Fidan-Erdoğan Çelişkisi: Rol Paylaşımı Mı Vizyoner Farklılık Mı?

AKP’nin ilk dönemi kısmen hariç tutulursa görüldüğü kadarıyla dış politika iki farklı kanaldan yürütülüyor. Biri Erdoğan ve çevresinin oluşturduğu danışman halkası diğeri ise temel yapıtaşları oluşturulmuş politikalarını kamuoyuna deklare etmekle görevli geleneksel Hariciye yöntemi.

Erdoğan’ın İsrail karşıtı sert söylemleri, sadece iç kamuoyunu konsolide etmekle kalmakta aynı zamanda Türkiye’nin “İslam dünyasının ve mazlumların hamisi” iddiasını canlı tutmak partide çok önem verilen bir stratejidir.. Bu, AKP’nin iktidara geldiği ilk günlerden beri yürüttüğü ancak büyük ölçekte sanal varsayımlara ve yanılsamalara dayalı yumuşak güç stratejisidir. Erdoğan Türkiyesi, kendi koltuğunu konsolide edecek bir sıçrama tahtasına dönüştürmeyecekse Gazze ve Filistin başta olmak üzere İslam dünyasının hayrına bir şey yapmamıştır. Dolayısıyla İslam dünyasının zaafının farkında olan AKP, İsrail’e bir taraftan ağız dolusu b.irileriyle İsrail’e sövgü yarışına girerken diğer taraftan da el altından TElaviv’le ticareti sürdürebilmektedir.

Fidan’ın Körfez ülkeleriyle yakınlaşması ve ABD ile kurduğu pragmatik diyalog, Türkiye’nin ekonomik ve güvenlik ihtiyaçlarını (F-16 süreci, yatırım çekme, PKK ile mücadele) yönetme amacı taşır. Bu bir çelişki değil, aslında iyi polis kötü polis rolünün profesyonel bir şekilde hayata geçirmenin mükemmel bir örneğidir.

Erdoğan çıtayı en üstten (ideolojik seviyeden) kurarken, Fidan alt katmanda (teknokratik seviyede) devletin bekası için gerekli manevra alanını açmaktadır.

Erdoğan ya da bir başka AKP yetkilisinin İsrail karşıtı hatta yeri geldiğinde ABD’ye yönelik zararsız eleştirilerih “ABD yanlısı politikaları kamufle etme” işlevi gördüğü kesinlike önemlidir ancak mevzu bununla sınırlı değildir. Türkiye’nin ekonomik kırılganlığı ve Batı merkezli finans sistemine olan ihtiyacı da Ankara’yı Washington ve Körfez sermayesiyle “normalleşmeye” teşvik etmektedir.

İç politikada Türkiye’nin dünyadaki imajını mahvedercesine (gerçi mahvedilecek. bir imaj kaldı mı o da ayrı bir tartışma konusu ama) muhalefetin üstüne güden ve giderek Türkiye Cumhuriyeti’nin bir “Hukuksuzluklar Cumhuriyeti”ne dönüştüren AKP’nin ekonomiyi bu şekilde düzeltmesi bu vizyon, bu kafa ve yaklaşımlarla neredeyse imkansız. Tam bir kısır döngüye giren AKP, demokratikleşirse kendi sonunu getireceği gibi otoriterleştikçe ve baskıları artırdıkça da ülkenin ekonomik dengelerinde bir iyileşmeyi imkânsız kılmakta. Bu nedenle AKP için sorunsuz bir çıkış (endgame) pek mümkün görünmemektedir.

Erdoğan’ın İsrail’e yönelik “devlet terörü” vurgusu, Türkiye’nin Batı ile girdiği pragmatik iş birliğinin (örneğin NATO’nun genişlemesi veya ABD ile yeni güvenlik mutabakatları) tabanda yaratabileceği “teslimiyetçi” algısını kırmak için bir meşruiyet kalkanı görevi görmektedir. Ancak bu sadece bir kamuflaj değildir; Türkiye, Batı ile yakınlaşırken aynı zamanda Batı’nın bölgedeki en sadık müttefiki olan İsrail’i dışlıyor görüntüsü vererek yarattığı bu suni gerilim üzerinden bir bağımsızlık yanılsaması devşirmektedir.

Fransa örneği: De Gaulle (ruh/ideoloji) vs. Fransız diplomasisi

Türkiye’nin bugün uyguladığı bu “hibrit” ve “çift kulvarlı” diplomasi, siyaset bilimi literatüründe “Good Cop / Bad Cop” (İyi Polis / Kötü Polis) diplomasisi veya daha akademik bir tabirle “Farklılaşmış Sinyalizasyon olarak bilinir. Modern tarihte bu stratejinin en başarılı ve Türkiye’nin bugünkü modeline en çok benzeyen örneği, 1960’lar ve 70’lerin başında Fransa’da Charles de Gaulle ve ardından gelen diplomasi kadrosudur.

1960’larda Fransa, tıpkı bugünkü Türkiye gibi, bir yandan Batı ittifakının (NATO) içindeydi, diğer yandan bu ittifakın kendisine dayattığı sınırları kırmak istiyordu.

Charles de Gaulle, tıpkı Erdoğan gibi, ülkesinin “büyük devlet” (Grandeur) imajını her şeyin önüne koyuyordu. ABD’nin Avrupa üzerindeki hegemonyasına karşı çıktı, NATO’nun askeri kanadından ayrıldı ve ABD Başkanı’na kamuoyu önünde sert eleştiriler yöneltti. Erdoğan’la benzer şekilde De Gaulle, 1967 Altı Gün Savaşı sırasında İsrail’e karşı sert bir tavır almış ve İsrail’i “işgalci” olarak nitelendirmişti. Bu, o dönem Batı dünyası için şok edici bir çıkıştı. Amaç, Fransız halkının gururunu okşamak, Fransa’yı “üçüncü bir yol”un (ne ABD ne Sovyetler) lideri olarak konumlandırmaktı. De Gaulle meydanlarda ABD’ye ve NATO’ya “eyvallahım yok” derken, Fransız hariciyesi ve rasyonel devlet aklı işleri yürütmeye devam ediyordu.

Fransa, NATO’nun askeri kanadından çıksa da siyasi mekanizmaların içinde kaldı. Fransız istihbaratı, CIA ve MI6 ile gizli iş birliğini hiç kesmedi. Ekonomik olarak Avrupa Topluluğu’nun (AB’nin temeli) inşasında rasyonel bir aktör olarak çalışmaya devam ettiler. Fransa, “bağımsızlık” sloganları atarken bir yandan da Batı’nın finansal sisteminden ve savunma teknolojilerinden kopmamaya azami gayret gösterdi.

Aradaki farklar

Ancak De Gaulle’le Erdoğan arasındaki birikim ve kapasite farkını söylemeye bile gerek yok. Öte yandan De Gaulle gerçekten küresel nüfuzu olan, dünya politikalarına müdahil Fransız diplomasi geleneğini sürdürmek istiyordu ve ABD’den bağımsız bir Avrupa liderliğine oynamak istiyordu. Fransa için bu o dönem için en azından az çok mümkündü. Aynı şeyi AKP ve Erdoğan için söylemek ise mümkün değil. Tabii Fransızların sömürgeci geçmişini ve De Gaulle’ün bu sömürgeci geçmişe duyduğu özlem ve nostaljiyi şimdilik bir kenara bırakıyorum.

Türkiye veya Fransa, yapısal ekonomik sorunlarını veya savunma sanayi bağımlılığını bir günde çözemez. Bu iyi polis kötü polis stratejisi, devletin rasyonel kanadına gerekli sermayeyi ve teknolojiyi toplamak için zaman tanırken; liderlik kanadına bu süreçte oluşabilecek “taviz veriliyor” algısını yönetme imkanı verir.

Batı ile masaya oturulduğunda, Erdoğan’ın sert söylemleri Fidan’ın elinde bir koz, Bu, karşı taraftan taviz koparmak için kullanılan asimetrik bir kaldıraç olabilirdi şayet halkı kandırmaya dönük değil Batılıların hegemonik politikalarına karşı üst düzede geliştirilen bir strateji olsaydı kabul edilebilir ve hatta alkışlanabilirdi. Ama bunu Batılılar çözeli çok oldu, İsrail bile Erdoğan’ın sert söylemlerinin Ankara’nın gerçek politikaların yansıtmadığını söylüyorlar, onlar uyanalı çok olmuş. Şu an sadece parti tabanını konsolide etmek ve gerçek politikaları halktan gizlemek için kullanılıyor.

Hülasa yakın tarihteki De Gaulle örneği göstermiştir ki, bu politika ülkeye büyük bir prestij ve manevra alanı kazandırsa da, sonunda “ekonomik gerçeklikler” her zaman son sözü söyler. Fransa sonunda NATO’ya geri dönmek zorunda kalmış ancak bu süreçte kendi nükleer gücünü ve savunma sanayisini kuracak otonomiyi kazanmıştır. Türkiye’nin de amacı iyi niyetli bir yaklaşımla sorunları çözmekten ziyade, sorunlar çözülene kadar Türkiye’nin kendi kendine yetebilirliğini (savunma, enerji, finans) tamamlayacak süreyi satın almaktır. Ancak iyi niyetli bu yorumun gerçekleri ne kadar karşılamakta ondan pek emin olamıyorum.

İslam Özkan

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın