İslam tarihindeki ilk büyük zulüm örneği, Kâbil’in kardeşi Hâbil’i öldürmesi olarak kabul edilir. Adem atamızın iki oğlu, insan doğasının zıt yönlerini temsil etmektedir. Hâbil; iyiliği, merhameti ve adaleti simgelerken, Kâbil zulmün, isyanın ve kötülüğün sembolü hâline gelmiştir. Bu iki karakter, yalnızca tarihsel bir olayın tarafları değil, aynı zamanda insanlığın ahlaki yapısının temel iki yönünü temsil eden sembollerdir.
İnsanlık tarihi incelendiğinde, toplumların ve bireylerin iki temel eğilim etrafında şekillendiği görülmektedir. Bir kesim; iyiliği, sevgiyi ve adaleti yaşatmaya çalışırken, diğer kesim; kötülüğü, zulmü ve sapkınlığı yayma eğilimindedir. Bu durum, insanlığın gelişim sürecinin de bu iki zıt kutup arasında gerçekleştiğini göstermektedir. Bu iki yönelimin kökeni ise insanın yaratılışına dayanmaktadır.
Kur’an’a dayalı olarak değerlendirildiğinde, insanın ahlaki sınavının temelleri Hz. Âdem’in yaratılışı ile başlamaktadır. Allah’ın insanı halife olarak yaratması, meleklere ve cinlere ona itaat etmelerini emretmesi ve şeytanın bu emre karşı gelerek isyan etmesi, insanlık tarihinin ilk kırılma noktalarından biridir. Bu süreci şu başlıklar altında özetlemek mümkündür:
- Allah’ın insanı yaratması ve halife kılması
- Tüm meleklere ve cinlere insana itaat etmelerinin emredilmesi
- Bu emre itaat edenler ve karşı gelenlerin ortaya çıkması
- Şeytanın kendisini üstün görerek isyan etmesi ve kovulması
- İnsanı saptıracağına dair söz vermesi
- İnsanların büyük kısmını saptırabileceğinin bildirilmesi
- Âdem atamızın ve Havva annemizin cennette sınırla & ilk kuralla tanışması
- Vesvese ile ilk aldanış ve özgür iradenin ortaya çıkışı
- Af dileme, iyi-kötü ve dost-düşman kavramlarının belirginleşmesi
- Sınır ihlali sonrası dünya hayatına geçiş ve imtihan sürecinin başlaması
Bu süreçte dikkat çeken en önemli unsurlardan biri şeytanın yöntemi, yani vesvesedir. Vesvese, şeytanın insan üzerindeki en güçlü etkisidir. Âdem atamız, bu vesvesenin kaynağını bilmekteydi; ancak iyi-kötü & “günah vs sevap” ayrımı henüz netleşmemişti. Sadece bir uyarı vardı: “Bu alana yaklaşma, yoksa kaybedersin.” Bu durum, henüz haram-helal kavramlarından ziyade bir sonuç uyarısı niteliğindeydi.
Dünya hayatı, insan için bir imtihan alanıdır. İnsana verilen güç; sahip olma, hükmetme, zenginleşme ve üstünlük kurma arzularını beraberinde getirir. Ancak belirleyici olan, bu gücün nasıl kullanıldığıdır. İlahi uyarı, sahip olmayı yasaklamak değil; onu ahlaki ve meşru sınırlar içinde gerçekleştirmeyi emretmektedir. Dolayısıyla mesele, sahip olmak değil; nasıl sahip olunduğudur.
İnsan, yaratılış özellikleri gereği yönlendirilmeye açıktır. Şeytan da bu özellikleri iyi bilmekte ve insanı bu yönleri üzerinden etkilemektedir. Kur’an’a göre şeytanın amacı açıktır: insanı saptırmak ve isyankâr hâle getirmek. Bunu da insanın zaaflarını kullanarak gerçekleştirir.
Cennet ortamında bile “yaklaşmayın” uyarısının yapılması, insanın sınırsız bir potansiyele sahip olduğunu; fakat bu potansiyelin nasıl kullanılacağının belirleyici olduğunu göstermektedir. Özgür irade, seçim hakkı, iyi-kötü ayrımı ve af dileme gibi kavramlar, dünya hayatına ait sınavın temel unsurlarıdır.
Bu çerçeveden ABD & Israil’in İran İslam Cumhuriyetine saldırısını nasıl görmeliyiz?
Hâbil ve Kâbil örneği, günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. İnsanlık hâlâ iki yol arasında tercih yapmaktadır: adalet ve merhamet yolu ya da zulüm ve çıkar yolu. Kâbil, hedeflerine ulaşmak için zulmü tercih etmiştir ve bu yaklaşım günümüzde de farklı biçimlerde (Siyonist&kalablist&Epstien) varlığını sürdürmektedir. Buna karşılık Hâbil’in temsil ettiği değerler, (Direniş cephesi) daha az kişi tarafından benimsenmiş olsa da insanlığın vicdani yönünü oluşturmaktadır.
Hz. Âdem’den günümüze kadar gönderilen tüm peygamberlerin ve ilahi kitapların ortak amacı, insanı doğru yolda tutmak ve onu şeytanın etkisinden korumaktır. Bu, özünde Allah’ın koyduğu sınırlara riayet etmek ve insanın kendini kötülüğe araç hâline getirmemesidir.
Sonuç olarak, Şeytan ve hizmetkarlarını hedefi dünyanın enerjisine topraklarına sahip olmak değildir. Dolaysıyla onların hedefi şeytanın Allah’a verdiği sözün gerçekleşmesi için mücadele etmektedir. “Onları mutlaka doğru yoldan saptıracağım. Onları boş ümitler ve yalan sevdâlarla oyalayacağım. Onlara emredeceğim, hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığı şekli değiştirecekler.” (Nisa/119)
Hâbil ve Kâbil anlatısı insanlığın ahlaki mücadelesinin özünü yansıtmaktadır. İnsan, sahip olduğu özgür irade ile sürekli bir tercih hâlindedir. Bu tercih, ya iyiliğin ve adaletin yanında yer almak ya da zulüm ve kötülüğe yönelmek şeklinde ortaya çıkar. Dünya hayatının geçici bir imtihan olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, bu seçim hayati bir önem taşımaktadır.
Tarafsızlık ise gerçekte mümkün değildir. Zira zulme, adaletsizliğe ve sapkınlığa sessiz kalmak, çoğu zaman dolaylı bir destek anlamına gelmektedir. “İki grup hâlinde: Bir grubu Allah doğru yola erdirmiştir. Diğer grubun ise, yanlış yolu seçmeleri yüzünden sapıklığa düşmesi kaçınılmaz bir gerçek olmuştur. Çünkü o sapıklığa düşenler, Allah’ı bırakıp şeytanları dost edindiler; yine de kendilerinin doğru yola olduklarını sanırlar.” (A’raf/30)
Nitekim Kur’an’da şeytanin kendi hizmetkarlarına aldatıcı tutumu şu şekilde ifade edilir:
“O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve ‘Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur, ben de sizin yardımcınızım’ demişti. İki topluluk karşı karşıya gelince ise geri dönmüş ve ‘Ben sizden uzağım. Ben sizin görmediğinizi görüyorum ve Allah’tan korkuyorum’ demiştir. Allah’ın cezası çok şiddetlidir.” (Enfal, 48)
İnsanın hakikati bilmesine rağmen nasıl aldanabileceğini ve nihayetinde kendi seçiminin sonuçlarıyla yüzleşeceğini açıkça ortaya koymaktadır.
Mustafa Kemal TASPINAR
18 Mart 2026
