İran’dan Sonrası Kıyamet !


BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) Nedir?

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), İngilizce adıyla Greater Middle East Initiative, Proje fikri 1990’lara dayanır 2000’li yılların başında özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından ortaya atılmış bir stratejik dış politika girişimidir. Resmî söylemde BOP, Ortadoğu ve yakın çevresindeki ülkelerde demokrasi, ekonomik kalkınma, eğitim ve insan hakları reformları gibi değerleri ileri taşımayı amaçlayan bir reform paketi olarak Güzellemeler yapılarak sunuldu. Resmî açıdan proje özellikle 2003–2004 döneminde ABD Başkanı George W. Bush yönetimi tarafından kamuoyuna duyurulmuştur.
Projeyi Kimler Geliştirdi ve Kimler Destekledi?

ABD Yönetimi Başkanı (George W. Bush) ABD dış politika çevreleri ve üst düzey yetkililer ( Condoleezza Rice gibi isimler) Batılı ülkeler, Arap müttefikleri ve NATO’YA üye tüm ülkeler projeyi destekledi. Proje yalnızca ABD içi stratejik belgelerde ve bazı uluslararası komitelerde yer aldı; kapsayıcı resmi uluslararası bir belge olarak tam metin hâlinde kamuya açıklanmadı.
BOP’un kamuoyuna açıklanan hedefleri şöyleydi:
Bölgede demokrasi ve iyi yönetimi desteklemek
Ekonomik reformlar ve kalkınmayı teşvik etmek
Eğitim ve kadın hakları gibi sosyal gelişmeyi sağlamak
Terörizmle mücadelede istikrarlı yapılar oluşturmak
Bu belgelerde açık şekilde “sınır değiştirme” veya “ülkeleri bölme” gibi net ve bağlayıcı bir plan yer almaz. Daha çok siyasi ve ekonomik reform dili kullanılmıştır.
Kamuoyunda ise özellikle 2006’da bir Amerikan dergisinde yayımlanan ve Albay Ralph Peters tarafından çizilen “yeniden tasarlanmış Orta Doğu haritası” çok tartışıldı.
Bu haritada: Türkiye, Irak, Suriye, İran
gibi ülkelerin sınırlarının değiştiği varsayımsal bir senaryo yer alıyordu. Bu harita ABD’nin resmî devlet politikası değil denilse’de. Fakat Türkiye ve bölgede, bunun “gizli planın itirafı” olduğu şeklinde yorumlanırken yaşanan acılar gösterdiki bu hedeflerin sadece retorik (söylemsel) olduğunu ve gerçek amacın çok daha başka bir yıkım getirdiğini ABD ve Siyonist israil’in ! zulüm ve ahlaksızlığı Ortadoğu’nun tüm Halklarına reva görüldüğü yaşayarak öğrenildi. Bazı akademik çalışmalar ve eleştirel yorumcular, BOP’un arka planında daha geniş jeopolitik çıkarların olduğunu öne sürmüşlerdir
Enerji kaynakları ve yollarının kontrolü: Ortadoğu’nun petrol ve doğalgaz rezervleri hayati önem taşımaktadır.
Bölgesel güç dengesi: ABD ve Siyonist israil’in bölgedeki etkisini sürdürebilmesi için Rakip güçlerin sınırlanması gerekliliğidir.
Siyasi yeniden yapılandırma: Bölge ülkelerinin siyasi sistemlerinin yeniden biçimlenmesi ve Sınırların değişmesi hedeflenmiştir.
Resmî veya akademik çalışmalara göre BOP’un kapsadığı coğrafya oldukça geniştir, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Orta Asya, Güney Kafkasya, Bazı Güney Asya bölgeleri
Özellikle üzerinde konuşulan ülkeler: Türkiye, Irak, Suriye, İran, Suudi Arabistan, İsrail, Filistin, Ürdün, Lübnan, Mısır, Yemen, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Umman, Afganistan, Pakistan, Libya, Tunus, Cezayir, Fas, Sudan, Somali
Akademik çevrelerde BOP bir “plan” olarak değil, ABD dış politikasının bölgesel bir stratejisi olarak ele alınır.
Resmî belgelerde yer almasa da, bölgeye müdahil olan büyük güçlerin çıkarları açısından özellikle Siyonist İsrail’in genişlemesinin önünü açacak vazgeçilmez bir stratejik hamledir.
Resmî söylem : Reform ve dönüşüm projeleri (demokrasi, ekonomi, iyi yönetim). Kamuoyu algısı: Sınır değişikliği, bölünme ve harita yeniden çizimi.
Bu iki alan zamanla birbirine karıştırıldı ve BOP, Türkiye’de daha çok “bölünme projesi” olarak anılmaya başlandı.
Yakın zamanda değişikliklerin yaşandığı bazı ülkelerden kısaca bahsedeyim ; Irak: 2003: ABD öncülüğünde işgal (Saddam Hüseyin devrildi), 2005 Yeni anayasa ve seçimler.
2011 ABD askerlerinin büyük ölçüde çekilmesi. 2014–2017 IŞİD krizi ve yeniden askerî müdahale. Sonuç: Rejim değişikliği (başarı sayılabilir) Ancak istikrar ve güçlü demokrasi (başarısız / kırılgan yapı)
Suriye:
-2011 Arap Baharı bahanesiyle iç savaş başlatıldı.
-ABD, Batılı ülkeler Arap müttefikleri 60’tan fazla ülke ve bu ülkelerin istihbarat ekipleri ek olarakta muhalif denilen 50’nin üzerinde silahlı örgüt destekledi.
-Suriye ve İran’ın 2006 yılında güvenlik anlaşmaları nedeniyle İran suriye’de Danışmanlık hizmetleri verirken ABD destekli aşırı Vehhabi guruplar ve özelde DAEŞ’li teröristler Kutsal İslami türbelere, Mescitlere saldırınca Afkanistan, Pakistan, Azarbaycan ve irandan bazı gönüllü gençler İslami kutsal mabetleri korumaya başladı, bu gönüllü mabet savaşçıları hiçbir zaman taarruz (Saldırı) yapmadı. sadece savunma amaçlı çatışmalarda yer alırken bu sayede onlar ‘’Müdafa-i Harem’’ Kutsal Harem savunucuları diye adlandırıldı.
-2015: Rusya askeri olarak müdahil oldu, muhalif ülkeler ve örgütler büyük ölçüde dağıtıldı
-13 yıllık iç savaştan sonra 2024 yılında Esat Rusyaya kaçınca ( Kamyonet Devrimi ) adı verilen 12 gün’de Suriye’de colani yada Ahmet el-şara Rejimin başına geçti.
Sonuç:
Rejim değişikliği : (başarıldı)
Ülke fiilen parçalı ve istikrarsız !
Libya: 2011 NATO müdahalesi, Muammer Kaddafi devrildi ve öldürüldü, Sonrasında uzun süreli iç savaş ve bölünme. Sonuç:
Rejim değişikliği : (başarıldı)
Devlet istikrarı (ciddi başarısızlık) !
Mısır: 2011 Hüsnü Mübarek devrildi, 2012: Muhammed Mursi seçildi, 2013 Askerî darbe (Sisi yönetime geldi). Sonuç:
Geçici rejim değişimi : (başarıldı)
Kalıcı demokratik dönüşüm (başarısız) !
Tunus: 2011 Zeynel Abidin Bin Ali devrildi, 2014’te yeni anayasa, 2021 sonrası Cumhurbaşkanı Said yetkileri topladı. Sonuç:
Başta görece demokratik geçiş
Son yıllarda gerileme,karmaşa ve kaos !
Yemen: 2011 Ali Abdullah Salih görevden ayrıldı, Ensarullah hareketi ABD İsrail ve Suudi Arabistan BAE gibi arap işbirlikçilerinin tüm oyunlarını bozdu.
Orta Doğu’da her kriz dalgasında yeniden gündeme gelen bir söylem var: “İran’dan sonra sıra Türkiye’ye gelecek.” Bu cümle resmî bir planın ifşası değil; daha çok bölgesel güç dengelerine dair kaygıların ve jeopolitik okumanın bir ürünü. Yine de neden bu kadar sık tekrarlandığını anlamak için bölgenin satranç tahtasına dikkatle bakmak gerekir.
İran, 47 yıldır Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ile açık ya da örtülü gerilim yaşayan, yaptırımlarla çevrelenmiş ve buna rağmen Irak-Suriye-Lübnan-Filistin-Yemen hattında nüfuz alanı kurmuş bir aktör. Bu nedenle bazı stratejik analizlerde İran, Batı eksenli düzen açısından “öncelikli dosya” olarak görülür. Eğer İran zayıflatılır ya da sistem dışına itilir ise, bölgesel güç boşluğu oluşacağı ve dengelerin köklü biçimde değişeceği düşünülür. İşte “önce İran” söylemi büyük ölçüde bu güç dengesi varsayımına dayanır.
Peki neden bu söylemin ikinci halkası olarak Türkiye anılır? Çünkü Türkiye, coğrafi konumu, enerji koridorları üzerindeki rolü, Karadeniz-Orta Doğu-Kafkasya hattındaki askeri ve diplomatik kapasitesiyle bölgesel denklemin kilit ülkelerinden biridir. Türkiye ile İran Rekabet eden iki ülke gibi görünüyor olsalarda, son dönemde Batı baskısı, yaptırımlar ve bölgesel kırizler bağlamında zaman zaman benzer dosyalarda dengeleyici pozisyonlar alabildiler. Bu da bazı yorumcuların zihninde “İki komşu aynı anda hedef alınmaz; biri devre dışı kalırsa diğeri yalnızlaşır” şeklinde bir mantık zinciri oluşturuyorken, tabikide önce Nato üyesi olan Türkiye hedef alınamazdı ! Türkiye ile İran aynı kategoriye konulamazdı. Türkiye’ye yönelik olası baskılar daha çok ekonomik, diplomatik ya da siyasi alanlarda tartışılır; doğrudan askeri senaryolar ise NATO çerçevesi nedeniyle çok daha karmaşık ve düşük olasılıklıdır.
Toplumlar “sırada kim var?” psikolojisi üretir. Jeopolitik belirsizlik arttıkça komplo anlatıları ve zincirleme senaryolar daha fazla zemin bulur. Oysa uluslararası ilişkiler tek bir doğrusal planla ilerlemez; çıkarlar, ittifaklar ve ekonomik bağımlılıklar sürekli değişir. Gerçekçi bir perspektiften bakıldığında, İran ile Türkiye’nin sistem içindeki konumları farklıdır. İran daha çok sistem dışı bir meydan okuma olarak tanımlanırken, Türkiye sistem içi ama zaman zaman sistemle gerilim yaşayan bir aktördür, Elbette büyük güç rekabeti çağında hiçbir ülke tamamen riskten azade değildir ancak ülkelerin ittifak ağları, ekonomik bağları ve askeri kapasiteleri onları aynı düzlemde değerlendirmeyi imkânsız kılar. Sonuç olarak “önce İran sonra Türkiye” söylemi, güç dengesi teorisine dayanan bir ihtimal tartışmasıdır; somut, ilan edilmiş bir plan değil. Bu söylem daha çok bölgesel belirsizliklerin ve güvenlik kaygılarının toplumlarda oluşturması beklenen bir yansımadır !
Gerçek dünyada ise İran İslam cumhuriyetinin hiçbir zaman önce veya sonra gibi bir sıralamaya konulamayacak derecede önemli ve kendine münhasır belirsiz ve Öngörülemeyen bir güce sahip olmasının getirdiği apayrı güç dengesidir.
Şu anda ABD’nin İran çevresindeki askeri yığını, ABD tarihinin en yoğun sevkiyatlarından biri olarak değerlendiriliyor, yüzlerce savaş uçağı (150-300’den fazla jet) bölgeye kaydırıldı ve üç uçak gemisi ile çok sayıda savaş gemisi de Okyanusta konumlandırılırken Orta Doğu’daki en büyük Amerikan hava ve deniz gücü konsantrasyonlarından biri olarak değerlendiriliyor, bölgede işbirlikçi ülkelerin üsleri ve gizli işbirliklerini saymasakta ABD nin kuduz köpeği İsrail ve batı müttefikleriyle oluşturdukları görülen muazzam Güç gösterisi karşısında hiç bir ülke direnç gösteremeyecekken!
İran görüşmelerin yerini ve görüşülecek maddeleri kendi belirliyor, İran ABD ile görüşmüyor! ABD ile görüşmeye değermi diye Umman aracılığıyla haberleşiyor. ABD’nin dışişleri bakanı ise Marco Rubio şaşkınlık içinde Başkan Tramp’ın düşman ülkelerle çok kolay görüşebildiğini örnek Rusya ve Çin gibi başlıca en çok rekabet oluşturan ülkelerin liderleriyle telefonda görüşebildiğini fakat bir türlü İran Dini Lideriyle görüşemediğini itiraf edip bu olay karşısında sarı öküz Trampın’da şaşkınlığı farlı cümlelerle kamuoyuna yansımıştır. Görülen bu Devasa askeri gücün ! Görünmeyen bir Güç karşısındaki zayıflığı tüm dünya kamuoyunda şaşkınlığa sebep olmaktadır
İşte bu yüzden İran İslam cumhuriyetin’den sonra diye bir kavram kullanılamaz !Kullanılacak tek kavram KIYAMETTİR!
Atakan ÇELİK

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın