Eşkıya dünyaya hükümdar oldu

Son haftalarda yaşanan 5 gelişme, nasıl bir dönemden geçtiğimizi, nereye doğru sürüklendiğimizi, “eşkıyanın hükümdarlığını” nasıl hâkim kılmakta olduğunu çok güzel özetliyor

Geçtiğimiz haftalarda birbirinden bağımsızmış gibi görünen öyle bazı gelişmeler oldu, açıklamalar yapıldı ki, dünya olarak nasıl bir dönemden geçtiğimizi, nereye doğru sürüklendiğimizi anlamak için sadece onları aktarmak bile yeterli olabilir. Lafı uzatmadan, neler bunlar, “eşkıya dünyaya nasıl hükümdar oluyor?” beş gelişme üzerinden özetle aktarayım:  

BİR: “Hukuka ihtiyacım yok benim”

Venezuela’nun seçilmiş Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu petrol için kaçıran, Meksika ve Grönland’a tehditler savurup sertleşeceğinin sinyallerini veren ABD Başkanı Donald Trump, “başkomutan” olarak gücünü uluslararası hukukun veya anlaşma kurallarının değil, sadece “kendi ahlakının” sınırladığını savundu. Beyaz Saray’da New York Times gazetesi muhabirlerinin sorularını yanıtlayan Trump, yetkilerinin herhangi bir sınırı olup olmadığı sorulduğunda, “Evet, bir şey var. Kendi ahlakım. Kendi aklım. Beni durdurabilecek tek şey bu,” dedi ve ekledi: “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok benim… 

İKİ: “Mossad ajanlarına iyi̇ seneler”

ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yu hatırlayanlarınız vardır. “Kurallar temelli dünyanın” mümtaz liderini 2018-2021 yılları arasında uluslararası ilişkiler sahasında temsil eden, 2011-2017 arasında ABD Temsilciler Meclisi üyeliği de yapmış Pompeo, sosyal medya hesabından 10 gün önce yayımladığı yeni yıl mesajında, İran sokaklarındaki Mossad ajanlarının yeni yılını kutladı. Evet evet, şaka yapmıyorum, Pompeo aynen şöyle yazdı 

“İran rejimi zor durumda. Sokaklara paralı askerler yığmaları, son ve en bariz ümitleri. Onlarca şehirde isyanlar var ve Besic mensupları kuşatılmış durumda -Meşhed, Tahran ve Zahedan’da. Bir sonraki durak: Belucistan. İran rejiminin 47’inci yılındayız; ABD’nin de 47’nci Başkanı görevde. Bunlar tesadüf olabilir mi? Sokaklara çıkmış tüm İranlılara mutlu yıllar. Ve tabii yanlarında yürüyen her Mossad ajanına da…”  

Evet, Pompeo, en çok 2017-2018 yılları arasında Başkanı olduğu CIA’deki günlerini özlemiş belli ki. Ama fazla gaza gelip, İsrail Gizli Servisi elemanlarının egemen bir ülkede yürüttüğü kışkırtma ve provokasyonları faş eden bir açıklama yapmış. İsrail gizli servisi ajanlarının İran sokaklarında meşru haklarının arayışı içinde olan göstericilerin arasında cirit attıklarını açık eden bir açıklama bir ABD yetkilisi ağzından, ‘90’larda ya da 2000’li yılların başında yapılsaydı, “Mossadgate” filan adıyla büyük skandal kopabilir, olayı istifalar takip edebilirdi. Yok eğer, bu tip bir açıklama, Tahran yönetiminden gelseydi, “molla rejiminin komplo teorisi” denerek zaten itibar dahi edilmezdi. Ama uluslararası ilişkilerin cangıla döndüğü 2026 yılındayız ve rejim devirme peşindeki yabancı güçler eteklerindeki taşları dökmekten hiç çekinmiyor! Amerikalılarda kafalar öyle kıyak ki, İran’ın kendi güvenlik güçlerine “paralı asker” derken, Mossad’ın bu ülkedeki paralı ajanlarına yeni yıl dilekleri gönderilebiliyor!  

Ama onlar da n’apsın İsrail’in Kültür Bakanı Amichai Eliyahu bile İsrail Ordu Radyosu’na konuşurken, ülkesinin geçen Haziran ayında İran’la yaşanan 12 gün savaşı sırasında sahaya kendi ajanlarını sürdüğünü, benzer faaliyetlerin şu anda da devam ettiğini “açık yüreklilikle” dile getirebiliyor. İnsan sadece şuna şaşırıyor: 1953’te Anglo-İran Petrol Şirketi’nin millîleştirilmesi kararını almış İran’ın parlamenter demokrasisini deviren, büyük Tahran tecrübesine sahip CIA ve MI6 de sahada değil mi? Neden onlardan bir selam, bir yeni yıl mesajı esirgeniyor? 

ÜÇ: “ABD, küresel siyaseti̇ haydutlar yuvasına çeviriyor”

Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, geçenlerde zehir zemberek bir açıklama yaparak, “Savunduğumuz değerler, en önemli ortağımız olan ve bu dünya düzenini kurmaya yardımcı olan ABD tarafından yıkılıyor,” dedi. Steinmeier geçen çarşamba günü Koerber Vakfı’nda 70. doğum günü şerefine düzenlenen bir sempozyumda konuşurken, Grönland meselesini üzerinden, “Dünyanın, en vicdansızların istediklerini aldığı, bölgelerin veya tüm ülkelerin birkaç büyük gücün malı gibi muamele gördüğü bir soyguncu yuvasına dönüşmesini” önlemek için çaba gösterilmesi gerektiğini vurguladı ve ekledi: “Küçük ve daha zayıf devletler tamamen korumasız bırakılırken, orta büyüklükteki devletler -biz de dahil- tarihin kenarına itilmeye çalışılıyor.”  

Ah be Steinmeier, ABD’yi küresel siyaseti “haydut yuvasına” çevirmekle suçlamak için biraz geç kalmadın mı? Sen, Washington’un uluslararası ilişkileri cangıla çeviren yüzlerce rejim değişikliği operasyonuna, sonsuz savaşlarına onlarca yıl sessiz kaldın; Yugoslavya’yı hedef alan yasadışı saldırılara, Irak işgaline destek verdin, ardından Libya, Suriye ve Yemen geldi. Ukrayna’daki darbeye katılıp vekalet savaşını tetikledin, İran’ın nükleer tesislerine yapılan saldırıyı alkışladın, Gazze’deki İsrail soykırımını Tel Aviv yönetimine uçaklar vererek destekledin!  

Hadi, bunları yaptın… Peki ama, kardeşim Rusya ile Almanya arasındaki 7,4 milyar dolar yatırımla inşa edilip Eylül 2021’de tamamlanmış Nord Stream doğal gaz boru hattı gizemli (!) bir sabotajla devre-dışı bırakılıp koca ülken ucuz enerjiden mahrum hale getirilerek pek çok sektörde rekabet avantajını yitirdiğinde, olayın ABD -Polonya ortaklığıyla Ukraynalı sabotörlere yaptırıldığı yönünde pek çok işaret varken, neden Alman bağımsız yargısının olayın peşine ciddiyetle düşmesini teşvik etmedin? Neden sus pus olup oturdunuz ve müttefiklerinizce kendi ayağınızdan vurulmaya itiraz etmediniz? Hukukun üstünlüğü ABD gözünü Grönland’a çevirince mi sona eriyor? 

Hoş Avrupalılar için tam da sona eriyor sayılmaz! Washington yönetimi “Gerekirse zorla, egemen bir Avrupa ülkesinin büyük bir bölümünü ilhak edeceğim” dese de Avrupalı vassallarının cevabı yine “Evet, ama asıl tehdit Rusya,” oluyor. O yüzden, Avrupa’dan da medet umma Steinmeier kardeşim. ABD Grönland’ı ilhak etmeye kalktığında, AB anca onay verir ve suçu Rusya’ya atar: tıpkı Nordstream meselesinde olduğu gibi. Sen de öyle yap! 

DÖRT: “Bu petrol için yatırım yapamayız baba”

Malum, herkes ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi ve ülkenin seçilmiş Devlet Başkanı’nı 100 civarında insanın hayatını kaybettiği bir operasyonla kaçırması eyleminin arkasındaki temel saiğin, Venezuela petrolünü “ele geçirmek” olduğunu ifade ediyor. Başkan Trump’ın kendisi bile, “Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela petrolünün 30 ila 50 milyar varilini kontrol altına alacağını” söylediğine göre, bunun gizli saklı bir tarafı da yok. Gelgelelim cuma günü Beyaz Saray’da petrol devlerinin CEO’larıyla buluşan Trump’ın kafası karışmış olabilir. Zira, o toplantıda petrol devlerinin patronları Trump’a Venezuela petrol endüstrisinin “yatırım yapılamaz” durumda olduğunu söylediler. 

Haydaaa! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu! 

ExxonMobil CEO’su Darren Woods, mevcut yasal ve ticari zorlukların, yasal, finansal ve güvenlik garantilerinde gerçekleşen değişikliklerin ülkenin petrolünü “yatırım yapılamaz” hale getirdiğini açıklıkla Trump’a söylemiş. Allahtan Trump, yine de efendi (!) adam, “beni niye yordunuz ulan yatırım yapılamaz bir mevzu için o zaman!” dememiş. O, geçen gün dediği gibi, “ben çalmazsam Rusya ile Çin çalar” ekolünden çünkü! 

Tamam, Çin’e karşı ticaret savaşında başarısız olan Trump, Çin ekonomisini besleyen doğal kaynak zengini (Venezuela, İran gibi) ülkeleri hedef aldı. Bir yönüyle işin içinde Çin’i ucuz Venezuela ham petrolünden mahrum bırakmak var elbette. Geçen pazartesi günü CNN’de konuşan Beyaz Saray Genelkurmay Başkan Yardımcısı ve İç Güvenlik Danışmanı Stephen Miller, “Kendi arka bahçemizdeki bir ülkenin, düşmanlarımıza kaynak tedarikçisi olmasına razı gelip, ancak bize vermemesine razı gelmememiz absürt bir durum” dedi, biliyoruz.  

Şimdi bir operasyonla bu absürtlüğü ortadan kaldırdılar diyelim, peki operasyonun “yatırım yapılamaz” bir petrol için yapılmış olması absürtlüğüne ne diyeceğiz? Acaba Washington, Pekin yönetimine çağrıda bulunup “abi durumunuz varsa, yatırımı siz yapabilir misiniz mümkünse” mi dese? El koymayı sonrasına erteleyerek!  

BEŞ: Avrupa’da cadı avı

Avrupa Birliği (AB), giderek sadece resmi egemen görüşlerin kabul gördüğü, aykırı seslerin dozu giderek artan bir şekilde bastırılıp cezalandırıldığı, otoriter bir yapıya bürünüyor. Son aylarda yer yer Nazi Almanya’sına doğru evrilyor izlenimi veren görüntüler bile veriyor AB; resmi görüşlere uygun düşmeyen medya kanalları, muhalif görüşler dile getiren insanlar yaptırımlar listesine alınıyor. Biz Türkiye’de bunlara alışık olduğumuzdan mı nedir, bize vaka-i adiyeden geliyor böyle şeyler herhalde, ses etmiyoruz. Ama en azından bunun son örneklerinden birine, 12 Avrupalı kişi ve iki kuruluşun uydurma gerekçelerle sert yaptırımlara çarptırılmasına kulak vermek lazım. 

Yaptırımlarla birlikte zamanında İsviçre ordusunda albay rütbesiyle görev yapmış, daha sonra istihbarat ve terörle mücadele alanında stratejik analizler yürütmüş önemli bir isim ve yazar olan Jacques Baud’un AB ülkelerinde seyahati yasaklanırken, mal varlıkları donduruldu, banka hesaplarına erişimi yasaklandı. 15 Aralık’ta yayımlanan listede yer alan 70 yaşındaki Jacques Baud, NATO ve Batı politikalarını eleştiren son açıklamalarında, “Beyaz Saray’ın Ukrayna’yı umursamadığını” ve savaşın “Rusya’nın şartlarıyla sona ereceğini” öne sürmüştü. Dark State, Governing by Fake News gibi kitapların da yazarı olan Baud olup bitenin şaşkınlığı içinde. 

Yaptırımların açıklandığı tarihte Belçika’da olduğu için ülkesine dönme olanağını da yitirmiş olan, bugün temel ihtiyaçlarını tedarik etmekten men edilmiş durumdaki Baud, yemek yiyebilmek için bile başkalarının doğrudan yardımlarına muhtaç. Çünkü parasını verip eve bir şey teslim ettirmesi dahi yasak! Baud içinde bulunduğu durumu şöyle anlatıyor: “Örneğin yiyecek alamıyorum… İlaç alamıyorum. Kimsenin bana herhangi bir kaynak sağlamasına izin verilmiyor.” Bir arkadaşının İsviçre’den yiyecek sipariş etme girişiminin dahi engellendiğini belirten Baud, bunun da “evine herhangi bir teslimatın bile yasak olduğunu” kanıtladığını ifade ediyor. “Dünya hukuksuzluğun egemen olduğu bir çağa giriyor,” diyen Baud’un yaşadıkları akıl alır gibi değil! 

Alman gazeteci Hüseyin Doğru da Gazze’deki Filistinlilerle dayanışma için yaptığı haberler nedeniyle bu yaptırımlardan geçen Mayıs ayında payını almış isimler arasında. Basına yansıyan haberlere bakılırsa, “özel bir banka Hüseyin Doğru’nun aylık 506 Avro tutarındaki asgari ücretine erişimini dahi engellemiş’ durumda. Bu, Hüseyin’in iki bebeği de dahil olmak üzere ailesini doyuracak paradan mahrum kalması anlamına geliyor. “AB fiilen çocuklarıma da yaptırımlar uygulamış oldu,” diyen Türk asıllı gazeteci, yaptırımlar nedeniyle iş de bulamıyor. Onu yaptırım listesine koyarken gerekçeleri Baud’unki gibi uydurma. Gazetecilik faaliyetlerini yürüttüğü şirketin Rus devletinin propaganda aygıtlarıyla yakın ilişkisi olduğu yönünde. Gelişmeler, Soğuk Savaş’ın bir parçası olmuş McCarthyciliğin Avrupa’da hortladığını, muhalif hiçbir düşünceye hayat hakkı tanımayan bir cadı avı yürütüldüğünü, bunun sonunun iyiye gitmeyeceğini düşündürüyor.  

Velhasıl, 2026, çok kutuplu hale gelmeye başlayan dünyamızda kutuplar arasında jeopolitik bir denge kurarak “gemiyi yürütme” çabasındaki ülkeleri çok zorlayacak. Çelişkilerin keskinleşeceği ve safların daha da belirginleşeceği, çok zor bir yıl olacak 2026. ABD desteğiyle iktidara gelmiş ya da onun desteğiyle iktidarını sürdürebilen yönetimler, bundan 1-2 yıl önce iki blok arasında sakin bir denge kurmayı becerebileceğini düşünüyordu belki. Ama 2026’da bu artık çok daha zorlaşmış durumda. Türkiye’nin de işi mevcut iktidarla bu anlamda çok zor. Fakat dış politikada sorgusuz sualsiz NATO’ya ve AB’ye yanlamayı temel prensip haline getirmiş bir ana muhalefetin olduğu bir ülkede onurlu bir gelecek perspektifi için umut içinde olmak daha da zor! 

T24
Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın