İslâm aydınlığının sonsuzluğunda

İslâm, insan hayatını bütün yönleriyle kuşatan ve oluşturan bir inanç ve düşüncedir. İnsanın özgürlüğüdür. İnsanı insana köle etmekten, başkalarına bende etmekten koruyan, özgürlük ufkunda olan bir inanış ve bir sistem.

İslâm’a karşı savaş tarihin başlangıcından beri var olagelmiş, olmaya devam etmektedir. Haçlı seferlerinden beri İslâm karşıtı savaşlar kimi zaman duraklamalar geçirse de bugün de bütün yönleriyle sürmektedir. Çok yönlü savaşı Amerika-Siyonizm birlikteliğinde olduğu gibi diğer güçlerin de hedefidir. Böyle olunca kimi taraflar zor durumlarda sevimli gelebiliyor. O zaman sorun Müslümanların bulunduğu yer, konum ve kendi durumları, tutumlarıdır.

Son savaşta Siyon emperyal birliktelik elbette büyük bir güç. Yanlarında oluşturdukları NATO, AB aynı düzlemde görülmeli, ki zaten öyledir. Geriye kalan diğer uluslar ise tarihin hemen her döneminde güçlerdirler. Bunların kendi aralarında taraf olmaları doğaldır.

Baştan beri üzerinde durduğumuz Müslümanların birlikteliği, dayanışmaları, güç oluşturmaları gerektiği inancıdır.

Allah’ın Müslümanlara bağışladığı imkân ve fırsatlar yerinde değerlendirilebilinse, birliktelikler oluşturabilseler kendiliğinden büyük güç hâline geleceklerdir. Bu büyük gücün, inanç düşünce bütünlüğü, aynı yöne bakıyor olmaları en büyük şansları. Öte yandan bulundukları coğrafyada Allah’ın bağışladığı yer altı yer üstü kaynakları, konumlarıyla birlikte bulunmaz nimetleridir.

Coğrafi konumları ise bambaşka bir imkân. En doğudan batıya kadar Müslüman topluluklar birbirlerine komşudurlar.

Korkularından, geleceklerinden endişelenen bu ulus devletçiklerin yöneticileri asıl güçlerinin farkında olmadıklarından, köleliği tercihe yönelmişlerdir. Bu yönelim onları tam anlamıyla vasallık konumuna düşürmüş.

Batı toplumlarında özellikle Avrupa’da süren yüzyıl, otuz yıl, on yıl savaşları gibi savaşlar Müslümanlar arasında hiçbir zaman yaşanmamıştır. Müslümanları bu düzleme çekmek için Batılılaşma süreciyle birlikte milliyetçilik/ırkçılık ayrışması yetmiyormuş gibi mezhep ve meşrep çatışmalarına doğru sürüklenmektedir. İslâm inancının yasakladığı ırkçılık olgusunun Müslümanlar arasında bu denli karşılık bulması, buna sarılınması asıl felaketi olmuştur.

Gazze’de başlayan direniş kısmi olarak da olsa bir uyanış sağlamış bulunmaktadır. Cesur olmayı inancının bir gereği olduğunu kanıtlamıştır. Onları bu direniş sürecinde sınırlılığına rağmen İran, Lübnan ve Yemen olmuştur. Bu birlikteliği dağıtma süreci Suriye ile başladı, bertaraf edildikten sonra ulaşım yolları kapandı. Gazze tam anlamıyla yalnızlaştırıldı, yerle bir edildi.

Sıra Lübnan ve İran’a geldi. İran, Türkiye, kısmen Mısır gibi devlet geleneği olan büyük bir güç. İran saldırısında başlangıçta kısa sürede etkisiz kılınacağının hesabı yapılırken hiç öyle olmayacağı belli oldu. Kırk yılı aşkındır en ağır ambargoya rağmen içten içe nasıl bir hazırlık içinde oldukları görüldü. Bununla birlikte petrol, gaz ve yer altı imkânlarının en büyük rezervlerinin Umman Körfezi çevresinde oluşu da Allah’ın bir bağışı. Bu bölgenin İran’ın kontrolünde olması da öyle.

İran’ın boğazı tutması beklenmedik bir etki oluşturdu. Kısa süre içinde bunun yansımaları görüldü. Henüz bir ay önce Hindistan başbakanı, Netanyahu ile sarmaş dolaş görünürken, şu boğazın tutulmasıyla Hindistan’da büyük kriz patlayıverdi.

Irak’ın İran’ın yanında yer almaya başlaması umutlanmak için bir başlangıç. Umuyor ve diliyoruz ki komşu ülkeler korkaklıklarını bir yana bırakarak birlikteliğe yönelirler. Bu yazıyı yazdığım sırada İran ile Katar arasındaki gerilim duruverdi. Katar’da hayat normale dönüyor. İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın Türkiye’ye dönük tutumu önemlidir.

milligazete

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın