<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Yuva &#8211; Rast Haber</title>
	<atom:link href="https://rasthaber.com/category/alinti-yazilar/mehmet-yuva/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://rasthaber.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 24 Oct 2026 18:35:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.4</generator>

<image>
	<url>https://rasthaber.com/wp-content/uploads/2025/08/cropped-rastlogo-32x32.png</url>
	<title>Mehmet Yuva &#8211; Rast Haber</title>
	<link>https://rasthaber.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bab el Mendep matem kapısı</title>
		<link>https://rasthaber.com/bab-el-mendep-matem-kapisi/</link>
					<comments>https://rasthaber.com/bab-el-mendep-matem-kapisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yuva]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Oct 2026 18:33:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alıntı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yuva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://rasthaber.com/?p=46729</guid>

					<description><![CDATA[Bizde isim, hafızanın dile gelmiş hâli, köklerin sessiz imzası, ataların geleceğe bıraktığı bir emanettir. Bir isimde bazen bir peygamberin duası, bazen bir kabilenin göç yolu, bazen unutulmuş bir şehrin hatırası, bazen de yüzyıllarca taşınan bir aidiyet saklıdır. İsimler, coğrafyanın, inancın, dilin ve medeniyetin birbirine düğümlendiği görünmez bağlardır. Bir adı anlamak, yalnızca kelimenin kökenini araştırmak değil, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Bizde isim, hafızanın dile gelmiş hâli, köklerin sessiz imzası, ataların geleceğe bıraktığı bir emanettir. Bir isimde bazen bir peygamberin duası, bazen bir kabilenin göç yolu, bazen unutulmuş bir şehrin hatırası, bazen de yüzyıllarca taşınan bir aidiyet saklıdır. İsimler, coğrafyanın, inancın, dilin ve medeniyetin birbirine düğümlendiği görünmez bağlardır. Bir adı anlamak, yalnızca kelimenin kökenini araştırmak değil, o adı yaşatan insanların dünyasına girmektir. Bundan mütevellit, bizde isimler rastgele verilmez; her isim bir hafızanın taşıyıcısı, her kök bir geçmişin şahidi, her ad ise henüz tamamlanmamış bir tarihin sesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://www.aydinlik.com.tr/haberleri/yemen">Yemen</a>’i bugünün yoksulluğuna, savaşına ve harap şehirlerine bakarak tanıdığını sananlar, tarihin en büyük yanılgılarından birine düşerler. Çünkü Yemen, tarihin kenarında kalmış bir ülke değil; insanlığın büyük medeniyet yollarının kavşaklarından biridir. Sebe Krallığı’nın ihtişamından Ma’rib Barajı’nın mühendislik dehasına, Güney Arabistan’ın kadim yazıtlarından tütsü ve baharat ticaretinin <a href="https://www.aydinlik.com.tr/haberleri/kizildeniz">Kızıldeniz</a>’i Akdeniz’e, Hint Okyanusu’nu Mezopotamya’ya bağlayan damarlarına kadar Yemen, hayatta kalmayı değil; suyu, toprağı, ticareti ve iktidarı örgütlemeyi başarmış bir medeniyetler ülkesidir. Kur’an’ın Sebe anlatısı bu coğrafyayı kutsal metinlerin hafızasına taşırken, İbrahim’den İsmail’e uzanan gelenekler ve Yemen’e bağlanan peygamber soyları bölgeyi dinî tahayyülün de merkezlerinden biri hâline getirmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama Yemen’in azameti, yalnızca peygamberlerle ilişkilendirilmesinden değil, yazılı ve arkeolojik izleri binlerce yıl geriye giden gerçek bir medeniyet kuruculuğundan gelir. Bugün dünyanın unuttuğu şey şudur: Bir zamanlar deniz yollarını, ticaretin ritmini, tarımın suyunu ve krallıkların zenginliğini şekillendiren bu topraklar, şimdi kendi tarihinin enkazı altında eziliyor. Yemen’i küçümsemek, Anadolu, Şam, Mısır, Sudan, Etiyopya, Irak, İran tarihini küçümsemektir; Yemen tarihini küçümsemek insanlığın ortak hafızasının en önemli bölümünü silmektir. Çünkü medeniyetin büyüklüğü, bugün kimin güçlü olduğuyla değil, insanlığın dününe kimin ne kattığıyla ölçülür.</p>



<h2 class="wp-block-heading">ARAPLAR BURAYA NEDEN ‘MENDEP’ DEDİ?</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Yemen’i yalnızca Arap yarımadasının güney ucu olarak değil, Afrika Boynuzu, Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Doğu Akdeniz arasında kurulmuş tarihsel bir köprü olarak okumak gerekiyor. Bizde isimler rastgele verilmez. Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan o dar geçit Bâbü’l-Mendeb’in Türkçesi “Matem, Hüzün, Yas Kapısı” demektir. İki yakayı bağlayan geçit manasında da kullanılır. Ama asıl mesele şu: Araplar neden buraya mendeb demiş? Arapçada bu kökün önemli anlamlarından biri de, ölen birinin ardından ağıt yakmak, ölüyü hayırla anmak ve yas tutmaktır. Üç ana açıklama var: Dar geçit, kayalıklar, akıntılar ve değişken rüzgârlar eski denizciler için tehlikeliydi. Bu yüzden adın, geçiş sırasında yaşanan kazalar ve ölümlerle ilişkilendirildiği açıklaması yaygındır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir Arap anlatısına göre Arabistan ile Afrika’yı ayıran büyük bir depremde çok sayıda insan denizde boğulmuş; geride kalanların ağıtları geçidin adına dönüşmüştür. Bugün sular altında kalan bereketli Arabi/Farsi ve Kızıl Vadiler son buzul çağında okyanus sularının 100-200 metre yükselmesi sonucunda sular altında kaldı. Bugünkü Basra Körfezi ve Kızıldeniz’i oluşturdular. Kadim uygarlıklar ve kutsal metinlerde geçen Büyük Tufan bununla ilgili olabilir. Bazı Arapça anlatılarda, Afrika’dan zorla götürülen insanların ardından annelerin ve yakınlarının ağlamasıyla isim ilişkilendirilir. Bu anlatı insanlık tarihinin gerçek bir acısına, köle ticaretine temas eder.</p>



<h2 class="wp-block-heading">GEÇMİŞİN HATALARINA DÜŞMEK</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Almanya’da mukim Mersinli kuzenim Özcan Yemen yazıma “Çölün Unutkanlığı ve Zamanın Terazisi” başlığıyla yorumunu paylaştı: “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; insanın sadakat ile ihanet arasında mekik dokuduğu, toprağın kandan saraylar inşa ettiği eski zamanlarda, yeşil bir kenevir tohumu toprağa düşmüş. Zaman akmış, rüzgar esmiş ve o küçük kenevir, göğe doğru uzanarak devasa bir ağaca dönüşmüş. Yaprakları hışırdadıkça, köklerinin daldığı derin topraklardan eski çağların masallarını fısıldamaya başlamış. Ağacın gölgesinde, kızgın kumların hüküm sürdüğü uzak bir diyar varmış: Yemen. O diyar ki, asırlar boyu süren savaşların, bitmeyen isyanların ve sönmeyen ocakların yurduymuş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Tarihin yaprakları 1915 ile 1918 arasını gösterdiğinde, Anadolu’nun bağrından kopup gelen yüz binlerce genç yiğit, o kızgın çöllere adımlarını basmış. Gitmişler ama geri dönmemişler. Çöl, rüzgarıyla arkalarından esen anaların ağıtlarını yutmuş, Huş Tepesi’nin etekleri yüz binlerce isimsiz mezara ev sahipliği yapmış. Derler ki, o zamanlar çöllerin arkasında gizlenen ve sinsi planlar fısıldayan yabancı gölgeler (Beni Suud kabilesi) -halkın “Lawrence” dedikleri kurmaca kahramanlar- o çölün insanlarının kulağına hırsı ve hasedi üflemişler. Birlikte ekmek yediği, aynı göğe el açtığı Türk askerini pusuya düşürmek için tuzaklar kurmuşlar. Kardeşlik yemini, çölde savrulan bir toz bulutuna dönüşmüş; kalleşlik, tarihin altın sayfalarına değil, insanlığın utanç defterine kara bir not olarak düşülmüş. Yüz binlerce can, o kum denizinde birer birer solup gitmiş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Fakat zaman, doğrusal bir çizgide akıp giden sıradan bir nehir değildir; zaman, dairesel bir adalet terazisidir. Bugün devran yeniden dönüyor, gökyüzünde eski savaşların bulutları yeniden toplanıyor gibi görünüyor. İnsan sormadan edemiyor: Tarih tekerrürden mi ibarettir, yoksa insanoğlu aynı tuzağa defalarca yürüyen kör bir yolcu mudur? Başkalarını korumak için yine aynı topraklara adım atmak, felsefenin en büyük çıkmazıdır: Geçmişin sadakatsizliğiyle beslenen topraklara yeniden güvenmek, erdem midir yoksa&#8230;?”</p>



<h2 class="wp-block-heading">BUGÜN YİNE MATEM VAR</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Gönlümde bir sızı daha var: Bu da aynı kıbleye yönelen, aynı Allah’a el açan, aynı ekmeği bölüşen insanların birbirine düşman edilmesidir. Nice anaların gözyaşı, nice iktidarların hesabına; nice evlatların kanı, nice büyük güçlerin planlarına karıştı. Selam olsun adını kederden alan bu dar geçidin iki yakasında binlerce yılın hatırasını taşıyan Yemen’e, Afrika’nın kadim topraklarına ve bu sulardan geçip dünyanın dört bir yanına dağılan insanlığın ortak mirasına. Bugün yine matem var bu kapıda.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanlığın kadim ticaret yolları savaşların gölgesinde, yoksulların lokması jeopolitiğin hesaplarında, çocukların geleceği büyük güçlerin satranç tahtasında. Selam olsun Yemen’e; acısıyla küçülmeyen, tarihiyle tükenmeyen, hafızasıyla susturulamayan o kadim diyara. Selam olsun akla, vicdana, hakikati arama cesaretine ve insanı insana düşman etmeyen bütün gönüllere!</p>



<p class="wp-block-paragraph">aydınlık</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://rasthaber.com/bab-el-mendep-matem-kapisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ordumuzu Suudi Kralı’na Göndermenin Bedeli</title>
		<link>https://rasthaber.com/ordumuzu-suudi-kralina-gondermenin-bedeli/</link>
					<comments>https://rasthaber.com/ordumuzu-suudi-kralina-gondermenin-bedeli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yuva]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Oct 2026 13:00:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alıntı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yuva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://rasthaber.com/?p=46144</guid>

					<description><![CDATA[Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu 10 Ekim 2019’da haklı olarak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni Yemen’deki yıkımdan dolayı açıkça eleştirdiler. “Suudi Arabistan aynaya baksın. Yemen’i bu hale kimler getirdi?” dediler. Ardından Suudi Arabistan’ın, Yemen’de yaşanan yüz binlerce ölümün, açlığın, ablukanın hesabını vermesi gerektiğini söylediler. Bugün ise Sayın Erdoğan Yemen Ordusu’nun Suudi Arabistan’a [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu 10 Ekim 2019’da haklı olarak <strong>Suudi Arabistan</strong> ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni <strong>Yemen</strong>’deki yıkımdan dolayı açıkça eleştirdiler. “Suudi Arabistan aynaya baksın. Yemen’i bu hale kimler getirdi?” dediler. Ardından Suudi Arabistan’ın, Yemen’de yaşanan yüz binlerce ölümün, açlığın, ablukanın hesabını vermesi gerektiğini söylediler. Bugün ise Sayın Erdoğan Yemen Ordusu’nun Suudi Arabistan’a saldırısını kınıyor ve Suudi Arabistan’la ortak savunma anlaşması çerçevesinde dayanışma gösteriyor. Burada tek başına bir çelişki yok. Bir yönetim geçmişte Suudi müdahalesini eleştirirken bugün sivillere zarar veren bir saldırıyı da kınayabilir. Asıl sınav, iki tutumun aynı ahlâki ilkeye dayanıp dayanmadığıdır.</p>
<p>Sayın Erdoğan bugün de Suudi Arabistan’ın Yemen’deki geçmiş müdahalesinin yol açtığı insani yıkımın hesabının verilmesini savunuyor mu? Suudi yönetiminin sorumluluğunu gündemde tutuyor mu? Yemenli sivillerin hayatını Suudi sivillerin hayatıyla aynı değerde görüyor mu? Bu sorulara verilecek cevaplar, siyasi söylemin tutarlılığını belirler. Ayrıca kutsallara yönelik saldırıların kınanması, kutsallarla ilgisi olmayan insanların acılarının küçümsenmesine dönüşmemelidir. Aksi takdirde din, bütün insanların hayatını koruyan bir ahlak kaynağı olmaktan çıkar; siyasi ittifakları savunmanın aracına dönüşür. Devletler arasındaki güç mücadelesi, toplumlar arasındaki dinî düşmanlığa dönüştürülebilir.</p>
<p>Yönetimlerin güvenlik politikalarına yönelik eleştiriler, mezhep dayanışması söylemiyle bastırılabilir. Bir siyasetçi kendi iktidarını korumak için bir karar aldığında, bu kararı otomatik olarak devletin çıkarı olarak sunabilir. Bir dış politika anlaşmasını ulusal güvenlik meselesi olarak tanımlayabilir. Dini dayanışmadan söz ederek toplumun eleştirilerini ahlaki açıdan sakıncalı göstermeye çalışabilir. İktidara yöneltilen eleştiri, devlete yöneltilmiş gibi gösterilir. Vatandaş, hükümetin kararını sorguladığında ona devletin düşmanıymış gibi davranılabilir. Dün bir ülkenin yönetimi sivillerin ölümünden sorumlu tutulurken bugün aynı yönetimle kurulan ittifakın eleştirisi hoş karşılanmayabilir. Dün savunulan ilkeler, bugünkü siyasi tercihlerle çatıştığında geçmişte söylenenler unutulmaya çalışılabilir. Oysa siyasi hafıza, yalnızca rakipleri mahkûm etmek için kullanılan bir silah olmamalıdır.</p>
<p>Bir sonraki aşama daha da tehlikelidir: İktidar, kendi tercihlerinin ahlaki hesabını vermek yerine, eleştiriyi kutsallara saldırı olarak sunabilir. Bu noktada din, ahlakın kaynağı olmaktan çıkarılıp siyasi dokunulmazlık üretmenin aracına dönüşebilir. Milletin iradesi veya dini/mezhep tercihleri yöneticilere dokunulmazlık sağlayan bir araç; demokrasi de onların iktidarını sonsuza kadar meşrulaştıran bir ruhsat değildir. Çünkü adalet, yalnızca düşmanımızın hesabını sormak değildir. Dostumuzun, müttefikimizin ve gerektiğinde kendimizin de hesabını sorabilmektir.</p>
<p><strong>TÜRKİYE YEMENLİ SİVİLLERİ DE SAVUNACAK MI?</strong></p>
<p>Sayın Erdoğan Mekke İttifakı’nın Meclis onayına sunulacağını açıkladı. Türkiye’nin askerî ve teknik kapasitesinin Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkıda bulunması gündemde. Doğrudur, Suudi Arabistan’ın savunmasına katkıda bulunmak ile Yemen topraklarında doğrudan savaşmak aynı şey değildir. Ancak savunma desteğinin kapsamı, kullanılacak sistemler ve istihbarat paylaşımı gibi unsurlar, sahadaki askerî sonuçları etkileyebilir. Suudi Arabistan’ın geçmişte Yemen’deki savaşa katılımı ve savaşın yol açtığı insani yıkım ortadayken Türkiye’nin yeni bir askerî işbirliğine giriyor olması, Ankara’ya önemli sorumluluklar yüklüyor.</p>
<p>Türkiye, Suudi Arabistan’ın güvenliğini savunurken Yemenli sivillerin korunmasını da aynı açıklıkla savunacak mı? Suudi Arabistan’ın askerî faaliyetleri uluslararası hukuku ihlal ederse Ankara bunu da eleştirecek mi? Türkiye’nin sağladığı askerî destek, Yemen’de yeni bir sivil felaketin önlenmesine mi yoksa çatışmanın genişlemesine mi hizmet edecek? Bu, Türkiye’nin başka ülkelerle işbirliği yapmasına karşı çıkmak değildir. İşbirliğinin bedelini kimin ödediğini ve karşılığında ne elde edildiğini sormaktır. Bir hükümetin yaptığı her şeyi devletin çıkarı olarak tanımlamak, devlet ile iktidar arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Oysa devletin çıkarı, bir siyasi liderin iktidarını sürdürmesinden daha geniştir.</p>
<p>Türkiye’nin çıkarı; güvenliğini korumak, bağımsız karar alabilmek, vatandaşlarının refahını artırmak, uluslararası itibarını güçlendirmek ve bölgesel çatışmaların ülkeye vereceği zararları azaltmaktır. Bunlar bazen askerî ittifaklar gerektirebilir. Bazen diplomatik mesafe koymayı gerektirebilir. Bazen de güçlü bir müttefike açıkça itiraz etmeyi gerektirir. Dolayısıyla mesele bu anlaşmanın Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarına hizmet edip etmediği, Türkiye’yi hangi çatışmalara yaklaştırdığı ve kararların demokratik denetime ne ölçüde açık olduğudur. Türkiye’nin attığı adımların ABD’nin ve İsrail’in bölgesel çıkarlarıyla nerede örtüştüğünü, nerede çatıştığını ve bunun Türkiye’ye neye mal olduğunu sorgulamayı gerekli görüyoruz.</p>
<p><strong>İSRAİL GÜVENLİK MİMARİSİYLE KESİŞME</strong></p>
<p>Netanyahu’nun İran ve İran bağlantılı güçlere karşı bölgesel güvenlik mimarisi arayışı ile Suudi Arabistan’ın Yemen Cumhuriyeti’ne karşı güvenlik ihtiyacı arasında zaten bir kesişme bulunuyor. Türkiye de bu güvenlik mimarisinin askerî unsurlarından biri hâline gelirse; ABD şemsiyesi altında İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye aynı güvenlik denkleminde buluşmuş olur. Bu, “Erdoğan Netanyahu’nun emrinde!” demek değildir. Ama Türkiye’nin bugün Suudi Arabistan’ın güvenliğini askerî olarak üstlenmeye yaklaşması, İsrail’in İran ve İran bağlantılı bölgesel aktörlere karşı kurmak istediği güvenlik denkleminden bağımsız değerlendirilemez.</p>
<p>Bundan mütevellit, “Türkiye’nin attığı adım ABD ve İsrail’in bölgesel stratejik çıkarlarıyla örtüşüyor mu?” diye sormak son derece meşrudur. Sahte bayrak operasyonlarına açık bir sahadayız. Bir hükümetin “Savaşa gitmiyoruz!” demesi tek başına yeterli güvence değildir. Bir siyasi kararın başlangıçta ilan edilen amacıyla yetinmeyip, yanlış bir isnat veya kontrolsüz bir tırmanma sonucunda ülkeyi nereye götürebileceğini sorgulamak Türk Milleti ve Meclis’in asli vazifesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://rasthaber.com/ordumuzu-suudi-kralina-gondermenin-bedeli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devlet şeyhin müridi olursa</title>
		<link>https://rasthaber.com/devlet-seyhin-muridi-olursa/</link>
					<comments>https://rasthaber.com/devlet-seyhin-muridi-olursa/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yuva]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2026 09:11:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alıntı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yuva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://rasthaber.com/?p=45283</guid>

					<description><![CDATA[Suriye Savunma Bakanlığına bağlı “Savunma Sanayileri Holding Şirketi”nin eylül ayının başında mühendis, teknisyen ve çeşitli uzmanları işe almak için kullandığı formda, normal mesleki soruların yanında şu soruların yer aldığı iddia edildi: “Hangi camiye mensupsun/devam ediyorsun? Düzenli olarak hangi âlim ve dinî hocaların sohbetlerine katılıyorsun? Kaç cüz Kur’an ezberledin? Varsa tezkiyeni/ referansını belirt&#8230;” Formun gerçekten Savunma [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://www.aydinlik.com.tr/haberleri/suriye">Suriye</a> Savunma Bakanlığına bağlı “Savunma Sanayileri Holding Şirketi”nin eylül ayının başında mühendis, teknisyen ve çeşitli uzmanları işe almak için kullandığı formda, normal mesleki soruların yanında şu soruların yer aldığı iddia edildi: “Hangi camiye mensupsun/devam ediyorsun? Düzenli olarak hangi âlim ve dinî hocaların sohbetlerine katılıyorsun? Kaç cüz Kur’an ezberledin? Varsa tezkiyeni/ referansını belirt&#8230;” Formun gerçekten Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanıp hazırlanmadığı ilk aşamada kesinleşmiş değildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak konu hem Suriye dâhilinde büyük bir infial yaratınca hem de uluslararası bir boyut kazanınca Bakanlıktan “konunun araştırıldığını ve sorumlular hakkında kanuni işlemlerin yapılacağı” açıklaması geldi. Bakanlığa göre formun daha sonra değiştirildiği ve dinî soruların kaldırıldığı iddia edildi. Ancak bunun neden yapıldığı, yeni formun neden kamuoyu ile paylaşılmadığına ilişkin Savunma Bakanlığından bir açıklama gelmedi.</p>



<h2 class="wp-block-heading">‘KİMİN CEMAATİNDENSİN?’</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Burada mesele yalnızca “iş başvurusunda saçma sapan dinî soru sorulmuş” değil. Daha da önemlisi: “Seni hangi dinî şahsiyet referans gösterebilir?” sorusuyla birlikte düşündüğümüzde bu artık basit bir dindarlık ölçümü olmaktan çıkıp sadakat/ağ/aidiyet taraması görüntüsü veriyor. Zira devlet kadrosuna mühendis veya teknisyen alınırken bunun mesleki yeterlilikten bağımsız bir eleme kriterine dönüşmesi, doğal olarak “Kimin cemaatindensin?” sorusuna yaklaşır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">BAAS iktidarında “devlete ve rejime sadakat” esastı. Zaman içinde Esad’a sadakat BAAS rejimine sadakatin önüne geçti. Suriye’de devletin başına zembille indirilen yeni rejimde, dinî kimlik, cemaat, şeyh, silahlı grup ve yerel ağ gibi bir patronaj sistemi kuruldu. Dinî aidiyetin devletin teknik/askerî insan kaynakları sistemine sokulması, Suriye’nin bugünkü koşullarında son derece tehlikeli bir sinyal. Çünkü bir mühendisin, hangi camiye gittiği, hangi şeyhi dinlediği, kaç cüz ezberlediği onun mekanik, elektronik, havacılık, bilgisayar veya kimya mühendisliği yeteneği hakkında hiçbir şey söylemez. Ama hangi sosyal/dinî ağın içinde bulunduğu hakkında çok şey söyleyebilir. Dolayısıyla bu kıstas basit bir “dindarlık sorusu” olmaktan çıkar ve devlet kadrolarında ideolojik sadakat filtresi meselesine dönüşür.</p>



<h2 class="wp-block-heading">TÜRKİYE İÇİN EN KÖTÜ SENARYO</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Ulusal devlet yerine cemaatleşmiş, yani cemaat-ağ devletçiği Suriye ve başta Türkiye için en kötü ve en tehlikeli senaryodur. Zira böyle bir rejimde her topluluk kendi güvenlik ağını oluşturur. Şam Sünni merkez, Halep ayrı ve ihtilaflı Sünni merkez, kuzeydoğu Kürt güvenlik alanı, kuzeybatı Türkmen güvenlik alanı, güney Dürzi alanı, sahil bölgesi (kıyı şeridi) Alevi güvenlik kuşağı, Hristiyan bölgeleri yerel koruma mekanizmaları ve merkezi ordu yalnızca kâğıt üzerinde ulusal ordu olur. Bu gerçekleşirse ki maalesef o yönde ciddi bir mesafe alınmış görünüyor, Suriye, Irak, Lübnan, Libya benzeri parçalı ve farklı devletlerin güdümünde bir patronaj devletine dönüşür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak bir başka güçlü ihtimal var ki tecrübe ile sabit olmuştur; dini açıdan aşırılıkçı grupların düşüş yolundaki ilk adımı, iktidara gelmeleridir. İkinci adım, giderek daha fazla dünyaya yönelip ilke ve değerleri ikinci plana atmaları; savundukları bütün davalardan vazgeçmeleridir. Muhalif iken, şeytan olarak tanımladıkları devletlerin şirketlerine kapıkulu olmalarıdır. Üçüncü adım, diğerlerine karşı tekfir, şiddet ve nefret söylemlerini yükseltmeleridir. Dördüncü adım ise halk diliyle söylemek gerekirse “kafalarına göre hareket etmeye”, inat etmeye ve yaptıkları hataları kabul etmemeye başlarlar. Ardından ekonominin rolü gelir; ekonomi, aşırılıkçı grubun başını ezen bir kılıç gibi işlev görür ve başarısızlığın sorumluluğunu doğrudan onun üzerine yükler ve düşüş kaçınılmaz olur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Muhalefetteyken “dava, mücadele, direniş” üzerinden meşruiyet üreten bir örgüt, iktidara geldiğinde artık elektrik, maaş, ekmek, güvenlik, kamu düzeni, diplomasi, yatırım ve devlet kurumları gibi çok daha somut meselelerle sınanır. Temel problem artık “rejime karşı savaşmak” değil; Suriye gibi parçalanmış, yoksul, silahlı grupların bulunduğu ve dış aktörlerin müdahil olduğu bir ülkeyi yönetmektir. Dolayısıyla eski söylemleriyle yeni devlet davranışları arasındaki mesafe büyüdükçe üç ihtimal ortaya çıkabilir: İdeolojik dönüşüm, faydacı devletleşme, eski tabanla gerilim veya ideolojik çizgide ısrar, iç/dış çatışma, ekonomik ve siyasi maliyet veya ikisini birden sürdürmeye çalışma, sürekli çelişki.</p>



<h2 class="wp-block-heading">LİYAKAT YERİNE SADAKAT</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Bu tablonun ise trajikomik tarafı şudur; dindarlık bir güvenlik belgesine, “tezkiye” bir referans mektubuna, sadakat liyakatin yerine; para da ahlâkın yerine geçerse toplumda çok tuhaf bir ahlâk ekonomisi oluşuyor. Vatandaş: “Param bankada güvende mi?”, “Şirketimin hissesi yarın hâlâ var mı?”, “Dolandırılmayacak mıyım?” “Devlet benim hakkımı koruyacak mı?” diye soruyor. İşte asıl çelişki burada; çünkü devletin kurumsal ahlâkı, çalışanların kişisel dindarlığını ölçmekten ziyade kurumların düzgün çalışmasıyla görünür: Adil ihale, şeffaf banka, bağımsız denetim, hesap verebilir yönetici, eşit vatandaşlık, liyakat.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir insanın kaç cüz ezberlediğini bilmekten çok, kamu parası eline geçtiğinde ne yaptığı devlet açısından daha anlamlı bir sınavdır. Zira mesele, “kime güveneceğiz?” noktasına gelirse, toplumun ortak zemini daralır. Sonra vatandaş devlete vatandaş olduğu için değil, bir gruba ait olduğu için güvenmeye başlar. İşte o zaman devlet yavaş yavaş kurumlar toplamı olmaktan çıkıp taraftarlar toplamına dönüşür. Devlete girerken yeni nesil mülakat: “Hangi camiye gidiyorsun?”, “Kaç cüz biliyorsun?”, “Hangi şeyhin müridisin?”, “Peki, Excel biliyor musun?”, “O nedir?”, “Tamam, yarın gel işe başla.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">AYDINLIK</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://rasthaber.com/devlet-seyhin-muridi-olursa/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kâbe’yi, sahabeyi, Osmanlı’yı yıkanlar</title>
		<link>https://rasthaber.com/kabeyi-sahabeyi-osmanliyi-yikanlar/</link>
					<comments>https://rasthaber.com/kabeyi-sahabeyi-osmanliyi-yikanlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yuva]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Sep 2026 15:26:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alıntı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yuva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://rasthaber.com/?p=44685</guid>

					<description><![CDATA[Suudi öncülüğündeki koalisyon, 15 Eylül akşamı Mekke’nin güneyinde bir İHA’yı düşürdüğünü ve bunun,&#160;“Husiler tarafından Mekke’ye gönderildiğini”&#160;açıkladı. İHA’nın yasaklı hava sahasına girmeden önce vurulduğu söylendi. Yemen ise -Ensarullah/Husiler-&#160; açıkça reddetti. Askerî Sözcü Yahya Seri, operasyonlarının petrol tesisleri ve askerî hedeflere yönelik olduğunu, Mekke veya kutsal mekânların hedef alınmadığını söyledi. Dahası, elimizde kamuoyuna açıklanmış&#160;İHA’nın menşei, uçuş rotası, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Suudi öncülüğündeki koalisyon, 15 Eylül akşamı Mekke’nin güneyinde bir İHA’yı düşürdüğünü ve bunun,&nbsp;“Husiler tarafından Mekke’ye gönderildiğini”&nbsp;açıkladı. İHA’nın yasaklı hava sahasına girmeden önce vurulduğu söylendi. Yemen ise -Ensarullah/Husiler-&nbsp; açıkça reddetti. Askerî Sözcü Yahya Seri, operasyonlarının petrol tesisleri ve askerî hedeflere yönelik olduğunu, Mekke veya kutsal mekânların hedef alınmadığını söyledi. Dahası, elimizde kamuoyuna açıklanmış&nbsp;İHA’nın menşei, uçuş rotası, enkaz analizi, seri numarası, fırlatma noktası veya bağımsız adli/teknik inceleme&nbsp;gibi Husileri kesin biçimde bağlayan bir kanıt da görünmüyor. Sosyal medyada dolaşan “Kâbe’ye saldırı!” görüntülerinin de eski olduğu ayrıca tespit edildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki, AK Parti Hükümeti, henüz fail ve hedef kesinleşmemişken neden Suudi anlatısını devlet söylemi olarak benimsedi? Dışişleri Bakanlığı doğrudan, “Husilerin, kutsal Mekke şehrini hedef alan İHA saldırısını şiddetle kınıyoruz.” dedi. Türkiye’nin Riyad’ın Yemen anlatısına bu kadar açık biçimde eklemlenmesi yerine&nbsp;Suudi Hanedanlığı bunu kendisi mi organize etti, bir ‘sahte bayrak’ operasyonu mudur, İsrail/ABD bu senaryonun neresindedir, bu saldırı en çok kime hizmet eder sorularının net karşılığının alınmasını beklemeliydi. Tarihsel ve diplomatik bir analiz yapıldığında, kriz anlarında aceleci açıklamalar yapmak yerine çok daha dengeli ve stratejik bir üslup izlenebilirdi. Hükümet, doğrudan Suudi Arabistan’ın tezlerini benimsemek yerine, olayın büyüklüğüne ve karmaşıklığına vurgu yapan bir üslup seçebilirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu mealde bir maddesi yoksa; Mekke Savunma İttifakı demek her hâl, koşul ve olayda ittifakın üyesine kayıtsız destek vermek manasına gelmemelidir. Unutmayınız ki, “Söz içinizdeyken o sizin esiriniz, söz ağızdan çıktıktan sonra siz onun esiri olursunuz.” Artık kabul edelim; genelde bölgemiz özelde Yemen meselesi İran olmadan konuşulmaz, hâlledilemez. “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz.”, Batı Asya (Orta Doğu) jeopolitiğini özetlemek için kullanılan en ünlü diplomatik vecizelerden biridir. Şimdi de bizim vecizemiz olsun; “Türkiye’siz savaş, İran’sız barış olmaz.” ifadesi, 1970’lerin klasik Arap-İsrail eksenli jeopolitiğinin günümüzde iki büyük bölgesel gücün (Türkiye ve İran) eksenine kaydığını özetleyen çok isabetli ve çağdaş bir okumadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">KÂBE İDDİASINDAN<br>MEDET UMDULAR</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD, bu hakikatin idrakine varmış görünüyor; zira İran’ın dayattığı mecburiyetler tercihlerinin başına balyoz gibi indi. İran’a komşu Körfez ülkeleri de hizaya geldi. Bir önceki yazımızda Hürmüz ve Babülmendeb krizlerinin nihayete ermesi için başta Suudi Krallığı olmak üzere diğer Arap Körfez ülkelerinin, İran ve Yemen’in en önemli siyasi ve askeri gücü olan Ensarullah/Husiler Hareketi ile masaya oturması gerektiğinin altını çizmiştik. Suudi Krallığı bunu yapmadı. Finans ve mezhepsel nüfuzu ile sahip olduğu askeri gücüne mağrur oldu. ABD, Batı ve bazı Arap devletlerine itimat etti. Mekke İttifakı sayesinde Türkiye ve Pakistan’dan askeri medet umdu.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD, Mayıs 2025’te Ensarullah/Husiler Hareketi ile sağladığı ateşkese riayet edeceğini açıkladı. ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, “ABD ile&nbsp;Yemen’deki&nbsp;İran&nbsp;destekli Husiler arasındaki ateşkesin hâlâ yürürlükte olduğunu” söyledi. Suudi Arabistan, Husilerin saldırıları karşısında ciddi bir ekonomik, askeri ve siyasi kan kaybı yaşıyor. Bir nebze umut ve nefes almak maksadıyla “Husiler Kabe’ye, Mekke’ye saldırdı!” açıklamasından medet umdu. Sonra ne mi oldu? Suudi Hanedanlığı, Ensarullah ve&nbsp;Yemen&nbsp;Silahlı Kuvvetlerini ateşkese ikna etmek amacıyla Umman’dan yardım istedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kabe’ye saldırıyorlar nidalarının Müslüman aleminin ezici çoğunluğunda ciddiye alınmamasının en önemli sebebi Suudi Hanedanlığı’nın “münafık” olduğu gerçeğinin milletlerin bilincinde yer edinmiş olmasıdır. Tarihçiler ve eleştirmenler, Emeviler ile Suudi-Vahhabi ittifakı arasında soy bağı olmasa da çok güçlü bir yönetim ve zihniyet paralelliği kurarlar. Emeviler nasıl İslam’ın ümmet modelini geri plana itip eski kabile (Kureyş/Ümeyye) saltanatını kurduysa; Suudi devleti de dini (Vahhabi söylemini) kullanarak bir aile saltanatı inşa etmiştir. Emevilerin (özellikle Yezîd döneminin) Ehl-i Beyt’e ve kendilerinden olmayan Müslümanlara uyguladığı acımasız yöntemler ile ilk Suudi-Vahhabi devletinin 18. ve 19. yüzyıllarda Kerbelâ’yı yağmalaması, Taif ve Hicaz (Cidde, Mekke ve Medine) halkına karşı giriştiği katliamlar sosyolojik olarak birbirine çok benzetilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">VAHHABİ YIKIMININ TARİHİ</h2>



<p class="wp-block-paragraph">1802’de Vahhabi ordusu, Müslümanlar için kutsal olan Kerbelâ şehrine ani bir baskın düzenledi. Şehirde yüzlerce insan katledildi, Hz. Hüseyin’in türbesi yağmalandı ve yıkıldı. 1803’te Arabistan’ın Taif şehri kuşatıldı. Teslim olmalarına rağmen aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu yüzlerce Sünni Müslüman katledildi, kütüphanelerdeki tefsir ve hadis kitapları “şirk” gerekçesiyle yakıldı. Mekke ve Medine’yi ele geçiren Suudiler-Vahhabiler, Cennetü’l-Bakî mezarlığındaki sahabe türbeleri dahil olmak üzere neredeyse tüm tarihi yapıları, kubbeleri ve türbeleri yıktılar. Osmanlı Sultanı adına hutbe okunmasını yasaklayarak, hacca gelen Müslümanların ibadetlerini engellediler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İstanbul’da yargılanan Abdullah B. Suûd, devlet otoritesine başkaldırmak, Hicaz’da kan dökmek ve Kâbe’ye saygısızlık etmek suçlarından ötürü Sultanahmet Meydanı’nda (veya bazı kayıtlara göre Bâb-ı Âlî kapısında) asılarak idam edildi. Ancak bu yıkım Vahhabi ideolojisini yok etmedi; İbn Suûd’un emrindeki katı Vahhabi milisleri (İhvan ordusu), Medine ve Mekke’ye girdiklerinde İslam tarihinin en büyük kültürel katliamlarından birini gerçekleştirdiler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">21 Nisan 1926’da Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) eşleri, çocukları, Hz. Hasan, İmam Cafer-i Sadık, Hz. Osman ve binlerce seçkin sahabenin gömülü bulunduğu Medine’deki Cennetü’l Baki Mezarlığı üzerindeki tüm devasa kubbeler, türbeler ve sanatsal mezar taşları balyozlarla yıkıldı. Hz. Muhammed’in doğduğu ev, sadık eşi Hz. Hatice’nin türbesi (Cennetü’l-Muallâ), İslam’ın ilk dönemine ait tarihi mescitler tamamen dümdüz edildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mekke ve Hicaz genelindeki neredeyse tüm Osmanlı eserleri de bu zihniyet ve modern ranta dayalı şehirleşme politikaları sebebiyle tamamen yıkıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Hicaz’da bıraktığı askeri, mimari ve kültürel miras da sistemli bir şekilde yok edilmiştir. Mekke’de Osmanlı mirasından kalan en büyük sembol, Kâbe’yi korumak amacıyla 1781 yılında inşa edilen Ecyad Kalesi idi. 2002 yılının başında Suudi/Vahhabi rejimi bu tarihi kaleyi buldozerlerle yerle bir etti. Kalenin yıkıldığı o tepeye, bugün Kâbe’nin hemen üzerinde yükselen devasa lüks gökdelen kompleksi inşa edildi.</p>



<h2 class="wp-block-heading">PARA GETİRMESE ONU DA YIKARLARDI</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Tarihteki Suudi-Vahhabi pratikleri ile Suriye İç Savaşı sürecinde radikal Selefi-Cihadi örgütlerin (DEAŞ, El-Nusra vb.) sergilediği davranışlar arasındaki bu korkunç zihniyet birliğini gördük. Finansman ve ideoloji kaynağı yine Suudi, Körfez ve radikal Selefi şebekeleri olan bu yapılar, Suriye’deki Hristiyanların kiliselerini ve ikonalarını yaktılar; Alevi, Şii ve hatta kendi tasavvufi/itikadi anlayışlarına uymayan Sünni Müslümanların yüzyıllık türbelerini patlattılar. Şam’da sahabe Hücr b. Adiy’in türbesini havaya uçurdular ve mezarını deşerek naaşını bilinmeyen bir yere kaçırdılar. Benzer şekilde büyük mutasavvıf Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin türbesine ve birçok İslam âliminin kabrine saldırdılar. Veysel Karani’nin (Veys El Karni) türbesini yıktılar ve yaktılar. Lazkiye/Kardaha’da bulunan Eski Devlet Başkanı Hafız Esad’ın mezarını da intikam ve nefret ideolojisiyle tahrip edip deştiler. Kıssadan hisse Kâbe ve Medine bugün Suudi Arabistan için sadece dini bir merkez değil, petrol dışı ekonominin en devasa gelir kapısıdır. Yoksa onu da çoktan yıkmış olurlardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">aydınlık</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://rasthaber.com/kabeyi-sahabeyi-osmanliyi-yikanlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yemen elleri yamandır</title>
		<link>https://rasthaber.com/yemen-elleri-yamandir/</link>
					<comments>https://rasthaber.com/yemen-elleri-yamandir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yuva]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Sep 2026 09:30:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alıntı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yuva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://rasthaber.com/?p=44069</guid>

					<description><![CDATA[26 Eylül 2019’da “Akdeniz’den Körfez’e uzanan kara delik”, 26 Ocak 2022’de “Yemen’de izlenilmesi gereken rota” ve 20 Aralık 2023’te “Kızıldeniz ve Gülü Misk Yemen” yazımızı yayımladık. Bu yazılarımızı yeniden incelemeniz bugün ve yarın yaşanacak gelişmelere ayna tutmaktadır. Suriye’yi kontrol savaşı esnasında İran ve Çin’in daha çok kaybetmesi amacıyla 2015’te ABD, Suudi Hanedanlığı ve Birleşik Arap [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">26 Eylül 2019’da “Akdeniz’den Körfez’e uzanan kara delik”, 26 Ocak 2022’de “Yemen’de izlenilmesi gereken rota” ve 20 Aralık 2023’te “Kızıldeniz ve Gülü Misk Yemen” yazımızı yayımladık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yazılarımızı yeniden incelemeniz bugün ve yarın yaşanacak gelişmelere ayna tutmaktadır. Suriye’yi kontrol savaşı esnasında İran ve Çin’in daha çok kaybetmesi amacıyla 2015’te ABD, Suudi Hanedanlığı ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile Yemen’deki müttefikleri, Yemen’de İran’ın müttefiki güçlere karşı savaş ilan ettiler ve Yemen’i işgal ettiler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birçok stratejik konuda olduğu gibi, medyamız ve ülkemizdeki genel siyasetin ihmal ettiği konuların başında Yemen Savaşı’nın sebepleri ve hedefleri gelmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bunun Türkiye için taşıdığı tehdit ve tehlikelere karşı lakayt durum had safhadadır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">YEMEN’DE VEKÂLET SAVAŞI</h2>



<p class="wp-block-paragraph">İran ve müttefiklerinin açıktan destek verdiği Ensarullah (Husiler) Hareketi Yemen’in Kızıldeniz şeridinin büyük bir kesimini kontrol ediyor. Suriye’de Esad’ın başında olduğu meşru hükümete karşı savaşanları, ki ekseriyeti BM, Türkiye ve bizatihi ABD tarafından terör örgütleri olarak kabul edilmesine rağmen, “Sünnilere zulüm eden Alevi iktidarına karşı savaşan mücahitler”, “devrimciler” ve “halkın temsilcileri” olarak telakki edenler, Suriye sahasında her bir yabancı devletin vekil güçleri oldukları hakikati bariz ortadayken, Yemen’de kendilerine yakın hükümeti meşru, ABD müttefiki Suudi ve İsrail müttefiki BAE krallıklarının Yemen’e karşı açtıkları savaş ve işgali meşru, Yemen halkının ezici çoğunluğunu temsil eden ve Yemen’deki iktidarı deviren Ensarullah (Husiler) Hareketi’ni ise İran’ın vekil kuvvetleri, teröristler, sivillere ve ticaret gemilerine saldıran korsanlar olarak sundular.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı okurlar belki de bu bilgileri ilk kez duymuş olacaklar; Kahtaniler, nesebi Nuh Peygamber’in oğlu Sami’ye bağlı Peygamber Hud’un oğlu Kahtan’a dayanır. Araplaşmış veya Araplaştırılmış değil, “saf” veya “gerçek” Arabiler olarak kabul görürler. Güney Arabistan’da, özellikle Yemen coğrafyasında kök salmışlardır. Kuzey Arabistan coğrafyası, Nil Deltası (Mısır), Filistin, Lübnan, Suriye, Anadolu, Ürdün, Irak ve Kıbrıs’a yerleşen Kaysilerin kuzenleridir. Sonradan Araplaşan (Arab-ı müsta’ribe) Adnanilerden ayrılırlar. Kuzeyliler kırmızı, Güneyliler beyaz ile temsil edilirdi. Aynı kökten gelmiş olmalarına rağmen binlerce yıl Âdem’in, Nuh’un ve diğer peygamberlerin çocukları arasında devam eden rekabet, çatışma ve savaşlar eksik olmadı.</p>



<h2 class="wp-block-heading">TAASSUP VE İSLAM ÖĞRETİSİ</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Benzer durum diğer halklar, kavimler ve milletler arasında da yaşandı. Filozoflar ve uzman toplum bilimcileri aile, klan, kabile, aşiret, millet, din ve mezhep taassubunun (bağnazlığın) tehlikelerine dikkat çekmişlerdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hz. Muhammed ve İslam öğretisi bu taassubu yasaklamıştır. Allah’tan başka kimseye kulluk ve minnet edilmemesini öğütlemişlerdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu öğreti insanın insana kulluğunu yasaklar ama insanın insana vefasız, nankör, kadirbilmez ve hayırsız olmasını da en çirkin özellikler olarak telkin eder. “İnsana şükretmesini bilmeyen Allah’a hamd ve şükretmesini bilmez (şükretmez).” der. Öğretileri insan merkezli ve evrenseldir. Çıkarına hizmet eden teröristi, zalimi, eşkıyayı, hukuksuzluğu, diktatörlüğü şirin, kendi dininden, mezhebinden gelenin zulmünü, haramiliğini, kötülüğünü mubah göreni insan sıfatından çıkarmışlardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şüphesiz ki bu öğretilerin vücut bulduğu ve tecelli ettiği birçok ulvi şahsiyet ve yönetici vardır. Konumuz Yemen’le alakalı olduğu için bu felsefeyi teoriden pratiğe tercüme eden, ikame eden, yaşatan ve halen yaşamasını sağlayan en önemlisi İmam Zeyd bin Ali ve onun yolunda giden Yemenli Zeydilerdir. Zeyd bin Ali (D.699, Medine &#8211; Ö.740), Muaviye ve oğlu Yezid’in Şam’da kurduğu Beni Umeyya (Emevi Ailesi) hükümdarı Hişam bin Abdülmelik ile yaptığı savaşta şehit oldu. Naaşı Irak’ta Kufe’ye, başı Mısır’a defnedildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sünni Hanefilik mezhebi olarak bilinen yolun isim sahibi İmam-ı Azam Ebu Hanife, 739 yılında “Hânedan-ı Alevîyye/Alevi veya Ali ve ona velayetine iman edenlerin hanedanlığı” temsilcisi olarak kabul ettiği İmam Zeyd bin Zeynel Abidin tarafından Emevi zulmüne karşı başlattığı savaşı Peygamber Muhammed’in komuta ettiği Bedir Muharebesi’ne benzetmiş ve destek vermekten çekinmemişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Akabinde verdiği fetvalar ile sürekli olarak Ehlibeyt’e arka çıkan, Hz. Ali ve oğullarının hareketlerini destekleyen İmam Hanife (İmam-ı Azam Ebu Hanife Numan bin Sabit) de Abbasi Hükümdarı Mansur tarafından katledildi.</p>



<h2 class="wp-block-heading">ZEYDİLİK VE YEMEN</h2>



<p class="wp-block-paragraph">İlginçtir, ülkemizde Şam coğrafyasındaki Sünni ve Aleviler arasında en az bilinen imamların başında Zeyd bin Ali gelir. İmam Hüseyin’in torunu, İmam Zeyn el-Abidin’in (Zeynel Abidin) oğludur. İmam Zeynel Abidin’in çok iyi tanıtılmamasının en önemli sebebi her iki yolun bağnaz temsilcileri ve mensuplarının çıkarlarıyla uyuşmamasıdır. Zira kendisi ve yolu mezhepler üstü tevhide davet ederken onlar kendi bencil çıkarları için yol (tarikat/mezhep) ve yollar icat etmişler ve bu yollara bağnazca tutunmuşlardır. Zira İmam Zeyd bin Ali Şii/Alevi ve Sünni yolları harmanlayan ve kucaklayan yolun temsilcisidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güney Arabistan Yarımadası’nın iki önemli coğrafyası olan Yemen ve Umman, İmam Zeyd bin Ali’nin ardından ortaya çıkan Şii/Alevi/Sünni İslam’ın ılımlı bir kolu olan Zeydiliğin mensuplarıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Devlet başkanlığının (imametin) Hz. Ali ve Hz. Fatıma soyundan gelen ve haksızlığa karşı kılıç kuşanıp harekete geçen kişilere ait olması gerektiğine inanırlar. Diğer Şii kollarına (On İki İmam) kıyasla Sünni İslam’a en yakın mezhep olarak bilinir; bu nedenle bazen Sünni hukukunun beşinci ekolü olarak da değerlendirilir. Irak ve İran’ın kuzeyindeki Taberistan bölgesinde geçmişte devletler kurmuşlardır. Zamanla en güçlü ve kalıcı varlıklarını Yemen’de sürdürmüşlerdir. Bugün Yemen nüfusunun önemli bir kesimini oluştururlar. Günümüzdeki Ensarullah (Husiler) da Zeydilik koluna mensuptur.</p>



<h2 class="wp-block-heading">‘GİDEN GELMİYOR’UN ARDINDAKİ YEMEN</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Yemen, Türk Milleti için özel bir yere sahip.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkülerimize kadar girmiş: “Ah o Yemen’dir gülü çemendir. Giden gelmiyor acep nedendir?” Aslında Yemen’in toprağı da halkı da bereketli ve misafirperverdir. Gülü de çemen değil misktir. Medeniyet beşiğidir. Şam, Mısır, Irak, Anadolu, Yunan ve Roma tarihinin kökleri Yemen’dedir. Nasıl ve hangi niyetle gittiğinize göre muamelede bulunur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu nedenle “gazven/gazan mübarek olsun” kelimesini kullanarak beynelmilel finans, enerji, teknoloji, yapay zekâ, gıda ve askerî emperyalist sermayenin musallat etmek istediği en bağnaz, en gerici ve en faşist rejim için görev ve rol üstlenmek veya sessiz kalmak ağır bir sorumluluktur. Devletler kutsal öfkeyle değil, soğukkanlı akılla yönetilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tarihî tecrübe ile sabittir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yemen’e düşman olanlar iflah olmamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanırım ibret alamayanlar için tarih tekerrür edecektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Giden gelmeyecektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">aydınlık</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://rasthaber.com/yemen-elleri-yamandir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mossad-Esad buluşmasının kodları</title>
		<link>https://rasthaber.com/mossad-esad-bulusmasinin-kodlari/</link>
					<comments>https://rasthaber.com/mossad-esad-bulusmasinin-kodlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yuva]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Sep 2026 15:39:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alıntı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yuva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://rasthaber.com/?p=43413</guid>

					<description><![CDATA[Başlıktaki Esad, Moskova’ya iltica eden devrik Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad (Aslan) değil. Medyamızda ismi Esad olarak hatalı yazılan Suriye Geçici Hükümeti Dışişleri Bakanı Esaad veya Es’ad (daha mutlu manasındadır) Şeybani’dir. Gizli toplantılardan, savaş tamtamlarından, tehditten, işgalden, kumpastan, yalandan, katliamlardan, sonu gelmeyen sıkıntı ve sorunlardan ve bugünkü yazının konusu olan Ürdün, Amman’da gerçekleşmiş olan Mossad-Esaad [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Başlıktaki Esad, Moskova’ya iltica eden devrik Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad (Aslan) değil. Medyamızda ismi Esad olarak hatalı yazılan Suriye Geçici Hükümeti Dışişleri Bakanı Esaad veya Es’ad (daha mutlu manasındadır) Şeybani’dir. Gizli toplantılardan, savaş tamtamlarından, tehditten, işgalden, kumpastan, yalandan, katliamlardan, sonu gelmeyen sıkıntı ve sorunlardan ve bugünkü yazının konusu olan Ürdün, Amman’da gerçekleşmiş olan Mossad-Esaad (a harfini uzatarak okuyoruz) analizine kısa bir ara verelim. Hafta sonunu kısacık bir zaman dilimi için de olsa birkaç yaşanmış komik olaylarla şenlendirelim&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Suriyelilere Türk yetkililerin isimlerini öğretemedik. Biz de onların isimlerini bir türlü doğru telaffuz edemedik. Esad döneminde Davutoğlu, Çavuşoğlu ve soyadında oğlu olan diğer yetkililerin isimlerini hem Suriye televizyonlarında, gazetelerinde hem de yetkililer “Sayın Oğlu Suriye’yi ziyaret etti. Sayın Oğlu hoş geldiniz.” biçiminde yazar ve ifade ederlerdi. Bizde de Eski Suriye Başbakanı Merhum Mahmut El-Zoobi (1935’te doğdu, 21 Mayıs 2000’de evinde intihar etti denildi. O harfini uzatarak okuyoruz) veya Zo’bi yerine Zubbi (cinsel organım) demişiz. Aman dikkat edin uyarısı işe yaramazdı ve adama resmen “Hoş geldiniz cinsel organım!” demeye devam ederdik. Yetmezdi bir de adamın kulağına sokarcasına her cümlenin sonunda “Sayın Cinsel Organım sizinle tanışmaktan onur duyduk.” derdik.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Merhum Demirel’in çok sevdiği bir gazetecimiz var. Eskiden Tercüman’da yazardı şimdi Sabah gazetesinde yazıyor: Yavuz Donat. Bir grup gazeteciyle 2000’li yılların başında Şam’da ağırlamıştık. “Mehmet Bey, Suriye’de anlatılan siyasi fıkralar yok mu? Bir tanesini paylaşır mısınız?” diye sordu. “Samimi özel sohbetlerde Suriyeli meslektaşlarımın paylaştığı siyasi fıkralardan birisini paylaşırım. Ama bunu Türkiye’ye döndüğünüzde köşenizde yazmayacağınıza dair söz vereceksiniz.” dedim. Söz verdi. Anlattım; Türkiye’ye döndüler. Ertesi gün köşesinde ismim makamım siyah puntolarla yazılı şekilde, fıkrayı anlatan Türk akademisyen demiş ve yayımlamıştı. Siyasette, istihbaratta, ticarette de Yavuz Donat beyler gibi sözünü tutamayanlar, görüşmelerin muhtevasını “aramızda kalacak sözüne” rağmen anlatanlar var.</p>



<h2 class="wp-block-heading">GİZLİ GÖRÜŞMENİN KODLARI</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Biz de onlar sayesinde “gizli, çok gizli” görüşmelerin kodlarını okuyabilme imkânı buluyoruz. 23 Ağustos’ta yani İsrail savaş uçaklarının Suriye, İdlib vilayetindeki Ebu Duhur hava üssünü bombaladıktan beş gün sonra Mossad Başkanı Roman Gofman ile Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ABD gözetiminde Ürdün’ün başkenti Umman’da görüştü. Şeybani’nin resmi haber ajansı SANA’ya bakarsanız Şeybani, Gufman’a haddini bildirmiş. Medyamız ve elinde asalarla TV ekranlarında her konuda konuşmayı sevenler SANA haber ajansını referans aldı; açıklamalarını kopyala yapıştır yayımladılar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İddialarına istinaden Şeybani; “Colan Suriye toprağıdır, İsrail işgali kabul edilemez, İsrail Suriye’de yaptığı hava saldırılarını durdurmalı, Suriye’de yaptığı tutuklamaları sona erdirmeli. İsrail, Hafız Esad döneminde sağlanan 1974 askeri çekilme ve sınır güvenliğine bağlı olmalı. 8 Aralık 2024’ten sonra (Esad sonrasında) Suriye’de işgal ettiği topraklardan çekilmeli, (dikkat edin tüm Colan’dan çekilmeli, 60 yıllık işgal sona ermeli) demiyor. Suriye bir egemen devlet olarak istediği ülkeyle (Türkiye) ordusunu eğitme, silahlandırma ve askeri ittifaklarını kendi milli güvenliğine istinaden seçme hakkına sahip olduğunu” Mossad Başkanı’na söylemiş. Şimdi saha gerçekliğine uygun görüşmenin muhtevasını analiz edelim.</p>



<h2 class="wp-block-heading">SAHADAKİ GERÇEKLİK</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Sahadaki güç dengeleri, ABD’nin bölgedeki patronajı ve Washington-Tel Aviv ekseninin dikte ettiği gerçeklikler üzerinden okunması gerekiyor. Tabloyu devletlerin kendi propaganda söylemlerinden arındırıp güç ve bağımlılık ilişkileri üzerinden yeniden ele aldığımızda ortaya çıkan resim şudur:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Washington’un (Trump yönetiminin) “Yeni Şam yönetimini oraya biz getirdik, biz tutuyoruz” anlayışı ortadayken; ABD’nin Terörü Destekleyen Devletler (SST) listesinden çıkarma jestleri ve yaptırım kartları tamamen bir “tasmalı kontrol” mekanizmasıdır. Şam yönetiminin dış politikadaki hareket alanı bağımsız bir devletten ziyade ABD’nin çizeceği sınırlara gebedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İsrail 18 Ağustos’ta Ebu Duhur Hava Üssü’nü vurarak Şam’a sınır çizdi. İsrail’in hava sahasını tek taraflı domine ettiği ve 8 Aralık 2024 sonrası sınır hattındaki işgallerini derinleştirdiği bir vasatta, Şam yönetimi masaya askeri dayatmacı bir lider olarak değil; İsrail askeri baskısını durdurması için Washington’a yalvaran ve şartları kabul etmeye zorlanan taraf konumunda oturdu. Şeybani, kâğıt üzerinde “egemenlik” gibi resmi diplomatik retorikler kullansa da sahadaki durum İsrail saldırılarını bitirmek ve Washington’un vereceği güvenlik şemsiyesine sığınmak için taviz alanlarını tartışmaktan ibaretti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İsrail-Türkiye geriliminin sahaya yansımasını engellemek adına Ürdün’de ABD denetiminde bir “Operasyon Odası” kurulması masaya geldi. Bu, Şam’ın kendi topraklarını koruma yetisi olmadığının ve kontrolün tamamen ABD-İsrail mekanizmasına devredildiğinin somut bir göstergesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Görüşme 23 Ağustos 2026 Pazar günü Ürdün’de yapıldı; ABD’nin Suriye’yi “teröre destek veren devletler” listesinden çıkarması ise 24 Ağustos’ta yürürlüğe girdi. 45 günlük Kongre bildirim süreci tamamlanmıştı. HTŞ’nin SDGT statüsü de aynı gün kaldırıldı. Ve bunların arasındaki bağ şudur: Suriye yeniden inşa edilecekse, Suriye sahası sürekli İsrail-Türkiye çatışmasının alanı olamamalı. Zaten Washington’ın asıl hedefinin İsrail’i Suriye’den tamamen çıkarmak olduğunu düşünmüyoruz. Aynı şekilde Türkiye’yi de Suriye’den çıkarmak gibi basit bir hedef görmüyoruz. Washington’ın yapmak istediği daha ziyade: Türkiye, İsrail, Suriye arasındaki askeri rekabeti kontrol altına almak.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İSRAİL’İN ASIL DERDİ</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Diğer senaryolar Washington’un bütün Suriye projesini bozar. Nitekim Şam’ın Ebu Duhur Üssü konusunda İsrail’e önceden güvence verdiğini açıklamıştı. Şam, havaalanında kalıcı Türk üssü kurulmayacağını da İsrail’e bildirdiğini deklare etmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Buna rağmen saldırının gerçekleşmesi, meselenin yalnızca “İsrail-Türkiye” meselesi olmadığını gösteriyor. İsrail, Türkiye’nin içinde yer aldığı veya askeri imkânları sayesinde Şara yönetimindeki ordunun da ağır silahlara, yeni nesil askeri teknolojiye ve hava savunma sistemlerine sahip olmasını istemiyor. Zira İsrail, özellikle HAMAS tecrübesinden sonra, bugünün “işbirlikçilerin, müttefik görünenlerin, durumu kabullenmiş görünenlerin” yarın neye ve nasıl dönüşeceği kaygısı, şüphesi ve korkusuyla yarını hesaplıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Özetle, Washington artık Şara yönetimini izole ederek dönüştürme politikasından, Şara yönetimini sisteme dahil ederek kontrol etme politikasına geçmiş durumda.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Washington’un Şam’a mesajı da şu:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Türkiye’nin himayesindeki Suriye” değil, “uluslararası sistemle bütünleşmiş Suriye”. Dolayısıyla ABD, Türkiye’nin Şam üzerindeki etkisini tamamen ortadan kaldırmak yerine, Türkiye’nin etkisinin tek belirleyici olmasını da istemiyor. Bu denklemde cevabı aranan anahtar soru şudur: “ABD Suriye’de kalenin kapısını açacak bir ortak (Türkiye) mı aradı, yoksa Sayın Erdoğan bu ortaklık içinde kalarak kendi anahtarını mı yaptı?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">AYDINLIK</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://rasthaber.com/mossad-esad-bulusmasinin-kodlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ya devlet başa ya kuzgun leşe</title>
		<link>https://rasthaber.com/ya-devlet-basa-ya-kuzgun-lese/</link>
					<comments>https://rasthaber.com/ya-devlet-basa-ya-kuzgun-lese/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yuva]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Aug 2026 11:48:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alıntı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yuva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://rasthaber.com/?p=42593</guid>

					<description><![CDATA[Amerikalı gazeteci ve yazar Deborah Amos’un “Sünnilerin Çöküşü/Gerileyişi” adlı kitabını devlet başkanları ve yetkililer okumalıdır. Irak ve Suriye’de hâsıl olan “dönüşümlerin” ardından her iki ülkeye ve tüm coğrafyamıza musallat olan devletin, toplumun, kimliğin ve mezhepler arası ilişkilerin yeniden şekillendiği derin bir parçalanma dönemine şahit olmaktayız. Kitabın “Sünnilerin Çöküşü/Gerileyişi” başlığı, doğrudan mezhepsel bir tanımlamanın ötesinde bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Amerikalı gazeteci ve yazar Deborah Amos’un “Sünnilerin Çöküşü/Gerileyişi” adlı kitabını devlet başkanları ve yetkililer okumalıdır. Irak ve Suriye’de hâsıl olan “dönüşümlerin” ardından her iki ülkeye ve tüm coğrafyamıza musallat olan devletin, toplumun, kimliğin ve mezhepler arası ilişkilerin yeniden şekillendiği derin bir parçalanma dönemine şahit olmaktayız. Kitabın “Sünnilerin Çöküşü/Gerileyişi” başlığı, doğrudan mezhepsel bir tanımlamanın ötesinde bir anlam taşır. Başlık, Sünni kentli elitlerin siyasi, sosyal ve ekonomik konumlarının önemli bir bölümünü kaybettiği tarihsel sürece işaret eder. Bu süreç, Irak toplumunun farklı unsurlarını bir arada tutan ulusal yapının parçalanmasıyla eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Devletin çöküşünün, toplumsal ve siyasi farklılıkları nasıl mezhepsel bölünmelere dönüştürebileceğini ve bu bölünmelerin de iktidar, servet ve yaşam alanları üzerindeki mücadelenin araçlarına dönüşebileceğini ortaya koymaya çalışır. Devlet zayıflayıp güvenlik ve idari kurumları çöktüğünde yalnızca şiddet ortaya çıkmaz; farklı topluluklar kendilerini koruyabilmek için alternatif yollar aramaya başlar. Böylece mezhep, kabile, bölge ve silahlı grup; güvenlik ve aidiyet sağlama konusunda devletin yerine geçen yapılara dönüşür.</p>



<h2 class="wp-block-heading">MEZHEPÇİLİĞİN KÖKÜ</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Bu sürecin en tehlikeli sonuçlarından biri geniş çaplı zorunlu nüfus hareketleri ve yerinden edilmelerdir. Ülkede toplumun farklı kesimlerini etkileyen büyük göç ve yerinden edilme dalgaları yaşanmıştır. Bu durum trajik bir paradoksu ortaya çıkarır: Devlet vatandaşlarını korumakta başarısız olduğunda, kişinin sosyal veya mezhepsel aidiyeti bizzat bir tehlike kaynağı hâline gelir. İnsan artık “bir vatandaş olarak benim hakkım nedir?” diye sormaz. Bunun yerine “hangi topluluğa aitim ve bu topluluk beni koruyabilir mi? Topluluk olarak hangi daha güçlü devlete sırtımı dayamalıyım?” diye sormaya başlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Böylece vatandaşlık kavramı kırılganlaşır. Çünkü vatandaşları hukuk önünde eşit kılması gereken devlet, ortak bir siyasi alan oluşturma kapasitesini kaybetmeye başlar. Filistin, Lübnan, Irak ve ardından Suriye’de şahit olduklarımız bize yeterince veri sunmaktadır: Devlet çöktükten sonra mümeyyiz (öne çıkmış, farklı, kaliteli) şahsiyetleri (bilim insanı, sanatçı, gazeteci, siyasetçi, akademisyen) ve elitleri hedef alan suikastlar devreye girer. Ülkenin zenginlikleri yağmalanır. Tarımı, sanayisi, ticareti, bankaları hedef alınır, felç edilir. Daha sonra şiddet giderek daha rastgele bir karakter kazanır; intikam, yağma, zor kullanma, zorunlu göç ve yerleşim alanlarının yeniden şekillendirilmesiyle bağlantılı geniş bir şiddet ortamı oluşur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Mezhepçilik yalnızca dini veya mezhepsel bir anlaşmazlık değildir; siyasi çatışmayı yönetmek için kullanılan bir araca dönüşür. Mezhepsel kimlik, kimin korunmayı hak ettiği, kimin ise düşman olarak görüleceğini belirleyen bir araç hâline geldiğinde toplum, ortak vatandaşlık alanı olmaktan çıkar ve birbirleriyle rekabet eden kapalı topluluklara bölünür. Kitabın en önemli fikirlerinden biri de burada ortaya çıkar; Devlet kurumları ve hukukuyla güçlü olduğunda, dini ve mezhepsel farklılıklar toplumsal ve siyasi alan içinde kalabilir. Devlet çöktüğünde ise bu farklılıklar çatışan topluluklar arasındaki sınır çizgilerine dönüşebilir. Daha büyük tehlike ise toplumun yıllarca süren şiddetin ardından geçmişini bütünüyle çatışmanın hafızası üzerinden yeniden yorumlamaya başlamasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Böylece farklı olan kişi artık yalnızca farklı bir komşu değildir; kolektif acının sorumlusu olarak görülen bir grubun temsilcisi hâline gelir. Böylece mezhepsel bir çatışma hafızası oluşur. Bu hafıza yalnızca geçmişi hatırlamakla kalmaz; geçmişi, bugünkü korku ve intikam duygularını meşrulaştırmak için kullanır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Amerikan işgali yalnızca BAAS nizamını Irak ve Suriye’de devirmeye yönelik askeri bir operasyon değildi. Aynı zamanda geniş bir siyasi ve güvenlik boşluğu yarattı. Bu boşluğa kısa sürede farklı bölgesel ve uluslararası güçler girdi ve Irak ve Suriye nüfuz mücadelesinin alanına dönüştü. Bu minvalde kitabın can alıcı sorusu şudur; “Devlet bütün vatandaşları için devlet olma işlevini kaybettiğinde insanın başına ne gelir?”</p>



<h2 class="wp-block-heading">ASLINDA MESELE DEVLET</h2>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan devlete yalnızca hayatını düzenlediği için ihtiyaç duymaz. Devlet aynı zamanda bireye, kendi dar aidiyetlerini aşan bir çerçeve sağlar. Vatandaş önce Iraklı değil de Sünni, Şii, Hristiyan veya Kürt olarak sınıflandırılmaya başladığında devlet, ortak bir siyasi kimlik oluşturma kapasitesinin önemli bir bölümünü kaybetmiş demektir. Kitaptan çıkarılabilecek en önemli derslerden biri şudur: Mezhepçilik, farklılıkların varlığı nedeniyle tehlikeli hâle gelmez. Asıl tehlike, devletin bu farklılıkları birlikte yaşanabilir bir siyasi çoğulculuğa dönüştürme kapasitesini kaybetmesiyle ortaya çıkar. Çoğulcu bir toplumun kimliklerini ortadan kaldırması gerekmez. İhtiyaç duyduğu şey, bu kimliklerin tamamını eşit vatandaşlık temelinde buluşturabilecek bir devlettir. Dolayısıyla, Devlet çöktüğünde yalnızca siyasi rejim çökmez; farklı insanların aynı ülkenin eşit vatandaşları olmasını sağlayan ortak çerçeve de çöker.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birçok yazımızda ABD’nin 2003 Irak işgalinin Irak’ı Lübnanlaştırma, Irak’tan sonra Suriye’nin Iraklaştırılması, Suriye’den sonra Türkiye’nin Suriyelileştirilmesinin özellikle İsrail ile bu erki Filistin’e inşa eden stratejik aklın “vazgeçilmez” en önemli hedeflerden biri olduğunu anlatmıştık. Bu gerçekliği idrak etmek hayatidir. Bu gerçekliğe uygun konumlanmak/pozisyon almak olmak veya olmamak meselesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tüm bunlardan daha ehemmiyetli olan da bu “habis projeleri” engelleyecek önlemleri almayı bilmektir. Bilahare, projelere alternatif üretmektir. İşte asıl mesele bu vizyon, kudret, irade ve kabiliyete sahip olmaktır. Aksi çalışmalar, hele ki “düşman” kuvvetin projelerini, “düşmanın” veya stratejik müttefiklerinin/dostlarının işbirliği ile bertaraf etmek zinhar mümkün olmadığı gibi son safhada düşmanın projelerine dolaylı veya dolaysız katkı sağlamakla eşdeğerdedir.&nbsp; &nbsp; &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Not</strong>: Gelecek yazımızda ‘Türkiye-İsrail savaşı neden olur neden olmaz’ konusunu ayrıntılı değerlendireceğiz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">aydınlık</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://rasthaber.com/ya-devlet-basa-ya-kuzgun-lese/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tehlikeli adımlar…</title>
		<link>https://rasthaber.com/tehlikeli-adimlar/</link>
					<comments>https://rasthaber.com/tehlikeli-adimlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmet Özçelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Aug 2026 13:46:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alıntı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet Özçelik]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yuva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://rasthaber.com/?p=42396</guid>

					<description><![CDATA[Trump yolu… Riyad bildirisi Ankara NATO zirvesi Türkiye’ye kurulan tuzaklar… İktidarın gönüllü tavrı. Mekke İttifakı… Ukrayna’ya silah satışı… Ankara’da gelişmeleri takip eden uzmanlar… Ne olduğunu anlamaya çalışıyor. ABD ZİYARETİ SONRASI Genelde endişe hakim. Erdoğan’ın ABD ziyareti… Trump’la buluşması… Milat olarak değerlendiriliyor. İktidardaki kırılma… Bu ziyaret sonrasına işaret ediliyor. Ankara’da yapılan NATO zirvesi… Sürecin zirve noktası [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Trump yolu…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Riyad bildirisi</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ankara NATO zirvesi</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’ye kurulan tuzaklar…</p>



<p class="wp-block-paragraph">İktidarın gönüllü tavrı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mekke İttifakı…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ukrayna’ya silah satışı…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ankara’da gelişmeleri takip eden uzmanlar…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne olduğunu anlamaya çalışıyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">ABD ZİYARETİ SONRASI</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Genelde endişe hakim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Erdoğan’ın ABD ziyareti…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Trump’la buluşması…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Milat olarak değerlendiriliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İktidardaki kırılma…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu ziyaret sonrasına işaret ediliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ankara’da yapılan NATO zirvesi…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sürecin zirve noktası olarak değerlendiriliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ekonomideki yansımaları…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neoliberal politikalarda ısrar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dış politikada yaşananlarla uyumlu.</p>



<h2 class="wp-block-heading">RİYAD’DAN MEKKE’YE</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Riyad bildirisi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD saldırganlığı değil İran hedef alındı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İktidar kanadı da şaşkındı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Cumhurbaşkanı Erdoğan…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biraz toparladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama bildiri orada duruyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi de “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir sürü bilinmeyeni var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Henüz Meclis tarafından da onaylanmış değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İçeriği de tartışmalı.</p>



<h2 class="wp-block-heading">NATO’YU MU TAMAMLIYOR</h2>



<p class="wp-block-paragraph">NATO zor durumda.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğu’ya doğru genişleme yeteneğini kaybetti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">NATO’nun patronu olan ABD…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tehlikeli bir oyun oynuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğu’ya, Asya’ya genişleme görevini…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mekke Anlaşması’nın ortaklarına vermiş durumda.</p>



<p class="wp-block-paragraph">T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı…</p>



<p class="wp-block-paragraph">9 Ağustos 2026 günü yayınladığı resmî açıklama…</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Mekke Anlaşması’nın NATO’yu tamamladığı” ifade ediliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu nasıl oluyor?</p>



<h2 class="wp-block-heading">İSRAİL’E SAVAŞANLAR YOK</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Yapılan açıklamalar…</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kimseyi hedef almıyor” sözleri…</p>



<p class="wp-block-paragraph">AK Parti çevrelerinde dillendirilen…</p>



<p class="wp-block-paragraph">“İsrail’e karşı bir anlaşma” söylemleri…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Havada kalıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İsrail’le savaşanlar…</p>



<p class="wp-block-paragraph">İran, Filistin, Yemen ve Lübnan…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mekke Anlaşması’nda yok.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayrıca, İsrail’in de bir şikayeti yok.</p>



<h2 class="wp-block-heading">YEMEN SAVAŞINA MI ÇEKİLİYORUZ</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Mekke Ortak Savunma Anlaşması…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kamuoyuna açıklanan hükmü son derece açık:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkeye birden yapılmış saldırı olarak değerlendirilecek.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu ne anlama geliyor?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nitekim anlaşma sonrası…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünyada etkili yayın organları…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Financial Times, Guardian…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Al Jazeera, Indian Express, …</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hepsi aynı konuyu tartışıyor:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Türkiye, Yemen’de Husilere karşı savaşa girecek mi?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu soruya verilen yanıtlar…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tatmin edici değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Batı basınında yapılan yorumlar…</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Paktın ilk sınavı Yemen olabilir” değerlendirmesi…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ciddi kaygılara yol açıyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">UYARI</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Emekli komutanlar…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Emekli büyükelçiler…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dış politika uzmanları uyarıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Yığınakta yapılan hatalar…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Taktiklerle düzeltilemez.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu konuda yaşadığımız acı tecrübeler…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tekrar yaşarsak bedeli çok daha ağır olur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynı hatalara düşülmemeli” diyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">KARIŞIK</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Dış politika konusunda kafalar karışık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her partide ciddi bölünmeler var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">CHP’de yaşanan kırılma…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bölünmenin bir nedeni de bu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Atlantikçiler Yeni Parti’yi kurdu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şu andaki CHP yönetimi…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kuruluş kodlarına dönüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">AK Parti’deki kriz…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Lider güçlü olduğu için sessiz ilerliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama yaşanan sıkıntı…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uzun süre bastırılabilecek gibi görünmüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">CHP’de yaşananlar…</p>



<p class="wp-block-paragraph">AK Parti’de de gündemde.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Enerji birikmesi var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Erdoğan döneminde olmasa da…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Erdoğan sonrası kaçınılmaz” görüşü genel kabul görüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">AYDINLIK</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://rasthaber.com/tehlikeli-adimlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrail’in Dürzi mühendisliği</title>
		<link>https://rasthaber.com/israilin-durzi-muhendisligi/</link>
					<comments>https://rasthaber.com/israilin-durzi-muhendisligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yuva]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Aug 2026 13:43:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alıntı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yuva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://rasthaber.com/?p=42393</guid>

					<description><![CDATA[Düşmana hakkını teslim etmek; nefret edilen, karşı karşıya gelinen ya da rakip olan bir odağın gücünü, zekâsını, başarısını veya yeteneğini yiğitçe ve dürüstçe kabul etmektir. Politik ve stratejik analizde bu durum duygusal bir zayıflık değil, tam aksine en yüksek rasyonellik seviyesidir. Zira rakibi küçümsemek, stratejide yapılabilecek en büyük hatadır. Düşmanın hamlelerindeki zekâyı objektif olarak analiz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Düşmana hakkını teslim etmek; nefret edilen, karşı karşıya gelinen ya da rakip olan bir odağın gücünü, zekâsını, başarısını veya yeteneğini yiğitçe ve dürüstçe kabul etmektir. Politik ve stratejik analizde bu durum duygusal bir zayıflık değil, tam aksine en yüksek rasyonellik seviyesidir. Zira rakibi küçümsemek, stratejide yapılabilecek en büyük hatadır. Düşmanın hamlelerindeki zekâyı objektif olarak analiz etmek, ona karşı doğru savunma geliştirmek için zorunludur. Kişisel veya ideolojik olarak düşmandan nefret edilse bile, onun askeri, diplomatik veya ekonomik bir başarısını inkâr etmemektir. Kültürümüzdeki “yiğidi öldür, hakkını yeme” atasözüyle tam olarak aynı anlama gelir. Kendi kamuoyunu rahatlatmak için düşmanı sürekli “beceriksiz, zayıf, akılsız” göstermek analitik bir körlük yaratır. Düşmana hakkını teslim eden analist, sahayı manipülasyonlardan arındırılmış, çıplak bir gerçeklikle görür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bunları neden anlattık; emperyalist devletlerin klasik sömürge siyasetleri, bütünü (Büyük Suriye’yi, Anadolu’yu, Irak’ı, Arap Yarımadası’nı) parçalara ayırarak, her parçaya devletçik inşa ederek bütünü parçalar üzerinden yönetme sanatını icra etti. Uluslararası siyonist akıl ve İsrail, kendisini çevreleyen (kuşatan) farklı devletlerde varlığını sürdürmek zorunda kalan benzer parçaların bütünleştiricisi, kurtarıcısı sıfatıyla zuhur ederek, devasa bir coğrafyayı önce kontrol sonra da ilhak etme planını hayata geçirdi. Ve görünen o ki 100 sene önce üç parçaya bölünen ve üç devlet bayrağı altında (Suriye, Lübnan, İsrail) yaşamak zorunda kalan Dürziler için tasarlanan tüm parçaların İsrail bayrağı altında toplanması planında uzun bir yol alındı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Azınlık olan ama stratejik düşünme, plan ve uygulama vizyonuna sahip Yahudi Devleti İsrail, stratejik körlük, ihanet veya işbirlikçi konumunda olanların akılsız söylem ve eylemleri sebebiyle (Suriye’de hakim olan zihniyet ve itimat ettiği şeyhler ve silahlı örgütler) bütünden koparılmış, ait olduğu milletin bünyesinden atılmış, ihmal edilmiş, uzaklaştırılmış veya zulüm altında olan azınlık Dürziler ile büyümektedir. Sahada gözlemlediğimiz gerçeklik şudur: Çekim ve cazibe gücüne haiz, stratejik vizyonu olan bir azınlık (Yahudiler) muhtaç, aciz ve saldırı altında olan başka azınlıkları (şimdilik Dürzileri) içine çekerek nüfuzunu büyütme, alanını genişletme stratejisini başarıyla yürütmektedir. İsrail’e kızmak yerine kendisine benzemeyeni, sorgulayanı ve hakkını arayanı düşman, kâfir, zındık, tehdit ve tehlikeli olarak görenlerin körlüğünü sorgulamalıyız.&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;</p>



<h2 class="wp-block-heading">GOLAN’DA TEK HANELERDEN YÜZLERCESİNE</h2>



<p class="wp-block-paragraph">İsrail ordusu Suriye’nin Golan bölgesini Haziran 1967’de işgal etti. Suriye ordusu Ekim 1973’te Golan bölgesinin başkenti Kunaytra şehri dahil Golan bölgesinin büyük bir kesimini İsrail ordusundan kurtardı. İsrail işgalinde kalan Golan bölgesindeki, birkaç istisna hariç, tüm köy ve kasabaları yerle bir etti, haritadan sildi. Arap (Sünni, Alevi, Hristiyan) ve Türkmen Suriyelileri topraklarından sürdü. Ama bir istisna yaptı; beş Dürzi köy ve kasabaya dokunmadı. Ancak Dürzilere yapılan bu kıyak onları İsrailli yapamadı. Tüm imtiyazlar, olanaklar, İsrail pasaportunun sağlayacağı fırsatlar propagandası işe yaramadı. Golan Dürzileri İsrail işgaline karşı canla başla mücadele etti, bu uğurda şehitler verdi. Sürgün, hapis ve ekonomik baskılar Golan Dürzilerini ana vatanları Suriye’den koparamadı. İsrailli Dürzilerin çabaları da mezhepdaşlarını İsrail’e yamamaya yetmedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İsrail 1981’de Suriye’nin toprağı Golan’ı ilhak ettiğinde bölgedeki Dürzilerin büyük çoğunluğu İsrail vatandaşlığını kabul etmeyi reddetti ve Suriye’ye bağlılıklarını ilan etti. Golan’daki Dürzi din adamları da İsrail vatandaşlığını kabul edenlerin boykot edilmesi çağrısında bulundu. Bu durum yaklaşık otuz yıl boyunca sürdü. Ancak Suriye’deki iç savaşın başlamasıyla birlikte tablo değişmeye başladı. Arapça konuşan etnik-dinî bir azınlık olan Golan Dürzileri arasında İsrail vatandaşlığına başvuran ve vatandaşlık alanların sayısı giderek arttı. Önceleri tek haneli rakamlardan söz edilirken daha sonra yılda yüzlerce kişi vatandaşlık almaya başladı. Buna rağmen 2023 yılına gelindiğinde Golan Dürzilerinin yalnızca yaklaşık beşte biri İsrail vatandaşıydı. Fakat 2024’te bölgenin kuzeyindeki dört Dürzi yerleşiminden 572 kişi İsrail vatandaşlığı için başvurdu. Geçen yıl bu sayı 3 bin 750’ye yükseldi. Bu yılın yalnızca ilk altı ayında ise bin 444 Golan Dürzisi İsrail vatandaşlığı için başvurdu. Gün itibarıyla Golan Dürzilerinin yaklaşık yüzde 44’ü İsrail vatandaşı durumunda.</p>



<h2 class="wp-block-heading">DÜRZİLERİN İSRAİL’E YÖNELİŞİ</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Bu dramatik değişimin temel nedeni yeni Suriye rejiminde Dürzi temsil, devlet kurumlarına katılımın Esad yönetimi döneminden çok gerilerde kalması, Şara rejiminin devlet inşasında yetersiz olması, milli devlet programı yerine mezhepçi, bölgeci ve dar radikal bir yönetim anlayışının öne çıkması, ekonomik sıkıntıların had safhada olması, elektrik, su, internet, yakıt, belediye hizmetlerinin berbat durumda olması, sahada kör mayın misali dolaşan silahlı örgütlerin, “gaza, intikam, kendisine benzemeyi yok etme ve ganimet” güdüsü ve sosyal medyada sürekli tehditlere, en ağır hakaretlere ve “Dürziler İslam’ın düşmanıdır, Peygambere küfür ettiler” yalanlarıyla provokasyonlara maruz kalmaları Dürzilerin İsrail’den umut etme ve İsrail vatandaşlığını kabule meyilli olmalarında birincil sebeptir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İsrail’in 2018’de Golan bölgesinde organize ettiği ilk yerel seçimlerde bölgenin din adamları, Esad’ın çağrısına uyarak seçimleri boykot etme çağrısı yapmıştı. Birçok aday çekildi ve katılım çok düşük kaldı. Bukata kasabasında yalnızca bir aday kalırken, dört yerleşimin en büyüğü olan Mecd el-Şems kasabasında seçime katılım yalnızca yüzde 3 civarındaydı. Ancak 2024’te Suriye’deki rejim değişikliği sonrasındaki yerel seçimlerde din adamları boykot çağrısı yapmadı ve katılım yükseldi. Bukata’da belediye başkanlığı için dört aday yarıştı. Bölge Dürzileri, “İnsanların genel seçimlerde büyük sayıda sandığa gideceğini düşünüyoruz. Süveyda katliamlarının önemli bir kırılma noktası olduğunu düşünüyoruz.” dedi. İsrail’de yaklaşık 153 bin Dürzi yaşıyor. Bunların yalnızca yaklaşık altıda biri Golan’da bulunuyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">KÖRLÜĞÜN BEDELİ</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Suriye’yi yönetenlerin stratejik körlüğü sebebiyle sadece Golan bölgesi İsrail’in işgali altında değil. Yıllarca Suriye bayrağı ve kimliğini korumuş olan ve İsrail’e karşı imtiyazları reddeden ve tüm zorluklara rağmen mücadele eden Golan Dürzilerini de İsrail’e kaybettiler. Şam’ın güneyinde yer alan Süveyda ve Dera vilayetleri de fiili İsrail kontrolü ve işgali altındadır. Bu bölgelerin de ilhakı ve orada yaşayan Dürzilerin İsrail vatandaşı olma durumu zuhur edebilir. Golan’a komşu ve uzantısı olan Suriye’nin güneyinden sonra Golan’ın komşusu ve uzantısı olan Lübnan dağlarındaki Dürzilerin İsrail’e eklemlenmesi planları raftan inecektir. Bakalım İsrail’in stratejik aklına karşılık bir stratejik akıl devreye mi girecek yoksa stratejik körlük tüm Dürzilerle birlikte, Suriye ve Lübnan’ın diğer azınlıklarını İsrail’in stratejilerine kurban mı edecek?</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a target="_blank" rel="noreferrer noopener" href="https://www.jollytur.com/balkanlar-turlari"></a></p>



<p class="wp-block-paragraph">AYDINLIK<a href="https://www.jollytur.com/balkanlar-turlari" target="_blank" rel="noreferrer noopener"></a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://rasthaber.com/israilin-durzi-muhendisligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekke İttifakı İslam’ın NATO’su mu?</title>
		<link>https://rasthaber.com/mekke-ittifaki-islamin-natosu-mu/</link>
					<comments>https://rasthaber.com/mekke-ittifaki-islamin-natosu-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yuva]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Aug 2026 14:07:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alıntı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yuva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://rasthaber.com/?p=42169</guid>

					<description><![CDATA[Mekke İttifakı” kimin eseridir? Ankara’da toplanan NATO Zirvesi’nin ardından Suudi Hanedanlığı’nda inşa edilen Mekke İttifakı’nı Trump mı istedi? Sayın Erdoğan’ın iddia ettiği gibi yerli ve milli çıkarlarımıza hizmet edecek olan bir oluşum mudur? Hükümetimizin yaptıklarını sorgulamadan “Altında Sayın Cumhurbaşkanımızın imzası varsa doğru ve faydalıdır.” diyen taife mi haklı? Mekke İttifakı NATO’nun görevlerini “Sünni İslam kisvesi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Mekke İttifakı” kimin eseridir? Ankara’da toplanan NATO Zirvesi’nin ardından Suudi Hanedanlığı’nda inşa edilen Mekke İttifakı’nı Trump mı istedi? Sayın Erdoğan’ın iddia ettiği gibi yerli ve milli çıkarlarımıza hizmet edecek olan bir oluşum mudur? Hükümetimizin yaptıklarını sorgulamadan “Altında Sayın Cumhurbaşkanımızın imzası varsa doğru ve faydalıdır.” diyen taife mi haklı? Mekke İttifakı NATO’nun görevlerini “Sünni İslam kisvesi altında” ABD ve İsrail’i tehdit eden devlet ve örgütlere karşı ifa edecek iddiasında olanların delili yeterince güçlü mü? Mekke İttifakı, NATO’nun uzantısı olarak 24 Şubat 1955’te inşa edilen Bağdat Paktı (CENTO-Central Treaty Organization, Merkezi Antlaşma Teşkilatı) misali midir?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Askeri, istihbarat ve güvenlik temelinde kurulan Bağdat Paktı, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin (Moskova) Orta Doğu’da yayılmasını ve nüfuz kurmasını önlemek, Suriye, Irak, İran, Lübnan ve Filistin’de güç kazanan komünist, anti-siyonist, anti-emperyalist milli oluşumlara karşı kuruldu. Paktın kurucu üyeleri 1952’de NATO üyesi olan Menderes Hükümeti’nin idaresinde olan Türkiye ve Irak idi. Ardından örgüte İran, Pakistan ve İngiltere katıldı. ABD, resmi olarak üye olmasa da örgüte gözlemci göndermiş ve istihbarat/askerî destek sağlamıştı.</p>



<h2 class="wp-block-heading">HEDEFLERİ NE?</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Mekke İttifakı, CENTO misali İran’ın Orta Doğu’da yayılmasını, nüfuz kurmasını engellemek için İsrail, ABD ve müttefiklerini rahatsız eden bölgedeki İran dostlarına-silahlı müttefiklerine karşı mı konumlanacak?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mekke İttifakı’nın İsrail’e karşı inşa edildiğini iddia etmek işin tabiatına aykırı. İngiltere ve ABD’ye dost ve müttefik diyenlerin İsrail’e karşı bir söylemi olabilir ama eylemi olmaz. Peki, o vakit toplumu karpuz gibi ikiye bölen Mekke İttifakı İran’a, İsrail’e ve hiç kimseye karşı kurulmadıysa, iddia ettikleri gibi kimseyi hedefe koymuyorsa süs çiçeği olsun diye mi dikildi? Türkiye, Suudi Hanedanlığı ve Pakistan’a yapılan bir saldırı her üç ülkeye karşı yapılmış kabul ediliyorsa Yemen, topraklarını işgal etmiş, binlerce çocuğu katletmiş, şehirleri, barajları ve hatta düğünleri kana bulamış Suudi, Yemenli işbirlikçiler ve paralı askerleriyle savaş halinde. Türkiye ve Pakistan olarak Yemen’e karşı Suudi Hanedanlığı’nın safında mı yer alacağız? Gelin bu hususları ayrıntılı değerlendirelim.</p>



<h2 class="wp-block-heading">MBS’NİN DEĞİŞKEN DIŞ POLİTİKASI</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Suudi Hanedanlığı’nın bilinçli, istikrarlı bir dış politikası veya uzun vadeli stratejik bir vizyonu yok. Aksine Muhammed bin Selman (MBS) döneminde ülke, onun keyfi arzularının, hesaplarının ve kişisel husumetlerinin değişimine göre dış politikasını değiştiren bir devlete dönüşmüştür. Dünün düşmanı bugünün müttefiki, dünün müttefiki ise yarının düşmanı olabilmektedir. Türkiye bunun en açık örneklerinden biridir. MBS, Suudi-Türk ilişkilerinin en sert dönemlerinden birine öncülük etti. Söylem ve siyaset düzeyinde yoğun bir düşmanlık, Türk mallarına gayriresmî boykot, ilişkilerde ciddi bozulma ve özellikle Katar krizi ile Cemal Kaşıkçı cinayetinin ardından derin bir gerilim yaşandı. Sonra ne oldu? Muhammed bin Selman’ın yıllarca karşı karşıya geldiği Türkiye, Pakistan’la birlikte “Mekke Savunma Anlaşması” kapsamında askerî ortak ve müttefik haline geldi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">2017’de Suudi Arabistan Katar’a karşı kapsamlı ablukanın başını çekti. Diplomatik ilişkiler kesildi, sınırlar ve hava sahaları kapatıldı ve Doha’yı dış politikasını değiştirmeye zorlamak amacıyla bir talep listesi sunuldu. Abluka 43 ay sürdü. Ancak Katar teslim olmadı. Ardından 2021’deki Al-Ula Zirvesi’nde MBS, Katar Emiri Şeyh Temim’i sarılarak karşıladı. MBS ile Muhammed bin Zayed (MBZ) uzun süre tek bir eksenin iki lideri olarak sunuldu. Yemen savaşına birlikte girdiler, Katar’ı birlikte kuşattılar ve bölgenin pek çok dosyasında politikaları örtüştü. Sonra ittifak çatlamaya başladı. OPEC anlaşmazlıkları, ekonomik rekabet ve bölgesel nüfuz mücadelesi derinleşti. Yemen ise Suudi Arabistan ile BAE’nin çıkarlarının en fazla çatıştığı sahalardan biri haline geldi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Suudi Arabistan, Suriye’de silahlı muhalefeti destekledi ve Beşar Esad’ın devrilmesi için çalıştı. Sonra MBS muhalefete sırt çevirdi, İslamcı gruplara ve Heyet Tahrir eş-Şam’a (HTŞ-El-Nusra) karşı tavır aldı, Esad’la barıştı, Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşünü destekledi ve 2023’te Esad’ı Cidde’de ağırladı. Ardından Esad Aralık 2024’te devrildi ve MBS’nin daha önce karşı çıktığı muhalefet iktidara geldi. Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) lideri Abu Muhammed El-Colani, Ahmet Şara olarak Suriye’nin başına geçti. Aynı Şara bu kez Muhammed bin Selman’ın konuğu ve Riyad’ın ortağı haline geldi. Bunlar “stratejik esneklik” değildir. Stratejik esneklik, hedef aynı kalırken araçların değiştirilmesidir. Oysa düşmanın, müttefikin, hedefin ve söylemin birkaç yılda bir değişmesi; devlet çıkarlarından çok kişiselleşmiş, kısa hafızalı ve lider merkezli bir dış politikaya işaret eder. Stratejisi olan devletler taktiklerini değiştirir, fakat nereye ulaşmak istediklerini bilirler.</p>



<h2 class="wp-block-heading">ABD’DEN KOPUŞ MU YENİ GÜVENLİK HESABI MI?</h2>



<p class="wp-block-paragraph">Trump’ın önce Suudi Hanedanlığı için, “Sağılması gereken bir inek. Sütünü alacağız, etini alacağız. Geriye bir şey kalmazsa kesip yiyeceğiz.” demesi, henüz bir ay önce de MBS için “K..ımı öpüyor/yalıyor.” gibi aşağılayıcı bir ifade kullanmasının genelde Suudilerde özelde MBS’de kişisel bir intikam duygusu yaratması mümkündür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Arap kini ve intikamı, devedeki 40 sene unutmaz özelliğine benzetilir. Trump ile MBS arasındaki ilişkiyi “dostluk” değil, karşılıklı çıkar ve karşılıklı ego yönetimi olarak okumak gerekir. Çin’le ilişkileri geliştirdi. Rusya’yla OPEC üzerinden çalıştı. İran’la 2023’te Çin aracılığıyla normalleşti. Türkiye’yle yakınlaştı. Pakistan’la savunma ilişkilerini derinleştirdi. Bütün bunların ortak noktası: Suudi Arabistan’ın tek bir büyük güce bağımlılığını azaltmak olarak okumalıyız: “Amerika ile müttefik olabilirim, fakat Amerika’ya mahkûm olmamalıyım.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu bir “ABD’den kopuş” değil, Amerika’nın alternatifsizliğini sona erdirme politikasıdır. Çünkü MBS açısından en tehlikeli şey ABD’nin düşmanı olması değil, ABD’nin kendisini alternatifsiz görmesidir. Trump’ın İran konusunda MBS’nin görüşlerini dikkate almak zorunda kalması, Suudi Arabistan’ın Washington karşısındaki pazarlık gücünün aslında arttığını gösteriyor. Bundan mütevellit “İslam NATO’su İran’a karşı kurulmuştur, Mekke İttifakı bir ABD/İsrail projesidir.” demek şu aşamada fazla basitleştirici olur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugünkü gelişmelere baktığımda ben bunu daha çok Suudi Arabistan’ın Amerikan güvenlik şemsiyesine alternatif/ek bir bölgesel güvenlik mimarisi kurma arayışı olarak okuyorum. Ama ve lakin, “İran’a karşı değil” demek, “İran’ın bu ittifakın hesabında hiç bulunmadığı” anlamına gelmez. İran dahil herhangi bir bölgesel gücün Suudi Arabistan’a saldırmasının maliyetini yükseltmek için kurulmuş caydırıcı bir yapı olarak değerlendirmeliyiz. Bu nedenle MBS’nin hesabı ABD’yi bırakmak değil ABD’ye alternatif güvenlik sigortaları oluşturmak.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu ittifakın, MBS’nin klasik “dengeleyerek seçenekleri açık tutma” stratejisine çok uyduğunu tespit ediyoruz. İşte burada “ABD/İsrail’e hizmet ediyor.” iddiasını tamamen çöpe atamayız. Washington açısından, bölgenin güvenlik yükünü yalnızca ABD taşımak zorunda kalması babında çok cazip bir tarafı bile olabilir. Herhâlükârda Filistin, Lübnan, Irak, İran ve Yemen’in dahil olmadığı bir Mekke İttifakı topal ördek kalmaya ve bu oluşum “ABD ve NATO’nun” çağımızın 1955 Bağdat Paktı olmaya daha yakın bir aday olarak telakki edilecektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Suudi Kral Adayı MBS’yi, Pakistan’ı anladık peki ya Türkiye böyle bir pakta neden bodoslama girer mi dediniz? Türkiye’nin en büyük askeri üssü Katar’da ve İsrail savaş uçakları ABD gözetiminde Katar’a saldırdığında, hükümetimizin de dostları olan HAMAS üyelerini öldürdüğünde Katar’ı koruyabildik mi? Bugün de mesele ne İran ne de İsrail. Sahi Napolyon tüm mesele ne demişti?</p>



<p class="wp-block-paragraph">AYDINLIK</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://rasthaber.com/mekke-ittifaki-islamin-natosu-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
