RAST HABER- Sondakika İslami haber RASTMEDYA RAST YAYINLARI

İlim ve Hikmet PınarındanTemel Bilgiler

İlim ve Hikmet PınarındanTemel Bilgiler
22.12.2016 © RAST HABER

AKIL (EN BÜYÜK NİMET)

İnsan aklı ile öğrenir, aklı ile düşünür, aklı ile kelimeleri telaffuz eder ve aklı ile eylemde bulunur. Hiç kuşkusuz Yüce Allah’ın insanoğluna bahşetmiş olduğu en büyük yeti akıl nimetidir. Kur’ân-Kerim’de birçok âyet-i kerime akıl nimetinden söz etmektedir. İmâm Câfer Sadık (a.s) akıl hakkında bir kudsî hadisle şu açıklamayı yapmaktadır:

“Allah Subhanehu ve Teâlâ aklı yarattığı zaman ona öğrenme, düşünme ve düşünceyi ifade yetisi verdi. Sonra Rabbini tanıyıp emirlerine itaat etmesi için ona ‘Gel’ dedi, akıl geldi. Ardından ‘Git’ dedi, akıl gitti. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle dedi: ‘İzzetim ve celâlim hakkı için, senden daha çok bana sevimli gelen bir şey yaratmış değilim. Seninle tutar, seninle veririm ve senden dolayı ödüllendiririm.” (Kitab-u Mesabihi’z-Zulmi, bab:1, Babu’l-Akl, hadis:7)

Abdullah b. Sinan rivâyet etmektedir: Bir gün İmâm Câfer Sadık’a (a.s) bir soru sorarak: “Melekler mi yoksa Âdemoğulları mı üstündür?” dedim. Şöyle cevapladı:

“Emirü’l-Müminin (a.s) buyurdu ki: ‘Yüce Allah meleklerde şehvetsiz akıl, hayvanlarda akılsız şehvet, Âdemoğullarında ise her ikisini de yaratmıştır. Dolayısıyla kimin aklı şehvetine (nefsine) galip gelirse o, meleklerden daha üstündür. Kimin de şehveti (nefsi) aklına galip gelirse, o da hayvanlardan daha aşağıdır.” Yani insan aklını devredışı bırakıp nefsine itaat ettiği zaman hayvanlardan da aşağı bir konuma düşmektedir. Bu durum Kur’ân’da da “belhum edal” (hayvandan da aşağı) ibaresiyle geçmektedir.. Zaten İmâm’ın (a.s) açıklamaları da söz konusu âyeti tefsir niteliğindedir. (İlelu’ş-Şerayî, 4 / 1, bab: 6)

Yine aynı şahıs şöyle rivâyet etmektedir:

“Allah Teâlâ’nın insanlar üzerindeki hücceti nebiler ve naibleridir; kullar ile Allah Teâlâ arasındaki hüccet ise akıl nimetidir.” (Usul-u Kâfi, 1 / 25, Kitabu’l-Akl ve’l-Cehl, s. 22)

HÜCCET

Ebu Hamza es-Sumalî şöyle rivâyet etmektedir: İmâm Câfer (a.s) buyuruyor ki:

“Makam hırsından ve hüccet olmadan insanların ardından gitmekten sakın. Hüccet olmadan bir adamı kendine rehber edinmekten, onun dediklerini onaylamaktan-tasdik etmekten kaçın.” (Maani’l-Ahbar, 1 / 164) Zira niceleri var ki rehber edindikleri kişilerin peşinden gittikleri için helâk olmuşlardır. Üstelik namaz kıldıkları halde, oruç tuttukları halde helâk olmuşlardır. Kimileri fıkıhta taklit ettikleriyle helâk oldu; kimileri de siyasette rehber edindikleriyle helâk oldu.

Aziz İslâm dinine mensub olmanın gereği olarak Müslümanlar “kendilerine itaatin farz kılındığı” mutahhar Ehl-i Beyt imâmlarına tabi olmak, onları rehber edinmek durumundadır. (Şûrâ:23; Nisâ:58-59)

Aksi takdirde, hadis-i şerifte buyrulduğu gibi: “Zamanın imâmına biat etmeden ölen, cahiliye üzere ölmüştür.”

Fudayl rivâyet etmektedir: İmâm Câfer Sadık’a (a.s): “Sen ancak bir uyarıcısın ve her kavmin bir rehberi vardır.” (Ra’d:7) âyetinin anlamını sordum. Buyurdu ki:

“Her imâm yaşadığı çağda ümmetin rehberidir.” Usu’l-u Kâfi, 1 / 191, Kitabu’l-Hüccet, Bab-u İnne’l-Eimme Humu’l-Hudat, hadis:1)

Büreyde b. Muâviye, İmâm Câfer Sadık’tan (a.s): “Onun tevilini Allah ve ilimde derinleşenlerden başkası bilmez..” (Nisa:162) âyetiyle ilgili olarak şöyle rivâyet etmektedir:

“Resûlullah (s.a.a) ilimde derinleşenlerin en hayırlısıdır. Yüce Allah ona indirdiği vahyin tenzil ve tevilinin tümünü öğretmiştir. Yüce Allah’ın, ona inzal ettiği bir şeyin tevilini öğretmemiş olması mümkün değildir. Ondan sonraki vasîleri de bunların tamamını bilirler. Kur’ân; has, umum, muhkem, müteşabih, nasih ve mensuh’tan ibarettir. İlimde derinleşenler bunları bilirler.” (Usu’l-u Kâfi, 1 / 213, Kitabu’l-Hüccet, Bab-u Enne’r-Rasihine Fi’l- İlm-i Humu’l-Eimme, hadis:2)

İSLÂM VE İMÂN

Cemil b. Salih rivâyet etmektedir: İmâm Câfer’e (a.s) dedim ki: “Bana İslâm’ı ve imânı anlat; bunlar farklı şeyler mi?” Buyurdu ki:

“İmân İslâm’a ortaktır; ama İslâm imâna ortak değildir.”

Dedim ki: “Bunları bana açıklar mısın?” Buyurdu ki:

“İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına şahitlik etmek ve Resûlullah’ı (s.a.a) tasdik etmekten ibarettir. Bunu söyleyen insan masundur. Nikâh ve miras buna göre belirginleşir. İnsanlar bu ifadenin zahirine göre tanımlanır. İmân ise; hidayettir ve kalplerde oluşan İslâm sıfatı ile insanın davranışlarında görülen zahir edim ve amellerdir. İmân, bir derece İslâm’dan daha yüksektir.” (Müslüman İslâm’a tabi olandır. Mü’min İslâm’ı yaşayandır.) (Usul-u Kâfi, 2 / 25, Kitabu’l-İman ve’l-Kufr, Bab-u Enne’l-İman Yuşariku’l-İslâm, hadis:1)

Abdurrahman el-Kesir’den rivâyetle İmâm Câfer Sadık (a.s) imân olgusunu şöyle tarif etmektedir:

“İmân; dil ile ikrar, kalp ile bağlanma ve bedenle amel etmektir. İmân birbirine bağlı, bölünmez bir bütündür. İmân bir yurttur. İslâm’da bir yurttur. Küfür de bir yurttur. Bir kul mü’min olmadan önce Müslüman olabilir. Ama Müslüman olmadan önce mü’min olamaz. Şu hâlde İslâm, imândan önce gelir ve imân İslâm’a ortaktır.” (Usul-u Kâfi, 2 / 27, Kitabu’l-İmân ve’l-Kufr, Babu Enne’l İslâm Gable’l-İman, hadis:1)

Kişi kayıtsız-şartsız ve katışıksız olarak imân etmekle İslâm dairesine girmektedir. İmân adeta Allah ile yapılan bir mukaveledir. İmân, dil ile ikrar, kalp ile tasdikle birlikte edim ve amel olarak mukaveledeki şartların gereğini yapmaktır. İmân, kişinin kırmızı çizgisidir. İmân, bölünmez bir bütündür. Beşerî ideolojiler terk edilmeden imân olmaz. Irkçılık ve her türlü etnosantrik duygu terk edilmeden Müslüman olunmaz. İmânın ve İslâm’ın ayrı bir yurt, küfrün ayrı yurt olması hakimiyetten kaynaklanır. Allah’ın yasalarının hakim olduğu yurt imânın ve İslâm’ın yurdudur. Beşerî ideolojilerin hakim olduğu yurt, küfür yurdudur. Biri “Darû’l İslâm” diğeri “Darû’l küfür”dür.

İLMİ TEŞVİK

Abdurrahman b. Zeyd babasından rivâyetle İmâm Câfer Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“Resûlullah buyurdu ki: ‘İlim talep etmek kadın-erkek her Müslümana farzdır. Haberiniz olsun! Allah Teâlâ ilme düşkün olanları sever.” (Usul-u Kâfi, 1 / 30, Kitab-u Fadli’l-İlim, bab1; Bab-u Farzi’l-İlm, hadis:1)

Ebu Câfer el-Ahvel rivâyet etmektedir: İmâm Câfer Sadık (a.s) şöyle buyurdu:

“İnsanlar bilmediklerini sormadıkça, insanlar fakih olmadıkça (dinde derin kavrayışa sahip olmadıkça) ve imâmlarını tanıyıp tasdik etmedikçe huzura, feraha ve saâdete kavuşamazlar. İmâmın dediklerini tutmaları, takiye olsa bile, onlara büyük bir esenlik ve ferahlık sağlayacaktır.” (Usul-u Kâfi, 1 / 40, Kitab-u Fadli’l-İlm, bab:9, Bab-u Suali’l-Âlim ve Tezakurihi, hadis:4)

Bir başka rivâyette İmâm Câfer Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“İnsanlar üç gruba ayrılırlar: Âlimler, öğrenciler ve suların üzerinde biriken çöpler gibi kayda değer olmayanlar. Biz Ehl-i Beyt imâmları âlimleriz. Tabilerimiz öğrencilerdir. Geri kalanlar çer-çöp gibi kayda değer olmayanlardır.” (Usul-u Kâfi, 1 / 34, Kitab-u Fadli’l-İlm, bab:3, Bab-u Esnafi’n-Nas, hadis:4)

El-Buhterî rivâyet etmektedir: İmâm Câfer Sadık (a.s) buyuruyor ki:

“Biz Ehl-i Beyt imâmları Resûlullah’ın (s.a.a) gerçek varisleriyiz. Vahy ilminin emanetdârları bizleriz. Kim bu ilimden faydalanırsa, bahâ biçilmez bir kazanç elde etmiş olur. Şu hâlde sahip olduğunuz ilmi kimden aldığınıza bakın. Çünkü biz Ehl-i Beyt’ten her halefin döneminde adil biri çıkar ve tahribatçıların tahriflerini, batıl ve fısk ehlinin bozmaya teşebbüs ettikleri hükümleri ve üstünü örtmeye çalıştıkları hakikatleri tekrar ortaya çıkarıp ilk safiyetlerine kavuştururlar.” (En büyük müceddidler Ehl-i Beyt imâmlarıdır.) (Usul-u Kâfi, 1 / 32, Kitab-u Fadli’l-İlm, bab:2, Bab-u Fadli’l-Ulema, hadis:2)

İSLÂM’IN YETKİN, KUŞATICI VE EVRENSEL OLUŞU

Daha önceleri de çeşitli vesilelerle ifade ettiğimiz gibi İslâm “efradını cami, ağyarını mani” bir dindir. Yani İslâm kendine özgü (sentez kabul etmez) evrensel ve yetkin kurallarıyla hayatın her alanını kuşatıp, insanoğlunun her türlü açmazına çözüm önerileri sunar. Kurallarına uyulduğunda insanların barış, güvenlik ve huzur içerisinde yaşayabilecekleri bir ortamı teminat altına alır. Kendi dışında ise hiçbir kurala gereksinim duymaz ve bu bağlamda asla ortaklık kabul etmez. İslâm kıyamete kadar geçerliliği ile zamanüstü ve cihanşümûl bir dindir. İslâm kendine özgü fıkıh kuralları ve hukuk normlarıyla insanoğlunun en basit veya içinden çıkılmaz sanılan en zor ve çetrefil meselelerini çözümleyebilecek ilâhî kelâma saip bir dindir.

Hammad rivâyet etmektedir: İmâm Câfer Sadık (a.s) buyurdu ki:

“Hiçbir şey yoktur ki onun hakkında, Kur’ân’da ve Sünnet’te bir açıklama bulunmasın.” (Usul-u Kâfi, 1 / 59, Kitab-u Fadli’i-İlm, bab:20, Bab-u er-Reddi İle’l-Kitab, hadis:4)

Mürazim rivâyet etmektedir: İmâm Câfer Sadık (a.s) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah, Kur’ân’da her şeyin açıklamasını inzâl etmiştir. Allah Teâlâ, kulların ihtiyaç duydukları hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. Öyle ki bir insanın: ‘Keşke Kur’ân’da bu hususta bir âyet indirilmiş olsaydı!’ diyebileceği bir konu ile ilgili olarak mutlaka bir âyet vardır.” (Usul-u Kâfi, 1 / 59, Kitab-u Fadli’l-İlm, bab:20, Babu’r-Reddi İle’l-Kitab, hadis:1)

Muallâ b. Huneys rivâyet etmektedir: İmâm Câfer Sadık (a.s) şöyle buyurdu:

“İki insanın, hakkında ihtilâf ettikleri hiçbir mesele yoktur ki, bunun aslı Allah’ın kitabında olmasın. Ancak avam bunun kühnüne varamaz.” (Usul-u Kâfi, 1 / 60, Kitab-u Fadli’l-İlm, bab:20, Babu’r-Reddi İle’l-Kitab, hadis:6)

İMÂMLARIN İLMÎ YETKİNLİĞİ

Abdu’l-A’la b. A’yen’den rivâyet edildiği üzere: İmâm Câfer Sadık (a.s) bir konuşmasında vakar ve ciddiyet içerisinde şu ifadeleri dile getirdi:

“Ben, Resûlullah’ın (s.a.a) çocuğuyum. Ben, aranızda Allah’ın kitabını en iyi bilen kimseyim. Kur’ân’da ilk yaratılış anlatılır. Kıyamet gününe kadar vuku bulacak hadiseler de açıklanır. Göklerin ve yerin haberi onda yer alır. Cennet ve cehennemin haberi de.. Bugüne kadar olanların ve olacakların haberlerini vermektedir. Kur’ân’ı avucumun içi gibi bilirim. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: ‘Onda her şeyin açıklaması vardır.”(Nahl:89) (Usul-u Kâfi, 1 / 61, Kitab-u Fadli’l-İlm, bab:20, Babu’r-Reddi İle’l-Kitab, hadis:8)

Ebu Basir rivâyet etmektedir: İmâm Câfer Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“Resûlullah (s.a.a) vasîsi İmâm Ali’ye (a.s) ilimden bin bab öğretti ve bunların her biri bin kapıyı açmaktadır. Camia (bütün ilimleri kapsayan) bizim yanımızdadır. Camia bir sahifedir ki, uzunluğu Resûlullah’ın (s.a.a) zirasıyla yetmiş zira eder. Peygamberimiz (s.a.a) dikte etmiş, İmâm Ali de (a.s) yazmıştır. Orada bütün helâller – haramlar ve insanların ihtiyaç duydukları her şey vardır. Hatta birini tırmalayıp yaralamanın cezası bile yazılıdır.” (Usul-u Kâfi, 1 / 238, Kitabu’l-Hüccet, Babun Fihi Zikru’s-Sahife, hadis:1)

Hüseyin b. Ebu’l-A’la riyâyet ediyor: İmâm Câfer Sadık (a.s) beyaz bir Cifir’den söz edince içinde ne tür bilgiler olduğunu sordum. Buyurdu ki:

“İçinde Davud’un Zebur’u, Musa’nın Tevrat’ı, İsa’nın İncil’i, İbrahim’in Suhuf’u ve ayrıca içerisinde helâl ve harama ilişkin bilgiler vardır. Ayrıca Fatıma’nın (s.a) Mushaf’ı da vardır. Onda insanların bizden öğrenme ihtiyacı duydukları bilgiler vardır. Bizim ise bu hususta kimseye ihtiyacımız yoktur…” (Usul-u Kâfi, 1 / 240, Kitabu’l-Hüccet, Babun Fihi Zikru’s-Sahife, hadis:3)

MÜ’MİN OLMANIN ÖN ŞARTI

“Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min olan bir erkek ve mü’min olan bir kadın için başka bir muhayyerlik (seçenek) yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapıtmıştır.” (Ahzâb:36)

İmâm Câfer Sadık (a.s), aktarmış olduğumuz âyetten mülhem olmak üzere, kıyas yapanlara atıfta bulunarak ikaz ve uyarı mahiyetinde şu açıklamaları yapmaktadır:

“Resûlullah (s.a.a) ahirete irtihâl etmeden önce İmâm Ali’nin (a.s) vasîliği ve Ehl-i Beyt’inin velâyeti ile ilgili ashabından söz almıştı. Bir kısım insanlar kıyas yoluyla Resûlullah’a (s.a.a) verdikleri sözü kulakardı ettiler. Oysa bu tavır Allah Teâlâ’nın Ehl-i Beyt’le ilgili “meveddet” (Şûrâ:23) âyetine ve Resûlullah’ın (s.a.a) îtretiyle ilgili hadislerine muhalefet teşkil etmektedir. Allah’a ve Resûlü’ne (s.a.a) itiraz ve muhalefet etme yetkisini kendisinde görenden daha cüretkâr bir sapık kim olabilir?”

“Hiç kimsenin Resûlullah’la (s.a.a) birlikte iken hevâsına, kişisel görüşüne ve Resûlullah’ın (s.a.a) emrine muhalefet etme suretiyle kıyasa uyma yetkisi olmadığı gibi, ondan sonra da hevâsına, kişisel görüşüne ve kıyasa uyma yetkisi yoktur.”

“Ey insanlar! Resûlullah’ın sözlerine, sünnetine uyun; onları benimseyip hayatınızın esası hâline getirin. Hevânıza ve kişisel görüşünüze tâbi olmayın. Çünkü Allah katında insanların en sapığı, Allah’ın hidayetini bir kenara bırakarak, hevasına ve kişisel görüşüne tâbi olan kimsedir.”

“Ey topluluk! Resûlullah’ın (s.a.a) sözlerine, sünnetine, ondan sonra da Resûlullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beyt’inden olan yol gösterici imâmların sözlerine ve sünnetine tâbi olun. Çünkü bunu gerçekleştiren kimse hidayete ermiş, bunu terk edip ondan yüz çeviren kimse de sapıtmış olur.” (Ravdatu’l-Kâfi, 8 / 2, Kitabu’r-Ravda, Risalet-u Ebî Abdillah, hadis:1)

Son paragraf bize şu hadisi anımsatmaktadır: “Benim Ehl-i Beyt’im Nuh’un gemisi gibidir. Ona sığınan kurtuluşa erer. Yüz çevirip sırtını dönen helâk olur.”

İmâm Câfer Sadık (a.s) bütün bu açıklamalardan sonra kendisini pür dikkat dinleyen yârenlerine duygusal bir hitapla şu gönül alıcı sözleri söylüyor:

“Sizin kadar sevdiğim başka kimse yoktur. İnsanlar türlü yollara uydular; kimi hevâsına uydu, kimi kişisel görüşünün peşine düştü, kimi liyâkat sahibi olmayanların ardından gitti; ama siz aslı ve temeli olan bir şeyi benimsediniz.” (el-Mehasin, 1 / 254, Kitabu’s-Safveti ve’n-Nur ve’r-Rahme, bab23, Babu’l-Ehva, hadis:88)

NASİHAT

Değişen hayat koşulları karşısında insanın da doğa ve eşya ile olan münasebetleri değişebilmektedir. Bu hususlar ictihada açık meselelerdir. İslâm’ın temel kriterleri baz alınarak ictihadla insanoğlunun bu tür gereksinimlerine cevap verilir. Ancak ilk insan Âdem’den (a.s) beri değişmeyen ve kıyamete kadar değişmeyecek olan biyolojik ve ruhsal gereksinimler için İslâm’ın vaz etmiş olduğu değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez kuralları vardır. Bunlar değişmeyen helâl ve haramlardır. İmâm Câfer Sadık (a.s) bu konuyu şöyle noktalıyor:

“Allah Resûlü’nün (s.a.a) helâl olduğunu bildirdiği şeyler, kıyamete kadar helâl, onun haram olduğunu bildirdiği şeyler de, kıyamete kadar haramdır. Ondan başkası olmaz ve ondan başkası da gelmez.” (UsulKâfi, 1 / 58)

Ve imâm Câfer (a.s) nasihatlerine şöyle devam ediyor:

–”Bir günah işlediğiniz zaman istiğfar edin, günahta ısrar helâk olmaya sebeptir.”

–“Günah, kulun rızkına engel olur.”

–“Mihnete şükretmeyen, nimete şükretmez.”

–“Şu dört sıfata sahip olanlardan uzak durun: Yalancıdan, cimriden, ahmaktan ve alenen günah işleyen fasıktan.”

–“Şu dört şeyin azı da çoktur: Ateş, düşman, fakirlik ve hastalık.”

–“Şu üç haslet Müslümana şeref verir: Kendisine zulmedeni affetmek, bir şey vermeyene iyilikte bulunmak ve kendisini aramayanı, arayıp sormak.”

–“Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz.”

–“ Tasarrufa riâyet eden sıkıntı çekmez.”

–“Tedbirli ve düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır.”

–“İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır.”

–“Musibet zamanında dizini döven, sevabından mahrum olur.”

–“Kendisinin hatalarını küçük gören, başkalarının hatalarını büyük görür.”

–“Başkalarının perdesini açan kimsenin, bilinmesini istemediği (evinin içindeki gizli şeyler) açığa çıkar.”

–“Kardeşine kuyu kazan, kazdığı kuyuya düşer.”

–“Cahillerle düşüp kalkan, hakarete uğrar. Alimlerle haşır neşir olan ise hürmet ve saygı görür.”

–“Kötü yerlere girip çıkan, zan altında kalır.”

–“Kimseyi ayıplama, yoksa ayıplanırsın.”

–“Sakın laf taşıma, çünkü laf taşımak, insanların kalplerine düşmanlık tohumları eker.”

–“Seni ilgilendirmeyen şeye sakın burnunu sokma, yoksa aşağılanırsın.”

–“İster lehine olsun, ister aleyhine olsun, daima hakkı söyle.”

–“Allah’ın kitabını oku, İslâm’ı yay, iyiliği teşvik et, kötülükten sakındırmaya çalış.”

–“Azizu’n intikam ve şedidu’l ikab olan Allah bizi katleden Emevî, Abbasî ve Haricî’lere lânet etsin. Katillerimizi mü’minlerden sayanlara ise kahhar olan Allah iki kez lânet etsin. Bizim kanımız kıyamete dek onların ellerine bulaşmıştır.”

En büyük musibetlerden biri de, suret-i haktan gözüken ve fakat asıl İslâm’a düşman olan iktidar sahiplerine kanıp, onlara itaat etmektir. Bu duruma düşen yığınlar dinde mazur görülmemektedir. Zira Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’inde ve Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) hadis-i şeriflerinde çok bariz bir şekilde ümmetin itaat etmekle yükümlü kılındığı kişilerin vasıf ve isimlerini ortaya koymuşlardır. Sevgili Peygamberimiz’den (s.a.a) sonra kendilerine itaatin farz olduğu kişiler (nass ile sabit olmak üzere) Ehl-i Beyt imâmlarıdır. Bu nedenledir ki yukarıda aktarmış olduğumuz İmâm Câfer Sadık’ın (a.s) “lânet okumak”la ilgili söz ve açıklamalarını bu çerçevede değerlendirmeliyiz.

EHL-İ BEYT’E OLAN GEREKSİNİM VE FARZİYETİ

Zaman zaman dile getirdiğimiz gibi, eğer İslâm ümmeti zalim yöneticilere değil de Ehl-i Beyt imâmlarına, hem bireysel ibadet ve edimlerle ilgili konularda, hem toplumsal düzenlerinin tanzimi hususunda (siyasal anlamda) itaat etselerdi hiç kuşkusuz dünyanın çehresi bugün böyle olmayacaktı. Bugün başta Filistin olmak üzere İslâm coğrafyasının birçok bölgesinde askerî işgaller, katliâmlar, iç savaşlar ve zulümler devam etmektedir.. Coğrafî olarak 57 parçaya bölünmüş ümmetin hercümerç durumu ve içleracısı hâli ortada.. Bunca yeraltı-yerüstü kaynaklarının bolluğuna rağmen Müslüman halkların sefalet içerisinde olması Allah’a reva mıdır? Huzur, güvenlik ve medeniyet Hak getire!

Sonuç olarak peygamberler, kutsal kitaplar ve suhuflar nasıl ki gönderildikleri halklar için Yüce Allah tarafından bahşedilmiş birer nimet idiyseler aynı şekilde Kur’ân ve Sahih Sünnet’in muhafızı ve müfessiri olan Ehl-i Beyt imâmları da bu ümmet için Yüce Allah’ın lütfettiği birer nimettirler. Ancak ne yazık ki, bu nimetlerin kadir kıymetleri gereği gibi bilinmedi.. Kadir kıymet bilmemenin elbetteki dünyevî ve uhrevî olmak üzere bedelleri vardır. Dünyevî olarak tarih boyu ve bugün bu bedelin ağır bir şekilde ödendiğine tanık olmaktayız.

“Sadece zalimlere isabet etmekle kalmayan bir fitneden sakının..” (Enfâl:25 )

İslâm ümmeti bu sakınma işini Yüce Allah’ın buyruklarını yerine getirerek yapabilirdi. Yani siyasî rehberlik hususunda ahidlerine sadık kalsalardı hiç kuşkusuz Allah Teâlâ’nın lütfuna mazhar olurlardı. “Ey imân edenler, ahidlerinizi yerine getirin.” (Mâide:1) Ama bu yapılmadı. Oysa Rabbimiz bizlere kaldıramayacağımız yükü yüklememektedir. (Bakara:286) Bu kadar zor muydu Ehl-i Beyt imâmlarına itaat etmek? Bu ümmetin kurtuluş gemisi onlar değil miydi? “Urvetu’l vuska” onlar değiller miydi? “Hablullah” onlar değil miydi? “Kur’ân-ı natık” onlar değiller miydi? “Allah’ın hüccetleri“onlar değiller miydi?

İmâm Câfer Sadık (a.s), Allah’ın hüccetleri olan Ehl-i Beyt imâmlarının vasıflarını şöyle tarif etmektedir:

“Allah Subhanehu ve Teâlâ onları “mutahhar” kılmakla en yüce ve en şerefli derecede günah kirlerinden muhafaza etmiştir. Allah’ın ilminin muhafızı, gaybının emini, sırrının emanetçisi, kulları arasındaki hücceti, tercümanı ve dili konumundaki bir kimse ancak bu niteliklere sahip olabilir. Dolayısıyla “şecere-i tayyibe” olan bu zümre Allah Resûlü’nden miras aldığı ilimle insanlar arasında nebevî makamı temsil eder. Eğer insanlar onlardan yüz çevirirlerse, uğradıkları gadre, vefasızlığa, kadir kıymet bilmezliğe sabredip susarlar ve fakat hakkı anlatmaktan imtina etmezler.”

“Başkalarında bulunan nebevî ilim Ehl-i Beyt imâmlarında olandan az ve eksiktir. Kaldı ki, ellerindeki bu ilimle de ihtilaf halindedirler. Bu nedenle aralarında kişisel rey ve kıyas gibi yöntemler ihdas etmişlerdir. “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra fırkalara ayrılan ve ihtilafa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (Âl-i İmrân:105) ilâhî uyarıya rağmen farklı farklı kıyas ve ictihadlarla aralarında gruplar oluşturmuşlar. Ama insanlar hücceti kabul etseler, ona tabi olsalar ve ilmi ondan öğrenseler, hak ve adâlet ortaya çıkar, ihtilaflar ve çekişmeler ortadan kalkar, hayat normal düzenine girer, din belirginleşir (netlik kazanır), kesin inanç şüphe ve tereddütlere galip gelir ve gerçek din hayata hâkim olur.”

“Evet; insanlar hüccete uymalıdır. Ondan peyderpey ilim tedris etmelidir. Onun varlığı, insanlara yarar sağlamak ve işlerini düzene koymak içindir. Eğer insanlar bidatlere dalıp Allah’ın dininde olmayan bir şeyi ihdas ederlerse, hüccet bunu onlara bildirir ve işin doğrusunu ibraz eder. Yani eğer Allah’ın dinine bir takım eklemelerde bulunur veya eksiltmelere teşebbüs ederlerse hüccet onlara hakikati anlatır ve uyarır.” (el-İhticac, Tabersî, 2 / 77-78)

Oysa Müslümanların pek çoğu (tarih boyu ve bugün) Ehl-i Beyt’i referans almayan kişilerden ibadet şekillerini ve dinî vecibelerini öğrenmektedirler. Oysa öğrendikleri bidat ve hurafelerin karıştırıldığı, hak ile batılın iç içe geçtiği bilgilerden başkası değildir. İmâm’ın (a.s) uyardığı gibi hüccetin kılavuzluğundan uzak bir dinin vecibe ve ritüelleri ne kadar hakkı temsil eder? Gusül ve abdestin şekli, kılınan namazın tadil-i erkânı, tutulan orucun “leyl” (karanlığın bastığı zaman) olan akşam ve imsak vakti zamanlama olarak ne kadar Kur’ânî ve nebevî kriterlere uymaktadır?

Öte yandan Kur’ân’ın bir kısım hükümleri samimiyetle yerine getirilmeye çalışılırken, bir kısım hükümler yani “birliğimizin ve dirliğimizin teminatı” olan Ehl-i Beyt’in meveddet ve velâyetiyle ilgili hükümler ise ümmetin ezici çoğunluğu tarafından tamamen kulak ardı edildi.

“Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Bunu yapanların cezası dünya hayatında istikrarsızlık, rezillik ve rüsvaylıktır. Ahirette ise bunlar en şiddetli azaba çarptırılacaklardır. Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir. ” (Bakara:85)

“…Kim benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz da olmaz. Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” (Tâ-Hâ:123-124)

Âyetler hiç bir tevil ve yoruma mahâl vermemektedir. Her şey açık ve net! Kur’ân’ı bir bütün olarak ele aldığımızda sahiplenmemiz gereken temel ilkelerimizin neler, hidayet önderlerimizin kimler olduğuna çok bariz bir şekilde görmekteyiz. Bu ilkeler ve hidayet önderleri aynı zamanda “Allah’ın şiarları” olarak karşımıza çıkmaktadır. Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim, Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imâmları dinin şiar ve hüccetleridirler. Bunlar dinin bütünlüğünü oluşturan unsurlardır. Bu üç olguyu asla birbirinden ayrı mütalâa edemeyiz. Zira din bu üç ana unsurdan müteşekkildir. Bu üç olgunun son halkası ile din kemâle ermiş bulunmaktadır. Nitekim Gadir-i Hûm günü, “Ey Peygamber! Allah’tan indirileni tebliğ et (insanlara açıkla). Eğer bunu yapmazsan elçilik görevini tamamlamamış olursun.” (Mâide:67) âyetiyle Allah’tan almış olduğu emir gereği Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) İmâm Ali’nin (a.s) velâyetini ilân ettiğinde bu sefer şu müjdeli âyet nazil oluyor:

“Bugün dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım..” (Mâide:3)

Hatırlanacağı üzere Resûllah (s.a.a) ahirete irtihâl ettikten hemen sonra bir kısım insanlar çıkıp “Kur’ân bize yeter” diyerek hadis yazımını yasaklamışlar ve mevcut olanı yakmışlardı. Aradan kısa bir vakit geçtikten sonra “Kur’ân ve Sünnet bize yeter” deyip Kur’ân ve Sünnet’in muhafızı ve müfessiri olan Ehl-i Beyt’ten yüz çevrilmişti. Ne yazık ki, İslâm ümmetinin büyük bir kesiminde bu mantık ve bu tutum bugün hâlâ devam etmektedir. Oysa Ehl-i Beyt’in velâyetinden yüz çevirmek dinin bütünlüğünü ihlâl etmekten başka bir şey değildir.

İslâm dendiğinde bir Müslümanın aklına gelmesi gereken Allah’ın kelâmı Kur’ân, Allah’ın Peygamberi Muhammed (s.a.a) ve Allah’ın hüccetleri olan Ehl-i Beyt imâmları olmalıdır. Din bu üç unsurun kılavuzluğunda ancak hayatiyet kazanır. Bu nedenledir ki, Rabbimiz dinin ana unsurlarını “hayat bahşeden değerler” olarak tanımlamakta ve şöyle buyurmaktadır:

“..Hayat bahşeden değerlere davet edildiğinizde icabet edin.” (Enfâl:24)

Bir başka âyette ise Rabbimiz davete icabetin yani “ensarullah” olmanın getirisinden şöyle söz etmektedir:

“Eğer siz Allah’a (Allah adına İslâm’a, İslâm’ın şiar ve hüccetlerine sarılıp) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve size istikrar verip ayaklarınızı sabit ber kadem kılar.” (Muhammed:7)

Âyette de görüldüğü gibi İslâm ümmetinin istikrarının teminatı olan söz konusu üç unsur yani “hayat bahşeden değerler” Yüce Rabbimizden bizlere lütfedilmiş olan en büyük “nimet” olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira bu nimetler dünyevî ve uhrevî saâdetimiz için yegâne teminattır. (Nimetin büyüklüğü de bundandır.) Biz Müslümanlar olarak dünya hayatımızda bu nimetlere karşı kadir kıymet bilerek ve o minvâl üzere yaşayıp “şükrân” içerisinde mi olacağız, yoksa o nimetlerden yüz çevirip “küfrân” içerisinde mi olacağız. Yani “şükrân-ı nimet” üzere bir hayat mı yaşayacağız, yoksa “küfrân-ı nimet” üzere bir yaşam mı süreceğiz? İşte bu nedenledir ki biz, bize bahşedilen nimetlerden hesaba çekileceğiz.

“O gün her nimetten hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür:8)

“Durdurun onları, çünkü onlar sorguya çekileceklerdir.” (Sâffât:24)

Hiç kuşkusuz, Müslümanlar Yüce Allah’ın lütfetmiş olduğu bu nimetlerin kadir kıymetini bilme hususunda mükellefiyetlerini idrak ettiklerinde, yani mükellefiyetin bilincine erdiklerinde ve bu bilincin gereğini yerine getirmek için teşebbüste bulunduklarında dünyanın da çehresi değişmeye başlayacaktır.

“Mü’minlere yardım etmek üzerimize bir haktır.” (Rum: 47)

Selâm olsun Kur’ân’a, Resûlullah’a (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’e tabi olanlara…

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER