Bahçeli’nin ‘Lübnan’ Önerisi, ABD ve İsrail’in Ekmeğine Nasıl Yağ Sürüyor?

ABD ve İsrail, emperyalist dengesizlikleri kadar korkak ve aciz devletlerdir. (…) Trump ve Netanyahu isimli bu iki sapkının karşısında dirayetli duramayan dünya, bu katliamların suç ortağı hâline gelmektedir. MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli ise, bölgeyi ve dünya ülkelerini ABD ve İsrail’in oyunlarını bozacak stratejilerle uyandırmaya çalışmaktadır.

MHP’nin gazetesi Türkgün’de, başyazar Yıldıray Çiçek tarafından dün kaleme alındı bu satırlar.

Devlet Bahçeli, ABD ve İsrail’in oyunlarını bozacak stratejilerle dünyayı uyandıracakmış.

Nedir o strateji?

Lübnan’ın Suriye’ye katılması önerisi.

Peki, ABD’nin stratejisi ne? Komik ama, tam olarak aynısı: Lübnan’ın Suriye’ye katılması.

“Büyük stratejisyen” Bahçeli, ABD’nin oyununu bozmak için, ABD’nin önerisini dile getiriyor.

Üstelik bu öneri, mevcut durumda, İsrail’in Lübnan’da istediğini almasının da tek yolu olarak görünüyor.

Peki, Bahçeli ve MHP tüm bunları cehaletten mi yapıyor, yoksa bile isteye “ABD’ye ve İsrail’e karşı” diyerek ABD ve İsrail’e destek olmaya mı çalışıyor?

Masaya yatıralım.

Bahçeli ne dedi?

Önce 6 Mart günü MHP’ye yakın TV100’de Ahmet Yeşiltepe duyurdu Bahçeli’nin üzerinde çalıştığı planı. “Lübnan’ın Suriye ile yakın ilişkisi ve akrabalık bağları da dikkate alındığında bu çerçevede yani önümüzdeki dönemde Lübnan’ın Suriye’ye bağlanması ve katılması yolunda bir konu gündeme gelebilecektir” dedi.

Ardından, 14 Mart günü Bahçeli, partisinin belediye başkanlarının katıldığı iftarda yaptığı konuşmada meseleyi açtı. Bölgedeki kırılma, devlet aklı, büyük ülke olmak üzerine uzun ve bıktırıcı belagat cümlelerinin arasında, “Ortadoğu’da fay hattı harekete geçti” dedi:

Yaklaşık bir asır önce Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve kısmen Fransa tarafından kurulan bölgesel statüko, cetvelle çizilmiş sınırlar ve dış merkezli güvenlik mimarileri üzerine inşa edilmişti.

O düzen uzun yıllar boyunca farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. Bugün ise aynı coğrafyanın statükosu bu defa Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejik yaklaşımı ve İsrail’i merkeze yerleştiren yeni bir güvenlik tasarımı üzerinden yeniden şekillendirilmek istenmektedir.

Ardından, İsrail’in “Filistin sahasını fiilen tasfiye edilmiş bir alan gibi gördüğünü” ve sıradaki hedefinin Lübnan olduğunu, bunun “Doğu Akdeniz’in tamamı için ciddi bir jeopolitik kırılma anlamına geldiğini” söyledi ve şu öneriyi yaptı:

Lübnan’ın devlet kapasitesini güçlendirecek, egemenliğini tahkim edecek ve Doğu Akdeniz’de kalıcı istikrar sağlayacak daha cesur ve daha kapsamlı seçeneklerin açık biçimde tartışılması gerekmektedir.

Lübnan’ın kendi içinde güçlendirilmesi, bölgesel istikrar mekanizmalarının kurulması ve gerekirse komşu coğrafyalarla yeni siyasi ve ekonomik işbirliği imkanlarının değerlendirilmesi artık ertelenemez bir ihtiyaçtır.

Bahçeli, konuşmasında “Lübnan Suriye’ye bağlansın” ifadesini doğrudan kullanmadı. Mealin o olduğunu tefsir etmek, yazının başında alıntıladığımız üzere, ertesi gün MHP’nin müfessiri Yıldıray Çiçek’e kaldı.

Bahçeli’den önce tam olarak aynı öneriyi kim dile getirdi?

Peki bu strateji, ilk kez, uzun uzun “devlet aklı”nı anlatan Devlet Bahçeli’nin aklına mı gelmişti?

Hayır.

2025 Temmuz ayında, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve dahi Suriye özel temsilcisi ve belli ki Ortadoğu sömürge valisi olan Tom Barrack, BAE merkezli The National’a verdiği mülakatta tam olarak aynı görüşü dile getirmiş, üstelik Lübnan’ı basbayağı tehdit etmişti:

Yeni Ortadoğu ile uyumlu olmayan yegane devlet Lübnan, bir Hizbullah devleti. İflas etmiş bir ülke ve felç olmuş bir hükümet. Lübnan harekete geçmezse Bilad’uş Şam olacak.

Bilad’uş Şam dediği, Osmanlı dönemindeki Lübnan, Suriye, Ürdün ve Filistin’di. İsrail 2024’te Lübnan’a saldırmış, Hizbullah’ın direnişi karşısında ağzının payını almış, ABD araya girip ateşkes imzalattırmıştı. Ateşkesin şartı, Lübnan devletinin Hizbullah’ı silahsızlandırmasıydı.

ABD ve İsrail, bölgede emperyalizme ve siyonizme direnen tüm güçleri tasfiye etmek arzusundaydı. Hizbullah, İsrail’i defalarca bozguna uğratmasından ve işgal topraklarına düzenlediği operasyonlarla yerleşimcilere sürekli başkalarına yaşattıkları savaşı hatırlatmasından ötürü, en önemli hedefler arasındaydı.

Fakat 6 milyonluk Lübnan’ın, geçmişteki İsrail işgallerinde vatanı savunmak şöyle dursun, siyonist generalleri karşılayıp el sıkışan komutanlara bile sahip olan ordusunun, her seferinde İsrail’e kök söktüren yurtsever direniş grupları arasındaki en büyük unsur olan Hizbullah’ı tasfiye edecek gücü yoktu.

Denemek, ülkeyi iç savaşa sürüklemek, üstelik ordunun içinde de ayrışmaları körüklemek demekti. İmkansız olduğunu herkes biliyordu. Ama İsrail ısrar ediyor, ABD bastırıyor, Barrack “yoksa Suriye’ye söyleriz sizi yutar” diye tehditler savuruyordu.

On adımda Şara’nın İsrail’le münasebeti

Barrack, niye Lübnan’ı Suriye’yle korkutuyordu? Dahası, niye Şam’daki cihatçılara ve Şara’ya bu kadar güveniyordu?

AKP-MHP iktidarının ve yandaşlarının ısrarla çarpıttıkları konu, tam da bu.

Bir, bu cihatçı çeteler, 2011’den itibaren ABD ve (Türkiye dahil) müttefikleri tarafından silahlandırıldı, Esad iktidarına karşı savaştırıldı ve başarıya ulaştırıldı. İyi bildiğimiz ifadeyle, ABD açısından Suriye’de, “bizim çocuklar başardı”.

İki, bu cihatçı çeteler, zaten 2011’den beri Hizbullah’la da sayısız kez savaştırıldı. Şii düşmanlıkları, ABD ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda defalarca kullanıldı.

Üç, bu cihatçı çeteler iktidara geldiklerinden beri İsrail huzura ulaştı. Suriye’nin her tarafını bombaladı, Şara’lar ses çıkarmadı. Suriye sokaklarında ev sahip infazlar yaptı, Şara’lar ses çıkarmadı. İsrail ordusu sınırı aştı, Suriye’yi işgale başladı, neredeyse Şam’a ulaştı, hâlâ da elinde tutuyor bu toprakları… Bu kez Şara’lar ses çıkardı. Bir kez. Birileri Suriye tarafından İsrail’in işgal güçlerine füze attı. Şam’daki cihatçılar, işte bu saldırıyı kınadı.

Dört, geçen yıl Mayıs ayında Şara Fransa’da, Macron’un yanındaydı, “İsrail’le dolaylı olarak temas halinde olduklarını” muştuladı, Macron yeni Suriye yönetimiyle işbirliklerinin önemli bir amacının “Hizbullah’a karşı mücadeleyi artırmak” ve “İran’ın etkisine karşı mücadele etmek” olduğunu vurguladı.

Beş, Şara bir ay sonra ABD’de Jewish Journal adlı yahudi dergisiyle mülakattaydı, “İsrail ile düşmanlık sona ermeli, ortak çıkarlarımız ve ortak düşmanlarımız var” diye yumurtladı.

Altı, ondan bir ay sonra ortaya çıktı ki Şara Abu Dabi’de İsraillilerle buluşmakta, iddiaya göre “Golan’ı size bırakalım, Trablusşam ve Bekaa gibi Lübnan topraklarının bir kısmını biz alalım” teklifinde bulunmakta, İsrail’le ve ABD’yle işbirliğinin “pazarlık nesnelerinden biri” olarak Lübnan’ı masaya koymaktaydı.

Türkiye büyük bir gerici karanlığın pençesi altındayken tarikat ve cemaat ağları ülkenin dört bir yanını sarmaya devam ediyor. Bu gerici abluka Türkiye’de medyayı da büyük oranda belirliyor, bu yapıların suçları medyada kendisine yer bulamıyor. soL, önümüzdeki dönemde bu haberleri güçlendirmek, karanlığın üstüne daha fazla gitmek için de okurunun dayanışmasını talep ediyor.

Yedi, iki ay sonra, geçen Eylül ayında BM zirvesi için New York’a giden Şara, İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri meselesini müzakereye açtı, siyonistlerle görüşmelerin sürdüğünü vurgulayıp “İleri aşamalara ulaştığımıza inanıyorum ve umarım bu süreç, Suriye’nin egemenliğini koruyan ve İsrail’in bazı güvenlik kaygılarını gideren bir anlaşmayla sonuçlanır” açıklaması yaptı.

Sekiz, bu yılın başında ABD, Kürt güçlere ittifaklarının zeminin ortadan kalktığını hatırlattı, SDG’ye karşı Şam’ın taarruzunun yolunu açtı, karşılığında Şara’lardan İsrail’le ilişkileri normalleştirme sözü aldı.

Dokuz, 28 Şubat’ta ABD’yle İsrail İran’a saldırı başlattı, İran karşı saldırıyla yanıtladı, Şara açıklama yaptı, ABD’nin de İsrail’in de adını ağzına almadı, “kardeş ülkelere saldırıyor” diye İran’ı kınadı.

On, geçen hafta İsrail, Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ne gizlice çıkarma yaptı, helikopterler Suriye hava sahasını aştı, Şam’ın yanı başından uçup Lübnan’a ulaştı, Şara’lar ne müdahale etti, ne gıkları çıktı.

‘Densizin akıl tutulması’

Yani, Tom Barrack Temmuz ayında “Lübnan Suriye’ye katılsın” fikrini dile getirirken boş atmıyor, zaten epey somutlanmış olan planları duyuruyordu.

Aylar sonra aynı öneriyi, üstelik İsrail Lübnan’ı işgal ettiği sırada dile getiren Bahçeli, o sıralarda Barrack’a pek ses çıkarmıyordu.

MHP lideri, ABD Elçisine geçen Kasım ayında çıkıştı. Barrack, o günlerde Türkiye’yle İsrail arasında bir savaş olmayacağını, aksine yakın zamanda bu iki ülkenin nasıl yakınlaştığına ve işbirliği yaptığına cümle alemin şahit olacağını, nitekim Akdeniz’den Hazar’a uzanan bir eksen kurulacağını söylemişti. Bahçeli, Barrack’a “densiz” dedi, sözlerini “akıl tutulması” diye niteledi, soykırımcı İsrail’le normalleşilemeyeceğini söyledi.

İşin aslı, Bahçeli’nin o sırada Barrack’a çıkışması da bir tuhaftı. Çünkü, nasıl ki bugün Barrack’la aynı önerileri “büyük strateji” olarak ortaya atıyorsa, o sırada da AKP-MHP iktidarı, ABD’nin bölgedeki projesine tam boy entegre olmanın kararını almış, yolunu yapmaktaydı.

Bilinmeyecek, anlaşılmayacak bir ABD projesi de yoktu üstelik ortada. Lübnan’ın Suriye’ye bağlanması önerisi, zaten yıllardır, Trump’ın ilk döneminden beri ABD’nin sürekli anlattığı bir planın parçasıydı.

Planın perde arkası

Donald Trump’ın ilk başkanlık dönemi, 2017’de başladı. Damadı Jared Kushner, Ortadoğu için yeni bir plan hazırladı. Temel mantık şuydu: Önce Filistin meselesi çözülüp sonra İsrail’le masaya oturulmasın, önce bölge ülkeleri İsrail’le anlaşsın, sonra Filistin meselesine bakılsın.

Peki ABD ne vaat ediyordu bölge ülkelerine? İsrail’in teknolojik gücüyle Körfez’in sermayesini birleştirerek bölgede devasa kârlar getirecek yeni bir ticaret ekosistemi, bir sermaye cenneti yaratma sözü veriyordu.

İlk adım, 2019’da atıldı. O yılın Mart ayında Mısır, Ürdün ve Irak, üçlü ticari ve ekonomik işbirliği anlaşması imzaladı. Bu anlaşmanın ardından ABD’nin ünlü “düşünce kuruluşu” Rand Corporation, “Doğu Akdeniz [Levant] Entegrasyonunun Ekonomik Getirilerinin Hesaplanması” başlıklı bir araştırma yayımladı. Araştırma, Mısır, Ürdün ve Irak üçlüsüne Türkiye, Suriye ve Lübnan da eklendiği takdirde, bu ülkelerin gelirlerinin yüzde 3 ila 7 artacağını, ekonomilerinin şaha kalkacağını söylüyor, dileyen herkesin “ne kadar para kazanılacağını” hesap edebilmesi için çevrimiçi bir hesap aracı sağlıyor, bu arada hesaba “İsrail ve Filistin’i de dahil etme” seçeneği sunuyor, Trump planına uyulduğu takdirde çok kâr edileceği fikrini herkesin kafasına yerleştiriyordu.

Bir diğer ABD düşünce kuruluşu Middle East Institute’tan aktaracak olursak, Mısır, Ürdün ve Irak arasında 2019’daki işbirliği bir Amerikan vizyonuydu, Rand’ın çalışması o vizyonu tamamlıyordu, bu ticari işbirliğiyle Şii direniş ekseninin ortadan kaldırılması amaçlanıyor, ama esas, Çin’in bölgedeki ekonomik etkisinin kırılması ve ABD çizgisinde bir sermaye ortaklığı kurulması hedefleniyordu.

Ertesi yıl, 2020’de, Trump ve damadının projesi esas meyvesini verdi. ABD, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), İbrahim Anlaşmaları’nı duyurdu. BAE, plana uygun olarak Filistin davasını rafa kaldırıyor, İsrail’le ilişkileri normalleştiriyordu. Sonra Bahreyn, Fas ve Sudan da anlaşmaya katıldı.

Trump’a göre bu, “yüzyılın anlaşması”ydı. Mısır’dan Irak’a, Körfez’den Türkiye’ye taraflar ABD’nin ağabeyliğinde el sıkışacak, İsrail’le anlaşacak, İran-Irak-Suriye-Lübnan-Filistin’deki direniş hattına karşı birlikte savaşacak, Çin’le iş tutmayacak, hep birlikte büyük paralar kazanacaktı.

Tom Barrack, “Lübnan Suriye’ye katılsın” derken, işte bu sermaye entegrasyonu projesine yaslanıyordu. Bahçeli aynı şeyi söylüyor, ama “İsrail’i karıştırmayın” diye mızıkçılık yapınca tuhaf kaçıyordu.

Bahçeli dahiyane öneriyi ortaya atarken ne yaşanıyordu?

Peki, Devlet Bahçeli’nin “ABD ve İsrail’in önünü kesecek bu dahiyane stratejiyi” ortaya attığı günlerde, Mart ayının ilk yarısında, İran Savaşı’nın ortalığı kasıp kavurduğu sırada Lübnan’da, Suriye’de ve bölgede neler oluyordu?

İsrail, Suudi Arabistan’la görüşüyor, görüşmelere ABD ve Fransa da katılıyor, İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesi ve Hizbullah’ı silahsızlandırması konusunda karşılıklı anlayışa varıyordu.

Şam yönetimi, Irak ve Lübnan sınırına hem orduyu hem de (geçen yıl Alevilere, Dürzilere ve Kürtlere yönelik katliamlara imza atmış olan) aşiret güçlerini taşıyor, “ortak düşman” Şii direniş güçlerine karşı yığınak yapıyordu.

Bu sırada Şara, Lübnan Cumhurbaşkanı Aun’la telefonda görüşüyor, görüşmeye Fransa da katılıyor, Şam’daki cihatçı, Beyrut’takileri Hizbullah’ı silahsızlandırmak konusunda yüreklendiriyordu.

Aynı günlerde, geçen ay ülkenin en stratejik sektörlerini milyarlarca dolarlık anlaşmalarla Suudi’lere teslim etmiş olan Şara tek tek Körfez Arap ülkelerini arıyor, İran’a karşı yanlarında olduklarını söylüyor, Körfez’le Levant’ın entegrasyonu şeklindeki Amerikan vizyonunu bir adım ileri taşıyıp, “ortak operasyon odası” kurulmasını teklif ediyordu.

Dahası, ve en çarpıcısı, Körfez Arap ülkelerine bu işbirliğini “yol ve kader birliği”nin, diğer deyişle “vahdet’ül mesar vel mesir”in, yani 1990’dan 2005’e kadar Lübnan’ın Esad Suriyesi’nin vesayeti altında bulunduğu döneme verilen ismin devamı olarak sunuyordu!

Bu arada İsrail Lübnan’a saldırıyor, işgale hazırlanıyor, Litani Nehri’ne kadar bütün köyleri Gazze gibi yerle bir edip tampon bölge kurmayı ve Bekaa’dan Güney’e Lübnan’ın bir kısmını kimbilir ne vakte kadar elinde tutmayı planlıyor, ama bunun dahi Hizbullah’tan ve Şii tabanından tamamen kurtulmaya yetmeyeceğini, üstelik işgalin ekonomiye çok büyük yük bindireceğini bildiği için, Lübnan’da ısrarla Şii düşmanlığı yayıyor, iç savaş çıkarmaya çalışıyordu.

Suudiler plana uyuyor, İsrail’in Lübnan’ı karadan işgalinin başladığı gün, Suudilere yakın Sünni gruplar, İsrail’in evinden ettiği Şiilere saldırıyor, dahası, direnişe destek olan İslami Sağlık Komitesi’ne ait bir ambulansı tahrip ediyordu. Suriye’deki cihatçılar, zaten yeni bir Şii katliamı için sınırda avuçlarını ovuşturuyor, bu arada Suriye’de de yakaladıkları İsmaili, Alevi vatandaşlara zulmediyordu.

Özetle, Bahçeli “Lübnan Suriye’ye katılsın” dediği sırada tablo şuydu: İsrail Suudilerle anlaşıp Lübnan’ı işgal ediyor, Lübnan’ın güneyindeki çoğunluğu Şii 1 milyona yakın insanı sürüyor, bunların Beyrut’ta gidebileceği Dahiye bölgesini de uçaklarla yerle bir ediyor, böylece Şiileri diğer Lübnanlılarla karşı karşıya getirmeye çalışıyor, İsrail’e yeşil ışık yakan Suudiler ve Körfez Arap ülkeleri Şam’daki cihatçılarla birlikte Hizbullah’a karşı İsrail’i destekliyor ve etnik gerilimleri körüklüyor, Şara elindeki güçleri Lübnan sınırına yığarken tam da ABD ve İsrail’le pazarlığını yaptığı ve hayalini kurduğu Lübnan üzerindeki vesayet yıllarını herkese hatırlatıyordu.

2019’dan beri Trump’ın öncülüğünde ortaya konulan ABD’nin Ortadoğu projesinde en riskli adım olan İran’la savaşın başlatıldığı günlerde Şam-Riyad-Tel Aviv üçgeninde Lübnan’a müdahale konusunda anlaşılıyor, Bahçeli de “büyük strateji” diye tam olarak bu yaklaşımı Türkiye’nin gündemine sokuyordu.

Bahçeli’nin ‘kankaları’na ya tasfiye ya tesviye görevi

Baştaki soruyu tekrar soralım: Bahçeli ve MHP tüm bunları cehaletten mi yapıyor, yoksa bile isteye “ABD’ye ve İsrail’e karşı” diyerek ABD ve İsrail’e destek olmaya mı çalışıyor?

Niyet okumaya gerek yok, çünkü bir yerden sonra yanıtın önemi yok. Sonuçta Bahçeli, fiilen, ABD ve İsrail’in planını Türkiye’ye öneriyor. Bu arada da Lübnanlıların vatanlarını savunmaları, direnmeleri, siyonistlere geçit vermemeleri gibi mesajları ağzına dahi almıyor. Aynı Trump gibi, uluslararası hukuku hiç önemsemiyor. Ve egemen bir ülkenin sınırlarını tartışmaya açıyor. Bunu da “devlet aklı” olarak pazarlıyor.

Yalnız, Bahçeli bu önerisinin merkezine Suriye’yi ve Şam yönetimini koyarken, bu arada Türkiye’de iktidar yanlıları sürekli “büyük Türkiye”nin Suriye’yi nasıl kontrol ettiğini anlatırken, Şara ve ekibinin esas patronu ABD ve İsrail, alttan alta, ilk fırsatta Suriye ordusu içindeki Türkiye etkisini kırmaya hazırlanıyor.

Siyonizm yanlısı ABD merkezli Institute for the Study of War (ISW), geçen Kasım ayında yayımladığı, “Yeni Suriye Ordusu: Savaş Düzeni” başlıklı kapsamlı raporunda uzun uzun Suriye ordusunu analiz ediyor, sorunları tespit edip ordunun nasıl baştan organize edilmesi gerektiğinin yol haritasını ortaya koyuyor. Tespit ettiği sorunların arasında, Türkiye destekli SMO unsurlarının disiplinsizliği, dahası çok sayıda suça ve katliama giriştikleri tespit yer alıyor. Tasfiyeye zemin hazırlanıyor.

Nitekim, geçen Şubat ayında ABD Kongresi’nde Suriye üzerine yapılan oturumda konuşanlardan Andrew J. Tabler da söz konusu rapora atıfla Suriye’de Türkiye’nin desteklediği unsurların yarattığı sorunu kayda geçiriyor.

Bir diğer ABD merkezli düşünce kuruluşu Jamestown’da çıkan ve bu kez doğrudan Türkiye destekli Süleyman Şah Taburu ve Hamza Tümeni isimli grupları ele alan bir diğer analizde, Suriye ordusuna hâlâ tam anlamıyla entegre olmadıkları ve Türkiye belirleniminde özerk davrandıkları vurgulanan bu tümenlere dair, daha çarpıcı bir tespite yer veriliyor:

Yeni hükümetin, Türkiye destekli bu grupları kendi yapısına entegre etmeye çalışmak yerine, kasten ayrı tutma yönünde bilinçli bir karar alıyor olması bile muhtemeldir. Şayet durum böyleyse; Amşat, Hamzat ve benzeri güçler, Şam’ın hedef alınmasında çıkar gördüğü düşmanlara karşı serbestçe hareket edebilecek; bu tablo aynı zamanda yeni hükümete, sahada işlenebilecek olası vahşetlerden kendini soyutlama manevra alanı sağlayacaktır.

Alevilere, Dürzilere, Kürtlere yönelik katliamlarda kullanılan Türkiye destekli milis güçlerinin “kirli işleri yapmakta” pek mahir oldukları bilindiğinden, Şam’a yol gösteriliyor. İşte bugünlerde Lübnan sınırına bu milisler yığılıyor.

Bu arada bu milislerin şefleri, Fehim İsa, Seyf Ebubekir Polat, Alparslan Çelik, Ebu Amşa, hepsi Devlet Bahçeli’yi ziyaret edip fotoğraf çektirmeleriyle tanınıyor.

Bir yerden sonra yanıtının önemi yok, ama soru bir kez daha kendisini dayatıyor.

Bahçeli ve MHP tüm bunları cehaletten mi yapıyor, yoksa bile isteye “ABD’ye ve İsrail’e karşı” diyerek ABD ve İsrail’e destek olmaya mı çalışıyor?

sol

Bu Haberi Paylaş
2 Değerlendirmeler