Epstein öldü, Epstein rejimi zirvesinde

Epstein ölmüş olabilir, ama Epstein rejimi bugün zirvesini yaşıyor. BM ilkelerini ayaklar altına alan İran operasyonuyla Hamaney’i öldüren Trump, Washington’un 1990’lardan başlayarak rehinesi olduğu rejime belki de en büyük zaferini armağan etti

Epstein öldü, Epstein rejimi zirvesinde

Aslında her şey İsrail lideri Binyamin Netanyahu’nun, ABD Başkanı Bill Clinton’dan, “vatana ihanet” ile nam salmış ve bunun için 1985 yılında ömür boyu hapse mahkûm edilmiş İsrail asıllı Amerikalı casus Jonathan Jay Pollard’ın özel bir af çıkarılarak serbest bırakılmasını talep etmesiyle başladı. Takvimler 1996 yılını gösteriyordu. Tarihin en büyük istihbarat hırsızlıklarından biri olarak değerlendirilen bir eylemle, Amerikan ulusal güvenliği için son derece kritik olan bazı bilgiler ile ABD ajanları hakkında son derece gizli istihbaratı daha 1984 yılında İsrail’e sattığı tespit edilen Pollard 10 yılı aşkın bir süredir cezaevindeydi.

Aslında yargılandığı mahkemede savcı, yargıçtan Pollard’ın İngilizcedeki ifadesiyle “substantial” olarak ifade edilen seneler boyu hapis kalmasını, yani epeyce yatmasını talep ettiyse de, mahkeme dönemin Savunma Bakanı Caspar Weinberger tarafından kendisine sunulan gizli bir hasar değerlendirme notuna dayanarak “müebbet hapis cezası” uygun görmüştü. Zira ortada çok ciddi sonuçlara yol açan bir casusluk faaliyeti vardı, fail mutlaka ömür boyu yatmalıydı.

Olayın ortaya çıkarılması akabinde İsrail hükümeti bile casusluk faaliyetlerinde Pollard’a yardım ettiğini kabul etmiş, hatta bunun için 1987’de resmi bir özür yayınlamıştı. Yine de yılların seyri içinde göreve gelen İsrail başbakanları Beyaz Saray’dan Pollard’ın bir başkanlık kararnamesiyle affedilmesini talep ettiler. Gelgelelim, ABD ulusal güvenlik bürokrasisinin Siyonist görüşleriyle bilinen yetkin isimlerinden olan Donald Rumsfeld, Dick Cheney ve George Tenet gibi yetkililer Pollard’ın asla ve asla serbest bırakılmaması düşüncesindeydiler.

Clinton, kendi kurmaylarının değerlendirmesini de dikkate alarak Binyamin Netanyahu’nun talebine olumsuz yanıt verdi. Kısa bir süre sonra Monica Lewinsky ile aralarında Beyaz Saray’da cereyan eden seks ilişkisi manşetlere taşındı.

Sonradan öğrenecektik ki, o tarihte (1998) 49 yaşında olan Başkan Bill Clinton’ın, Beyaz Saray’da stajyer olarak görev yapmakta olan 22 yaşındaki Monica Lewinsky ile seks temelli ilişkisi 1995 yılında başlamış ve yaklaşık 18 ay sürerek 1997’de sona ermişti. Amerikan kamuoyu haftalarca bu ses skandalıyla çalkalanmış, ilişki detayları uluslararası medyaya geniş bir şekilde yansımıştı. Kısa süre içinde Clinton hakkında Temsilciler Meclisi’nde soruşturma açıldı. Amerikan tarihinin en popüler başkanlarından olan Clinton, 26 Ocak 1998 tarihli, “ilişkiyi” reddeden o ünlü televizyon konuşmasını kendisine epeyce bir kötü şöhret kazandıracak şu ifadeyle bitiriyordu:

“I did not have sexual relations with that woman.”

Başkan Clinton her ne kadar “Bayan Lewinsky ile cinsel ilişkim olmadı,” dedi ise de, ABD Senatosu kendisi hakkında yalan beyanda bulunarak adaleti engelleme ve azil suçlamasıyla bir soruşturma açtı. Senato’nun 21 gün süren soruşturması ABD Başkanı’nın beraati ile sonuçlandıysa da hasır hasıl olmuş, hem Başkan Clinton hem de Demokrat Parti tabanlı Amerikan hükümeti epey yara almıştı. Clinton, daha sonra Lewinsky ile ilgili yanıltıcı ifade verdiği için Yargıç Susan Webber Wright tarafından mahkemeye itaatsizlikten suçlu bulundu ve 90 bin dolar para cezasına çarptırıldı. Ayrıca hukukçu lisansı beş yıl süreyle askıya alındı; kısa bir süre sonra da ABD Yüksek Mahkemelerine dava vekili olarak katılmaktan men edildi. Bir diğer deyişle, Clinton’ın kariyeri sıfırlandı.

Bazı siyasal gözlemciler, Monica Lewinsky’nin o tarihte İsrail tarafından ABD Başkanı’nı köşeye sıkıştırmak için kullanılan bir “bal tuzağı” olduğunu da iddia eder. Bilemiyoruz. Biz dönelim, konuyla ilgili yüzlerce belgeyi incelemesi ve akabinde yaptığı mülakatlar sonrasında 2014 yılında “Clinton Inc: The Audacious Rebuilding of a Political Machine başlıklı bir kitap kaleme alan yazar Daniel Halper’in dillendirdiği o çarpıcı iddiaya:

Halper’e göre, incelediği belgeler ışığında, 1998’de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Filistin Yönetimi lideri Yaser Arafat arasında 15-23 Ekim 1998 tarihlerinde ABD’nin Maryland eyaletinde yapılan Wye Plantation görüşmelerinde Netanyahu Bill Clinton’ı kenara çekerek Pollard’ın serbest bırakılması için baskı yapmıştı. Netanyahu, Clinton’a Pollard’ın serbest bırakılması karşılığında kendisinin Lewinsky ile ilişkisine dair kayıtları vermeyi önermişti. Clinton teklifi reddedince de kirli bilgilerin ifşası yoluyla cezalandırılmıştı. Bir diğer deyişle, Netanyahu ellerinde Bill Clinton’un Monica Lewinsky ile arasındaki ilişkiye dair kayıtlar bulunduğunu belirtip bunu koz olarak kullanmış ve Pollard ile ilgili alacağı karar öncesinde ABD Başkanını bunları ifşa etmekle tehdit etmişti.

Ancak yukarıda da ifade ettiğim gibi, Amerikan devletinin o tarihlerde önemli “milli güvenlik” kurmayları olan (Richard Nixon’dan başlayarak neredeyse bütün Amerikan başkanları idaresinde görev yapmış, iki dönem de Savunma Bakanlığı görevini üstlenmiş) Donald Rumsfeld, (Savunma Bakanlığı yanı sıra Başkan Yardımcılığı da yapmış) Dick Cheney ve (1996-2004 arası CIA’in Merkezi İstihbarat Direktörlüğü görevinde bulunmuş) George Tenet, Pollard’ın asla ve asla serbest bırakılmaması gerektiğini ifade etmişlerdi. Hatta, Tenet, Clinton’ın İsrail’in taleplerine boyun eğmesi halinde CIA’deki görevinden istifa edeceğini dahi söylemişti.

Aslında Clinton’ın Pollard ile ilgili olarak Tel Aviv lehine olumlu bir karar vereceği yönünde Netanyahu’nun Beyaz Saray’dan güçlü sinyaller aldığı, hatta ret kararıyla hayal kırıklığına uğradığı söylendi. Ancak neticede Clinton Pollard’ı serbest bırakma konusunda geri adım atmamıştı. Tabii bunun için de İsrail tarafından cezalandırılmıştı.

Clinton’ın kariyerine vurduğu leke pahasına cezaevinden salmadığı Pollard, yıllar sonra 44. ABD Başkanı Barack Obama tarafından serbest bırakılacaktı. Hem Netanyahu’nun hem de Donald Trump’ın yakın arkadaşı olan, Yahudi kökenli Amerikalı milyarder iş adamı Sheldon Gary Adelson’ın özel uçağıyla 2020 yılında Tel Aviv’e giden Pollard, 35 yıl sonra indiği İsrail’de toprağı öpecek ve Tel Aviv’de Başbakan Netanyahu tarafından Yahudi şükran dualarıyla karşılanacaktı.

Jonathan Pollard, ilerki yıllarda Yahudilerin “her daim çifte sadakate sahip olacaklarını” ifade edecek ve genç Yahudilere İsrail için casusluk yapmayı düşünmelerini tavsiye edecekti.

Clinton, İsrail’in elindeki kirli bilgilerin varlığından haberdar olmasına rağmen, Pollard’ın serbest bırakılması yolundaki baskılara direnmişti, ancak aynı tutumu benimsemeyen Obama’nın ne yaşadığını ve neden af kararı aldığını bilmiyoruz. Onun aldığı pozisyon, Mossad’ın elinde Obama hakkında da bazı bilgiler bulunduğunu ve İsraillilerin bu bilgileri onunla bir şantaj teklifi çerçevesinde “paylaştığı” ihtimalini düşündürüyor. Nitekim, 30 yıl Amerikan cezaevlerinde yatan Pollard’ı 2015 yılı Kasım ayında serbest bırakan Obama bununla da yetinmemiş ve İsrail’in uzun vadeli planlama ve harcama ihtiyaçlarını kolaylaştırmak üzere, 2018’den başlayarak takip eden on yıl boyunca her yıl Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon hesaplarından genişletilmiş üst düzey fonlamayı garanti altına alan ve toplamı 30 milyar doları bulan konsolide yardım paketine imza atmıştı.

İsrail hükümetinin ABD başkanlarından Bill Clinton hakkında kayıtlarıyla birlikte sahip olduğu bilgiler tesadüf eseri ulaşılmış bilgiler değildi. Karı-koca Netanyahular, bu tip özel ve “kirli” bilgiler toplamayı Mossad’ın temel misyonları arasına sokmuştu. Araştırmacı Gordon Thomas, “Gideon’s Spies: The Secret History of the Mossad” başlıklı ve 2009 tarihli kitabında Mossad’ın bu işleri nasıl vazife edindiğini anlatır:

“Tel Aviv’deki Mossad karargâh binasının çıplak koridorları, Sara Netanyahu’nun kendisi ve eşinin ağırlayacağı veya ziyaret edeceği dünya liderlerinin psikolojik profillerini görmek istemesiyle ilgili skandal fısıltılarıyla yankılanıyordu. Özellikle Başkan Bill Clinton’ın cinsel aktiviteleri hakkında ayrıntılı bilgi istemişti Sara Netanyahu. Başbakanın eşi ayrıca, yurt dışı gezilerinde kalacakları İsrail büyükelçiliklerinin dosyalarını incelemek, mutfaklarının temizliği ve misafir odalarındaki yatak takımlarının kaç kez değiştirildiği gibi konularla da ilgilendiğini belirtmişti.”

Kısacası, İsrail bu yöntemleri Epstein’ı devreye almadan çok daha önce “keşfetmişti.”

Bir kez işe yaradığı görülen yöntemler yılların seyri içinde Epstein ile birlikte müesses bir hal alacak ve üst düzey sermaye çevreleri, elit politikacılar ve iş adamları için yaratılan ve pedofili sosuyla renklendirilen ilişkiler şebekesi üzerinden Mossad’ın Beyaz Saray iradesini rehin alan bir noktaya ulaşmasını kolaylaştıracaktı. İkinci kez göreve gelmeden önce “MAGA” (Make America Great Again) şiarıyla Amerika’nın bitmek bilmeyen savaşlarına ve Demokrat elitlerin millet iradesini gasp eden hâkimiyetine son vereceğini savunan Donald Trump, o şebekenin patronu değil, “esiri” olduğunu muhtemelen Beyaz Saray’da yemin ettikten sonra anlayacaktı.

ABD Adalet Bakanlığı’nın cinsel suçlu pedofil Jeffrey Epstein davasına ilişkin olarak geçen ocak ayı sonlarında açıkladığı yeni soruşturma dosyaları Amerikan kamuoyunda büyük yankı uyandırmış, ama ABD Başkanı Donald Trump ile ilgili bazı sorular cevapsız kalmıştı. 3 milyon sayfadan fazla belge, binlerce video ve 100 binden fazla fotoğrafın yer aldığı son dosyada; özellikle teknoloji milyarderi Elon Musk ve eski İngiltere Prensi Andrew gibi isimlerle yapılan yazışmalar ile çok sayıda fotoğrafın bulunması dikkatleri çekerken, Trump’ın ismi, yeni dosyalarda da yine en az 4 bin 500 belgede geçse de, ona atfedilen iddialar tam olarak teyit edilemeden kalıyordu. Trump İsrail’e filan giderek ülkenin Cumhurbaşkanından Netanyahu’nun yargılandığı suçlardan affını istemesiyle kendisini “patron” zannettiği bir illüzyonun içinde yaşıyor olabilirdi, ama kader ağlarını ördüğünde esareti kimin yaşadığıyla birlikte her şey apaçık ortaya çıkacaktı.

Trump’ın Epstein Adası’na seferleri biliniyor, ancak detayları çok fazla bilinmiyordu. İran geriliminin tırmandırılması ile Trump’ın Netanyahu’nun ve İsrail gizli servisinin bir rehinesi, kullanışlı aparatı olmaya giden süreç paralel ilerlemişti. Bu paralellik, Orta Doğu’daki en yıkıcı sonucunu geçen cumartesi sabahı üretti ve bir ülkenin meşru lideri çok sayıda üst düzey devlet yetkilisi ile birlikte ABD Başkanı Trump’ın liderliğindeki Amerikan askerî unsurlarınca vahşice ortadan kaldırıldı.

26 Ocak tarihli, “ABD ve İsrail İran’ı gerçekten vurmak istiyor mu?” başlıklı T24 yazımda şöyle demiştim: “ABD ve İsrail bir yandan mevcut İran yönetimi üzerinde uzun süreli bir baskı kurma yoluna giderken, bir yandan da bölgeye yönelik askeri yığınağıyla ülke içindeki ajan provokatörleri ile radikal muhaliflerine “help is on the way” demeyi sürdürecek ve o yığınağı en etkili şekilde kullanacağı kritik momentin gelmesini bekleyeceklerdir.”

Olup bitenler o momentin Epstein rejimince 28 Şubat sabahı saat 08.15 sularında yakalandığını gösteriyor. Ona giden yolda, Washington’un, Umman aracılığıyla görüştüğü Tahran ekibine geçen haftanın ikinci yarısında ayrıntılandırılması gereken bir teklifte bulunuyor. İsrail ve Amerika İran’a gece saldırmalarıyla biliniyor. Ekim 2024 ve Haziran 2025’te böyle olmuştu. O yüzden “düşmanın” kritik görülen cuma gecesini saldırı için pas geçtiğini gören İranlılar barışçıl çözüm umutları yükselmiş halde ve gardlarını indirmiş bir şekilde Amerikalıların teklifini görüşmek ve bir müzakere stratejisi geliştirmek üzere cumartesi sabah saatlerinde üst düzey bir toplantı için bir araya geliyorlar. Zaten İran’ın hava savunma doktrini, İsrail’in gece karanlığında saldırdığı varsayımına dayanıyor. Bu nedenle devletin tepesinin büyük ölçüde tam kadro yer aldığı sabah saatlerindeki toplantıya ABD “sürpriz” bir saldırı gerçekleştiriyor ve dini lider Ayetullah Ali Hamaney de dahil olmak üzere birçok yetkiliyi öldürüyor. ABD ve İsrail, hedefleri altyapı tesisleri olmadığı için gün ışığında saldırmakta bir beis görmüyorlar. Zaten hedefleri sabah saatlerindeki bir toplantı.

İsrail’e ait savaş uçaklarının vurduğu İran’ın güneyindeki Minab kentindeki kız ilkokulunda 85 kız öğrenci katledilmiş olabilir. Ancak onlar Amerikalıların kayıtlarına “tali hasar” (collateral damage) olarak geçecektir.

Özet olarak ifade etmek istersek, Epstein rejimi, müzakereleri, kendilerini güvende hissettikleri bir anda, İran’ın Ruhani lideri, Cumhurbaşkanı ve üst düzey askeri komutanlarından oluşan lider kadrosunun tamamını bir odaya toplamak için bir silah olarak kullanmış ve bunun gerçekleştiğinin görüldüğü anda da “düğmeye basmıştı.” Aylar süren istihbarat ve binlerce saatlik gözetleme ve sinyal dinleme operasyonları sonrasında o an, cumartesi sabahı saat 8:15’te gelmişti.

2025 yılı haziran ayında da müzakerelerin bir silaha dönüştürüldüğü benzer bir pusuya düşürülmüştü İran yönetimi. Ama belli ki barışa bir şans vermek için gardını indirme hatasına düşmüştü bu kez de. Epstein rejiminin bir devleti hem de müzakere masasındayken uluslararası hukuku ayaklar altına alarak ama kendince gafil (!) avlayarak gerçekleştirdiği, onun egemenliğine ve güvenliğine karşı ağır bir ihlal olarak nitelendirilebilecek saldırının konuşup tartışılacak epey bir boyutu var. Ama ben bugün ABD başkanlarının failin rehinesi haline geldikleri “Epstein rejimi” sürecinin de öncesine giderek, 1990’lı yıllara dayanan kirli bir yöntem olarak espiyonaj-karşı-espiyonaj boyutunu dile getirmek istedim.

Bugün Epstein ölmüş olabilir, ama Epstein rejimi zirvesini yaşıyor! Fırtına biraz durulunca, olan biteni ve olabilecekleri farklı boyutlarıyla daha sakin bir şekilde değerlendirme yoluna gideriz.

t24

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın