“İran’ın komşu Körfez Arap ülkelerine saldırması yanlış!”, “İran’ın Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de, Yemen’de, Afganistan’da vekil güçleri var!” gibi absürt açıklamaların temelsiz olduğunu belirtelim. Zira bir devlet, üstünde otorite olduğu milletin egemenliğini, güvenliğini ve iaşesini sağlayabiliyorsa oraya kimse paralel bir vekil gücü ikame edemez, böyle bir paralel veya vekil gücün yaşama şansı olmaz. Kendi gücüne itimat ederek bu temel unsurları yerine getiremiyorsa “devlet” görünümünde de olsa ya yabancı devletlerin vekili olur ya da ülkesinde paralel devletçikler veya “merkez otoritenin ordusu” yanında ordular olur. Aile hanedanlıklarının başında olduğu Körfez devletçikleri de İran’ın hasmı olan zahirde ABD batıni de İsrail’in vekil devletçikleri, hadi sevdikleri tabiri kullanalım “proxy” güçleridir.
Tekrar anlatalım; Nil Deltası, Irak, Lübnan, Filistin, Suriye, Anadolu ve İran tek parçadır. Kadim tarihten 1948’de Siyonist İsrail ekilip kama gibi bu coğrafyayı taksim edinceye kadar aynı tarihin, dilin, kültürün, medeniyetin hâkim olduğu bir bütündü . Şam coğrafyası düşerse Türkiye de İran da düşer. Atatürk bunu tespit etmiş ve Anadolu’nun başı ile ayaklarını güvence altına almak için iki paktı Balkan ve Sadabat Paktını inşa etmiştir. Bununla birlikte İskenderun Sancağı (Hatay) ve Lübnan’a kadar uzanan Alevi coğrafyasının Türkiye’ye katılımı için uğraşmıştır. Bu hamle emperyalist yayılma ile ilgili değildir. Dönemin nesnel koşulları içinde inşa etmek istediğiniz devletin egemen ve milletini güvence altına alma planıdır. Düşman veya size zarar verebilecek kuvvetler tarafından kuşatılmayı önlemektir.
LÜBNAN’DA GÜVENLİĞİ SAĞLAYAN DEVLET VAR MI?
Kuzey Amerika’da ABD’yi inşa eden sermaye sınıfı, geldiği Avrupa’yı bile Amerika kıtasında görmek istememiştir. Bunun için 1823’te Monroe Doktrini ile bu kıtaya nüfuz edecek başka bir kuvveti egemenliği, güvenliği ve varoluşuna tehdit olarak görmüştür. Şimdi tüm bu gerçekler ortadayken, Şam coğrafyası İsrail ve ABD’ye karşı ayakta kalır ve direnebilirse İran’ın daha güçlü direnebileceği gerçeği ortadayken “İran, Lübnan’da Hizbullah’ı vekil güç olarak kullanıyor” argümanı ne kadar gerçekçi ve tutarlı olur? Lübnan’da ülkenin-milletin egemenliğini, güvenliğini ve iaşesini sağlayan bir devlet mi var? Ülke petrol ve doğalgaz kaynaklarını işleyebilen bir hükümet mi var? İsrail’in saldırılarına karşı koyan bir siyasi otoritesi ve askeri yaptırım gücü mü var?
Lübnan onlarca yıl iç savaş sonucunda büyük yıkımlar ve acılar yaşamış. Lübnan’da ABD, Fransa ve İsrail ile gönül bağı ve işbirliği içinde olanlar var. İsrail’in Lübnan’ı işgal ettiği zamanlarda İsrail’e ajanlık yapanlar, Beyrut kasabı olarak bilinen Netanyahu’nun lideri Şaron ile birlikte katliamlara katılanlar var. Lübnan Sabra Şatila Filistin kampında binlerce sivilin ve önlerine çıkan tüm hayvanları katleden Lübnan Ketaib Partisinin Falanjist lejyonerleri var. ABD, Fransa ve İsrail dostu Lübnan Kuvvetleri Partisi ve şürekâları ile silahlı milisleri var. 1926’dan beri Fransa’nın arkada bıraktığı etnik ve mezhepler devleti Lübnan’da nüfusun takriben yarısını teşkil eden Şiilerin silahlı bir örgütü olmamasını istemek hangi akla hizmettir?
27 Kasım 2024’te ABD inisiyatifinde yapılan İsrail-Lübnan antlaşmasına istinaden Hizbullah İsrail’e karşı saldırılarını durdurdu ve bölgeyi Lübnan ordusunun kontrolüne bıraktı. Ancak İsrail’in 26 Ocak 2025’ten itibaren yüzlerce kez Lübnan hava sahasına girdi. Onlarca sivili öldürdü. Onlarca evi füzelerle yıktı. On binlerce vatandaşın Güney Lübnan’dan göç etmesine sebep oldu. Lübnan devleti ve ordusu aciz kaldı. Çünkü İsrail’e karşı savaşacak siyasi iradesi yok. Zira Lübnan ordusunun sosyolojik yapısı ve komutası Lübnan etnikçi ve mezhepçi siyasi nizamın karakterini taşımaktadır.
Ayrıca yıllarca süren Lübnan İç Savaşı ve Esad sonrasında Suriye’de ortaya çıkan tablo ve silahlarını teslim eden Alevilerin maruz kaldığı katliamlar ve insanlık dışı muamelenin ibretlik dersleri var. Dürzilerin silahı ve koruyucusu İsrail olmasa, Kürtlerin silahı ve koruyucusu ABD olmasa, Hristiyanların koruyucusu Vatikan ve başta Fransa ve Batı devletleri olmasa, Sünni Ahmet Şara’nın koruyucusu ABD ve Türkiye olmasa, yabancı savaşçıların koruyucuları olmasa, koruyucusuz ve silahsız kalan Alevilerin maruz kaldığı katliamlar gibi onlar da katliama maruz kalacaktı.
HİZBULLAH’IN SERT DİRENİŞİ
Bu nesnel gerçekliği kavrayamayanlar; Hasan Nasrallah’a düzenlenen suikast sonrası lidersiz kalan, yüzlerce Hizbullah mensubunu yitiren, Esad sonrasında Suriye ve İran desteğinden mahrum kalan Hizbullah’ı bu sefer hızlıca bitirmeyi ve Hizbullah’ın kalelerinden biri olan tüm Güney Lübnan’ı işgal etmeyi hedefledi. Kolu kanadı kırık olduğuna inandığı Hizbullah’ın sert direnişiyle karşılaşıyor. İran, ABD ve İsrail ile savaşırken ve kendi canının derdindeyken Lübnan Hizbullah’ının kökünü kazımak istiyorlar. Bunun için son umut olarak ABD “Sünni” Ahmet Şara ve yabancı savaşçıları Lübnan meselesine dâhil etmek istiyor.
Suriye üzerinden Beka vadisi, özellikle tünelleri ve füze imalat atölyelerinin olduğuna inandığı Lübnan’da Suriye sınırı sıfır noktasında yer alan Nebi Şit (Hz. Adem’in Oğlu Hz. Şit) bölgesine müdahale için Ahmet Şara’dan destek istiyor. Şara, bu bölgeye ve Hizbullah’ın nüfuzlu olduğu Beka Vadisi bölgesine yakın noktalara asker yığıyor. Hizbullah bu bölgeleri füzelerle vuruyor. Bu esnada aldığı istihbaratı değerlendirmek isteyen İsrail ordusu bölgeye hava indirme operasyonu yapıyor. Füze rampaları, füze üretim atölyeleri ve dağlardaki tünelleri keşfetmek istiyor. Güçlü bir direnişle karşılaşıyor ve bölgeden ayrılmak zorunda kalıyor.
SURİYE ORDUSU’NDAKİ İTİRAZLAR
Saha ve Şam kaynakları Şara’nın itimat ettiği silahlı kuvvetlerde bu projeye itirazların olduğunu söylüyor. Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Ahmet Şara’nın İsrail’e yarayacak, Şii-Sünni çatışmasına ortam hazırlayacak ve Lübnan’ın istikrarsızlaştırılmasına götürecek davranışlardan uzak durmasını istedikleri yönünde bilgiler var. En son Fransa ve Lübnan Cumhurbaşkanların Ahmet Şara ile yaptıkları görüşmenin bu minvalde olduğu da iddialar arasında. Lübnan Genelkurmay Başkanı Radolf Heykel (Radolph Haykal) ordunun Hizbullah’la çatışmaya girmesi durumunda “orduda mezhepsel çizgiler boyunca bir bölünme olasılığı” bulunduğunu söyledi. Tom Barrack Lübnan ordusundan gelen bu açıklama sonrasında ordu komutanlığına ateş püskürdü.
ANAHTAR KELİME: BAHREYN
Türkiye’nin Şam’dan Lübnan konusunda ahmakça ve mezhepçi dürtülerle hareket etmemesini İsrail’e yarayacak askeri planlar içinde yer almasını istememesini anlayabiliyoruz. Ama ve lakin Hizbullah’ın ezilmesi için fetvalar veren Suudi hanedanlığı Lübnan konusunda bu sefer neden farklı bir tavır alıyor? Anahtar Kelime; Bahreyn. ABD’nin 5. Filosuna ev sahipliği yapıyor. Halkının ezici çoğunluğunu Şiiler teşkil ediyor. Başlarında Suudi ordusu tarafından korunan bir Sünni Kral var. Bu Krallığa karşı onlarca Şii isyanı oldu. Kanla ve Suudi ordusunun müdahalesiyle bastırıldı.
Bugün İran’ın füze saldırılarına en çok maruz kalan Körfez ülkesi Bahreyn. Ancak İran henüz Bahreyn’deki vekil kuvvetlerin ayaklanmasını istemedi. Lübnan’daki gidişatın kaderini bekliyor olabilir. Zira İran, Lübnan (Hizbullah) düşerse Bahreyn’de düşer kozunu halen kullanmadı. Ama bu koz etkili ve İran’ın yeşil ışık yakmasıyla Bahreyn’in başka bir mecraya gireceği ve Nil Deltası’ndan İran’a kadar olan coğrafyamızın ortak bir kaderi paylaştığı da sır değil. İran düşerse de sadece Lübnan değil tüm bölgenin ve uzak diyarların kaderi üzerinde ABD ve İsrail’in mutlak tekelci hegemonyasını ve bu hegemonyanın neticelerini düşünmek bile istemezsiniz.
aydınlık
