‘Üstad Mutahharî’nin Düşüncesinde Mehdeviyet ve İntizâr’ isimli yazı da şöyle bir bölüm geçer;
İkinci görüş şöyledir: Tarihsel değişimlerin kriterleri vardır ve insan iradesinin de bun-lar üzerinde rolü vardır. Aslında birinci bölümde bu görüşün temellerini beyan ettik. Bu görüşte de iki türlü tasvir vardır. Dr. Şeriatî ve Üstad Mutahhari’nin intizar meselesine dair görüş farklılıklarını belki de bu noktada görmek mümkündür. Bir tasvir egzistansi-yalisttir (varoluşçudur) ki bu tasvirde insan iradesinin çok önemli bir rolü vardır ama in-san ötesi bir hedefi kabul etmez. İnsanın kendisine bir hedef yaratması gerektiğine inanır (Mutahharî, 1372 a: s. 46-51). Aslında onlara göre insan ötesi bir hedefi kabul etmek ve insanın o hedef yönünde hareketi, kendine yabancılaşmayı beraberinde getirir. Öyleyse insan için önceden hiçbir hedef belirlememek gerekir, herkesin kendi istediği hedefi seç-mesi ve o yöne doğru hareket etmesi gerekir. Bu tasvire dair sorunlar, önceki görüşe dair olan sorunlardan daha çok olmasa da daha az da değildir. En önemli sorunu, değer yarat-manın tam anlamıyla manasız bir söz oluşudur. İnsanın, karşısında bir hedefi olduğunu farzetmesi, sonra bu farazi hedefe ulaşmak için o yönde hareket etmesi gerçekten makul mudur? Bu, putu kendileri yapıp sonra o puta tapanların yaptığına ya da kendisini rahat-sız eden çocuklara, onlardan kurtulmak için “Yukarı sokakta helva dağıtıyorlar” deyip ço-cuklar o yöne koşmaya başlayınca kendi kendine “Belki de helva dağıtıyorlardır” diye-rek o yöne doğru giden saf adamın hikâyesine benzemektedir. Farazi bir hedefin anlamı yoktur, hedef gerçek olmalıdır. Aynı zamanda insanın kendi varlığının derinlerinden kay-naklanmalıdır. Öyle ki ona doğru hareket, kendine doğru bir kemäl hareketi telakki edil-melidir, kendine yabancılaşmaya doğru bir hareket değil. 12 Her halükârda bu tasviriyle intizâr, her duruma karşı sürekli bir itiraz anlamındadır ve inkılabın asaletini gerektirir. Yani özel ve belirli hiçbir hedef kabul edilmezse, o zaman insan her haliyle muteriz ol-malıdır ve bazılarının kabul ettiği hiçbir hedefi kabul etmemelidir. Zira artık intizar sona erecektir. Göründüğü kadarıyla Dr. Şeriatî’nin İntizâr, İtiraz Mektebi adlı kitabı da böyle bir temele dayanmaktadır.
Görüşün ikinci tasvirine göre şöyle söylenmesi gerekir: İnsan iradesinin tarihsel de-ğişimler üzerinde önemli bir role sahip olduğu doğrudur ama fıtratın asaletini ve insa-nın içindeki gerçek hedefe doğru yönelmesini dikkate alırsak bu intizār özel bir anlama kavuşur. Bu, öncelikle hakkın batıldan ayırt edilebileceğinin kabulüdür. İkinci olarak bu büyük evrensel savaşı neticeye ulaştırma yolunda bekleyenin asli vazifesi “hak cep-hesinin sürekli takviye edilmesi ve hak ile bâtıl sınırının belirginleştirilmesi için çaba gösterilmesi” olacaktır. Bu anlamıyla intizār, hem bireysel, hem de toplumsal açıdan sadece selbî bir hal olmadığı gibi, bütün fiillerimizi gölgesi altına alan icâbî bir fiildir. Bu sebeple en üstün amel sayılmıştır. Bireysel açıdan bir kimse ancak kendisi adaleti huy edinmişse ve mizacı adaletle uyumluysa gerçekten adalet hükümetini bekleyebilir ve evrensel adalet arzusuna sahip olabilir. Adaleti seven bir kimse evrensel adaleti bek-leyebilir ve adaleti seven bir kimse, birinci derecede kendisi adalet ehli olacaktır. Bu yüzden “Bir muslihi bekleyenlerin kendileri sälih olmalıdır” denilmiştir. Toplumsal açı-dan da hakkın zaferi yönündeki bütün ıslah hareketleri, bekleyenlerin vazifesidir. Öy-leyse cüz’î ve kademeli ıslahatlar kötü olmadığı gibi, kendi adına tarihin hareket sey-rini hak ehli yararına hızlandırır. Tam tersi, bozulmalar, fesat, fisk ü fücurlar karşı güce yardım eder ve tarihin hareket seyrini hak ehli zararına yavaşlatır. Bununla beraber bu görüşe göre olması gereken, ağacın dalındaki bir meyveye ulaşma türündendir, bir bu-har kazanının patlaması türünden değil. Nitekim bir ağaç, sulama vb. yöntemlerle daha iyi korunduğunda ve ona zarar veren şeylerden uzak tutulduğunda daha iyi, daha güzel ve daha çabuk meyve verir (Mutahharî, 1371: s. 47).
Bu konuyu Şehid Mutahhari İnsanın Toplumsal Tekâmülü adı kitabının 48-50. sayfaları arasında muh-tasar olarak, Nehcü’l-Belaga’da Bir Seyir adlı kitabında ayrıntılarıyla işlemiştir. Yazar da bu görüşün bir özetini daha önce ayı dergide yayımlamıştır (Süzençî, 1383: s. 212)…..
Şehit Mutaharri’zi okumadan Ali Şeriatiyi analiz etmek mümkün değildir. Aynı cepheden konuştuğunu düşündüğünüz iki farklı yansımadırlar. Geçmişteki birisi yani Ali’yi anlattıklarında insan ilk etapta bu algı farklılıklarını idrak edemez ama ikisinin sözlerini bugünün bakış açısıyla değerlendirmeye çalıştığımızda; Mehdeviiyetde iki farklı yansımadır Ali Şeriati ve Şehit Mutaharri…
Yukarıda alıntı yaptığım konu bile çok önemli; hak saflarını yeniden şekillendirebilecek bir bakış açısıdır. Yeryüzündeki savaş müslümanlarla şeytanın savaşı mıdır, hak ile batılın mı? Hak ile batılın ise iman ehli hangi vasıtalarla hakla rabıta kurmakta ve kimin adına konuşmaktadır?
Şehit Mutaharri’nin Ali Şeriatine en önemli eleştirilerinden birisi; ‘İslam, yabancı kalıplarla anlatılınca kendisi olmaktan çıkar.’ Evet İslam’ın başka ilimlerle açıklanmaya ihtiyacı yoktur, vahyin kendine özgü bir dili vardır ama vahiy kiltiride kendi sosyolojisini oluşturabilecek, kendi doğasını ifade edebilecek güçtedir.
İkinci bir eleştirisi;’ İslam sadece bir devrim ideolojisi değildir; ahlak, ibadet, marifet ve metafizik boyutu vardır.’ İslam sadece bir tepki dini değildir. Onun yönü Allah’a doğrudur; mesele düşmanı tanımlama olayı değildir, insan likaullaha ulaşmak için çaba göstermelidir….
Günümüz gençliği Şehit Mutaharri’siz Ali Şeriatini algılayamayacağının farkına varmalıdır, şehit Mutaharri şehadetin rengiyle ilimi de eskimeyen kalıplarla Mehdeviyet asrı için beyan etmiştir…