İslam Tevhid Dini – İslamcılık Şirk Dini

Hiçbir zulüm karşılıksız kalmaz. Zalimlerin kibirleri, gururları, mütekebbirlikleri, inkârcı ve açgözlü olmaları; sapkınlıkları ve adeta yamyamlığı andıran davranışları, sonunda kendilerini yıkan temel faktör olmuştur. Fakat onlar, bu düzenin hep böyle devam edeceğini sandılar.

Nitekim Allah, ayetlerinde mütekebbirlerin yıkımının çoğu zaman kendi elleriyle gerçekleştiğini bildirir:

Kentlerin halkı ıslah olmuşken Allah, haksız yere onları yok etmez.” (Hûd /117)

Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce geçen kimselerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Onlar kendilerinden daha kuvvetliydiler. Yeryüzünü kazıp altüst etmiş, onlardan daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara apaçık deliller getirmişti. Allah onlara zulmetmiyordu; fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (Rûm 30/9)

Biz zalimleri mutlaka yok edeceğiz!” (İbrahim/13)

Ant olsun ki sizden önceki nesilleri, peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişken, zulmettikleri ve inanmadıkları için helâk ettik. İşte suç işleyen kavimleri böyle cezalandırırız.” (Yûnus/13)

“İbrahimin kavmi, Lûtun kavmi ve Medyen halkı da yalanlamıştı. Musa da yalanlandı. Ben inkârcılara mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Beni inkâr etmenin sonucu nasılmış, gördüler. Nice beldeleri, halkı zulmederken yok ettik. Artık çatıları çökmüş, kuyuları terk edilmiş, sarayları bomboş kalmıştır.” (Hac/43-44)

Keşke sizden önceki nesiller arasında yeryüzünde bozgunculuğu engelleyecek erdemli kimseler bulunsaydı! Ne yazık ki içlerinden kurtardığımız pek az kişi dışında böyle davrananlar çok azdı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşerek şımardılar ve suç işleyen günahkârlardan oldular.” (Hûd/116)

Biz bir kenti helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan varlıklılarını söz sahibi kılarız. Onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke için azap hükmü gerçekleşir ve biz de orayı darmadağın ederiz.” (İsrâ /16)

Yakın tarihlerimizde bunun örneklerini gördük. Nice imparatorluklar (İngiliz İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Fransız İmparatorluğu) yıkıldı. Bu yıkımların temel sebebi de yukarıda saydığımız azgınlık, ahlaksızlık, kibir, açgözlülük ve inkârcılık gibi karakter özellikleridir.

Günümüzde ise Amerikan hegemonyasının yıkılışına tanıklık etmekteyiz. Görüyoruz ki yine aynı sebeplerle çöküş gerçekleşmektedir: kibir, inkâr, ahlaksızlık, zulüm ve sapkınlık.

Bu bağlamda konuyu ülkemize getirmek istiyorum.

Ne yazık ki ülkemiz de bu yıkım sürecine dâhil olmuş bir şekilde hareket etmektedir. Toplumumuzdaki elit kesimler (sanayi patronları, politikacılar, medya ve etkili kurum liderleri, bazı tarikat yapıları) yukarıda saydığımız kategoriler içinde yaşamlarını sürdürmekte ve toplumu yozlaştırarak ahlaki bir çöküşe sürüklemektedir. Din adı altında insanları yozlaştırarak aslında İslam ile savaşmaktadırlar.

Bugün ülkemizdeki en büyük ahlaki yıkımı, kendisini “İslamcı” olarak tanıtan bazı kitleler gerçekleştirmektedir. İnsanları hakikatten uzaklaştıran tarikatlar ve sözde İslami dernekler bu süreçte önemli rol oynamaktadır. Bunun yanında düşünceye karşı savaş açan, aklı devre dışı bırakan ve toplumu şartlandıran yalancı ve ahlaksız medya ile siyasetçiler de bu yozlaşmayı derinleştirmektedir.

Günümüzde toplumumuz bu düşünce savaşında savunmasız kalmıştır. Dini kendisine araç yapan sözde İslamcı kitlelerin İslam ile gerçek anlamda bir ilişkileri yoktur; onlar vitrin Müslümanlarıdır. Tarikatlar insanları hakikatten uzaklaştırmakta ve akıllarını adeta kiraya vermelerine sebep olmaktadır. Medya ve siyaset ise insanları ideolojik olarak köleleştirmektedir. Bunun sonucunda düşünemeyen, eleştiremeyen, maddi dünyanın içine hapsolmuş topluluklar ortaya çıkmaktadır. Böyle toplumları yönlendirmek ise bir koyun sürüsünü yönlendirmek kadar kolay hâle gelir. Bu konuda Dr. Ali Şeriati’nin “Dine Karşı Din” adlı kitabını okumanızı gönülden tavsiye ederim.

Ali Şeriati der ki:

Dini duygu tarih sahnesine çoğu zaman şirk şeklinde çıkar. Şirk her dönemde farklı bir biçimde ortaya çıkar ve tevhid dininin karşısına güçlü, dirençli ve saldırgan bir güç olarak dikilir.

Yahudi kültürüne, Kurana ve hadislere baktığımızda görürüz ki Musaya (a.s.) karşı ilk isyan bayrağını açanlar Samiri ve Belam bin Baûr olmuştur. 

Samiri, Musanın kavminden kısa bir süre ayrılmasını fırsat bilerek insanları yeniden buzağıya taptırmak için bir buzağı heykeli yapmıştır. Fakat bu kişi tanrıtanımaz ya da dinsiz değildi; aksine dine inanan ve insanları dine çağıran biriydi.

Bu anlayış Peygamberden (s.a.v.) sonra da farklı biçimlerde devam etmiştir. Hz. Aliye ve İslam’ın özünü yaşatmak isteyen harekete karşı çıkanlar kâfir veya dinsiz kimseler miydi? Yoksa Allah mı inkâr edilmişti? Emeviler ile Ali taraftarları arasında veya Abbasiler ile Ehl-i Beyt arasında yaşanan mücadele aslında dine karşı yeni bir din anlayışının ortaya çıkışı değil miydi?

Şirk bir taraftan insanı Allaha kulluktan uzaklaştırırken, diğer taraftan da onu birçok puta teslim olmaya zorlar. İnsan bu şekilde köleleştirilir. Bu putlar insanın kendi elleriyle ürettiği sahte otoriteler olan tağutlardır. Her şey put olabilir: Lât, Uzzâ, araba, üstünlük taslama, sermaye, kan bağı, soy…. Her dönemde farklı bir tağut Allaha karşı isyan etmiştir.

Tevhid dininin özelliklerinden biri inkılabi olmasıdır. Şirk dininin özelliklerinden biri ise muhafazakâr ve saptırıcı olmasıdır.

Ali Şeriati’nin anlatmak istediği “İslamcı toplumlar = التهود (Tehvid; yahudileşmek) aslında çoğu zaman şirk dininin savunucuları hâline gelmiş yapılardır. Muhafazakâr fakat saptırıcı bir yapı oluştururlar. Buna karşılık tevhid dini ise inkılapçı bir dindir; zulme ve dünyevi arzulara (makam, şöhret vb.) köle olmayan bir inançtır. Bugün bu farkı çok net görmekteyiz. Eğer bu farkı göremezsek gerçek anlamda dost ve düşmanı ayırt edemeyiz. Nitekim

Allah onları şöyle tanımlar:

Onlar müminlerle kâfirler arasında bocalayıp duran kimselerdir. Ne müminlere ne de kâfirlere tam olarak bağlanırlar. Allah kimi saptırırsa artık sen onun için bir kurtuluş yolu bulamazsın.” (Nisa 143)

Bugün ülkemize bu açıdan bakalım.

Ülkemiz nüfus olarak Müslüman olan bir toplumdur. Kimliklerimiz Müslümandır. Dolayısıyla İslam’ın ve Müslümanlığın şartlarına iman ettiğini söyleyen bir toplumuz. Fakat buna rağmen kendimizi laik olarak tanımlıyoruz. İslam düşmanlığı yapan NATO’nun üyesiyiz. Bununla birlikte İslam’ı savunan toplumlara karşı Batı’ya bağlı bir siyaset izliyoruz. İslam’a düşmanlık eden, zulmeden ve inkârcı olan güçlerin etkisi altında hareket ediyoruz. Günümüzde hak ile batıl arasındaki savaşta tarafsız olduğumuzu söyleyerek aslında batılın diliyle konuşuyor ve açık ya da gizli şekilde batı düzenine hizmet ediyoruz. Buna rağmen hâlâ “Biz Müslümanız, dinimiz İslam” diyebilen bir yönetim ve toplum yapısı bulunmaktadır.

Filistin’de yaşanan soykırımı görüp bilmemize rağmen yalnızca kınamakla yetinmek, perde arkasında ise destek verenlerin söylemlerine inanmak büyük bir çelişkidir. Zulme karşı mücadele eden Müslüman toplumlara destek vermek yerine tarafsız kalmak; hatta zalimlere hava sahasını açmak ve ülkede askerî üsler vererek bu gücü Müslümanlara karşı kullandırmak, İslam içindeki yerimizin nerede olduğunu açıkça göstermektedir. Bu durum aslında “İslamcılık” adı altında ortaya çıkan bir şirk dini anlayışıdır.

Tevhid dinini yaşamak inkılap gerektirir. Zulme ve zalime karşı başkaldırmayı, mücadele etmeyi gerektirir.

Allah şöyle buyurur:

Yoksa siz, Allah için cihad edenlerle Allahtan, Resulünden ve müminlerden başkasını dost edinmeyenler ortaya çıkmadan bırakılacağınızı mı sandınız?” (Tevbe 16), “Allah sizi dininizden dolayı sizinle savaşan ve sizi yurtlarınızdan çıkaran kimseleri dost edinmekten men eder.” (Mümtehine 9), “Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse o da onlardandır.” (Maide 51)

Artık kendimizi kandırmayı bırakalım. Hakikate yönelelim ve tevhid inancını kalplerimize yerleştirelim. Onu sadece dilimizde tekrarlanan bir söz hâline getirmeyelim. Aksi takdirde kaybeden biz olacağız. Ne ekonomimiz ne de zalimlerden beklediğimiz vaatler bizi kurtarabilir.

Nitekim Allah şöyle buyurur:

Allah’ın hükmü yerine getirildiğinde şeytan şöyle der: ‘Şüphesiz Allah size gerçek bir vaatte bulunmuştu. Ben de size söz verdim fakat yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın.’” (İbrahim 22)

Şeytan aslında haklı olarak kendini savunur: “Allah’ın vaadini bildiğiniz hâlde benim yalanlarıma inandınız. Ben sizi zorlamadım; sadece çağırdım. Siz ise isteyerek bana geldiniz.

Bugün dünya Müslümanlarının durumu da budur. Az bir kısmı hariç… Onlar tevhid dinini kalplerine yerleştirip canları pahasına yaşayan insanlardır.

Yanlıştan dönmek bir şereftir. Fakat yanlışı bilerek sürdürmek zulümdür ve küfürdür.

TAŞPINAR MK

11 MART 2026

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın