Netanyahu önleyici bir saldırı planlıyor ve İran Cumhurbaşkanı açıkça, İran’ın İsrail ve ABD ile tam kapsamlı bir savaş durumunda olduğunu kabul ediyor.
Fudan Üniversitesi’nde çağdaş Çin tarihi profesörü ve önde gelen bir uluslararası ilişkiler uzmanı olan Şie Şiaorong, mevcut koşulların İran ile Batı arasında gerçek bir uzlaşma ihtimalini fiilen ortadan kaldırdığını vurguluyor.
27 Aralık 2025 tarihinde İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, basına verdiği bir röportajda İran’ın İsrail, Avrupa ve ABD ile ilişkilerine dair bir soruya açıkça yanıt vererek, İran’ın artık bu ülkeler ve onlarla bağlantılı siyasi yapılarla “tam kapsamlı savaş” halinde olduğunu ifade etti.
Bu açıklama, Batı’ya yakınlığıyla bilinen ve İran’ın yeniden Batı ile etkileşim yoluna dönmesini savunan Pezeşkiyan’dan gelmesi nedeniyle dikkat çekicidir. Ancak Pezeşkiyan’ın bu tutumunun arkasında, onu derinden etkileyen üç temel neden bulunmaktadır:
Birinci neden; Her ne kadar İsrail ile İran, Haziran ayında yaşanan 12 günlük savaşın ardından örtük bir mutabakata varmış ve çatışmaların durdurulması konusunda uzlaşmış olsalar da İsrail, İran ve ABD bu duraklamanın yalnızca karşılıklı itidalin bir sonucu olduğunu çok iyi bilmektedir.
Tarafların hiçbiri füze saldırılarının kontrolden çıkmasını ve nihayetinde topyekün bir kara savaşına dönüşmesini istemedi. Bu nedenle her iki taraf da zamanında geri adım attı.
Ancak çatışmaların durması, hiçbir şekilde ihtilafların çözüldüğü anlamına gelmemektedir. Krizin temelinde, İran ve İsrail’in birbirlerini tamamen ortadan kaldırılması gereken ölümcül düşmanlar olarak görmesi yatmaktadır. Anayasal, ideolojik, etnik, kültürel ve mezhepsel açılardan bakıldığında, İran ve İsrail ilişkisi uzlaşmaz bir konumdadır.

12 günlük savaşın ardından sağlanan ateşkes, bu temel çelişkiyi ortadan kaldıramaz.
İşte Pezeşkiyan’ı derin bir acı ve hayal kırıklığına sürükleyen nokta tam da burasıdır. Hatta eğer kendisi İsrail ile uzlaşmaya ve ABD ile normal ilişkilere dönmeye istekli olsa bile, İran ile İsrail arasındaki temel düğüm çözülmedikçe, savaşın alevleri er ya da geç yeniden yükselecektir.
İkincisi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık’ta ABD’ye yapacağı ziyaret ve ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmesi öncesinde, açıkça “önleyici saldırı” planından söz etmiştir.
İsrail’e göre İran, yalnızca balistik füze üretim kapasitesini yeniden kazanmakla kalmamış, aynı zamanda bunu önemli ölçüde artırmıştır. İsrail’in değerlendirmeleri, İran’ın yılda yaklaşık 3 bin füze üretme kapasitesini yeniden elde ettiğini göstermektedir. Bu durum İsrail’in uykusunu kaçırmaktadır, çünkü İran ve İsrail çatışmasının temelini füze saldırıları oluşturmaktadır.
İran’ın füze üretimini geniş ölçekte artırması ve bunları hızla operasyonel birliklere aktarması hâlinde, 12 günlük savaşa benzer bir çatışmada, son derece sınırlı bir coğrafyaya sahip olan İsrail, ağır kayıpları nasıl önleyebilecektir?
Bu nedenle İsrail açısından en iyi seçenek, tehditler kritik bir aşamaya ulaşmadan önce nokta atışı ve önleyici bir saldırı ile bunları ortadan kaldırmaktır.
Netanyahu’nun açıkça savaş söylemini tırmandırdığı bu ortamda, Pezeşkiyan da geri adım atan bir tutum sergilememiş ve bu durum, onun İran’ın İsrail ile savaş halinde olduğu yönündeki açıklamasını açıkça yapmasına yol açmıştır.

Son neden ise şudur; Pezeşkiyan’ı en fazla yıpratan husus ise, 12 günlük savaşın ABD arabuluculuğuyla geçici olarak durdurulmasının ardından, içerideki muhafazakâr çevrelerin yoğun baskısına rağmen ABD ve Avrupa ile uzlaşı yolunu açmak için tüm siyasi sermayesini ortaya koymuş olmasıdır.
Pezeşkiyan, nükleer anlaşmanın yeniden imzalanmasını hedeflemiş, hatta gerekirse İran’ın bazı şartlarından geri adım atılabileceğini dahi dile getirmiştir. O dönemde gerçekten tüm zihni ve siyasi gücünü bu hedef için seferber etmiştir.
Pezeşkiyan, Batı’ya iyi niyet mesajı göndermek adına, İran’ın siyasi yapısındaki köklü güç merkezlerini kırmak ve Batı’ya daha yakın yeni bir siyasi yapı oluşturmak amacıyla başkentin Tahran’dan taşınması önerisini bile gündeme getirmiştir.
Ancak sonuç beklentilerin tam tersine olmuştur. Batı bu girişimleri kabul etmediği gibi, ABD ve İsrail İran’ın askeri kapasitesini yok etmeye yönelik önleyici saldırı planları hazırlamaya başlamıştır.
Bu koşullarda, ABD, Avrupa, İsrail ekseninde oluşan ittifak, İran içinde daha önce yürütülen tüm uzlaşı çabalarını alay konusu ve itibarsız hâle getirmiştir.
Bugün, İran’ın Batı ile anlaşmaya ve uzlaşmaya varmasının neden bu kadar zor olduğunu incelemek istiyoruz?
Birinci temel neden, İran ile İsrail, Avrupa ve ABD arasındaki derin dini, kültürel ve ideolojik çelişkilerdir. Soğuk Savaş’ın bitimine yakın dönemde Amerikalı düşünür Samuel Huntington, “Medeniyetler Çatışması” teorisini ortaya koymuş ve İslam medeniyetini, Hristiyan medeniyeti için ciddi bir tehdit olarak tanımlamıştır. İran bu medeniyetin en belirgin temsilcilerinden biri olarak görülmüştür.
Huntington’ın bu yaklaşımı, Batılı karar alıcı elitlerin İran’a bakışını derinden etkilemiş, yıllar içinde Batı kamuoyunda, medyasında ve siyasetinde İran’a dair düşmanca bir algı yerleşmiştir. Bu durum, İran’ın bugün Batılı politikacıların ve medyanın zihnindeki konumunu değiştirmesini veya Batı ile ilişkilerini temelden yeniden inşa etmesini imkânsız hale getirmiştir.
Krizin asıl ve kök nedeni tam olarak burada yatmaktadır.

İkinci neden, tarihsel husumettir. 1979 İslam İnkılabı öncesinde İran’daki Pehlevi rejimi, ABD açısından “ideal İran modeli” olarak görülüyordu ve hem ideolojik hem de jeopolitik olarak Washington’un Orta Doğu’daki en önemli dayanaklarından biriydi.
İslam İnkılabı bu dengeleri tamamen altüst etmiş ve ABD’yi Orta Doğu’da pahalı ve derin bir bataklığa sürüklemiştir.
ABD, İran’ı alt etmek ve zayıflatmak için ödediği bu bedelleri unutmadığı sürece, İran’dan kolay kolay vazgeçmeyecektir. Batı’nın bakış açısına göre gerçek bir uzlaşmanın tek yolu, Devrim Muhafızları’nın tasfiyesi ve İran’daki dini yönetim yapısının çökmesidir.
İran’ın bunu kabul etmesi mümkün müdür? Cevap çok açık ve nettir: Kesinlikle hayır.
Son neden ise, büyük güçler arasındaki karmaşık jeopolitik rekabettir. Bu durum, hatta İran uzlaşmacı bir jest yapmaya çalışsa bile Batı’nın güvenini kazanmasını imkansız hale getirmiştir.
Orta Doğu, hem bölgesel hem de küresel güçler için son derece önemli bir bölgedir. Bu aktörlerin hiçbiri bu alanı görmezden gelmek istemiyor.
İran ise bu jeopolitik fırtınanın tam merkezinde yer alıyor. Böylesine bir konumdaki bir ülke, bu şiddetli rekabetin sonuçlarından nasıl uzak kalabilir ve gerilim ve çatışmadan bağımsız bir yol izleyebilir?
Tahririehnews’den tercüme edilmiştir
