1958 yılı… Tahran…
İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin özel hayatı karmaşıktır. Kraliçe Süreyya ile dünyanın farklı kentleri arasında süren şaşaalı yaşam, tek bir meselede düğümlenir: hanedanlığı sürdürecek veliaht henüz dünyaya gelmemiştir. İlk eşi Fevziye’de olduğu gibi bu evlilikten de bir erkek varis doğmaz. Şah’ın başına bir şey gelmesi hâlinde hanedanlığın istikbali belirsizdir. Bu nedenle Muhammed Rıza, kişisel mutluluğunu feda eder. Süreyya’dan boşanır, aşkını kalbine gömer ve yeni bir melike arayışına girer.
Şah bir yıl sonra Farah Diba ile evlenir. Genç melikenin gelinliği Paris’te astronomik rakamlara diktirilir. Başka hanedanların katıldığı bir düğün yapılır ve Hazar kıyısında bir balayı… Yeni kraliçe bu debdebenin hakkını vermiştir. Kısa sürede hamile kalır, düğünden on ay sonra bir erkek doğurur. Minik veliaht için tahsis edilen saraycıkta krem rengi tavanlar, mavi İran halıları, kavuniçi perdeler, duvarlara asılı Walt Disney karakterleri vardır. Dünyanın dört bir yanından binlerce oyuncak, ipek zıbınlar, minik elmas tasarım taçlar ve nazar boncuklu beşikler saraycığa yığılır. Saray, hanedanın geleceğini bebek bedeninde güvence altına almaya çalışır.
Aynı yıllarda İran nüfusunun yaklaşık yüzde yetmişi okuma yazma bilmez. Halkın ezici çoğunluğu topraksız köylüdür ve toprak sahiplerine bağımlıdır. Salgın hastalıklar yaygın, bebek ölümleri yüksektir. Tahran sokakları evsiz depremzedelerle doludur. Kırsalda öğretmen, doktor yoktur. Buna karşılık her yerde bekçi, muhbir ve savak çalışanı vardır.
1953’te Musaddık’a yapılan CIA darbesinin ardından ülke, siyasal mücadelenin bastırıldığı bir restorasyon dönemine girer. Kamusal anlatı aydınların ve toplumsal taleplerin etrafında değil, Şehinşah ve ailesinin özel hayatı çevresinde kuruludur. Şah’ın sarayı, monarşinin kırılganlığını gizlemek için parlatılmış bir vitrin gibidir. Batı medyasında sergilenen bu imge, İran’daki gerçekliğin yalnızca cilalı yüzüdür. Bu gösterişli yüzeyin altında, hayat bambaşka bir düzen içinde sürer. Düzen, yukarıdan gelenle değil, aşağıda tutulanla ayakta kalır.
Celal Al-i Ahmet’in Okul Müdürü, tam da bu görünmeyen eşikte dolaşır. Gösterişli anlatıların dışında itilmiş ama bunu mümkün kılan sessiz dünyayı kayda geçirir. Toplumsal ilişkilerin değer üretemediği zehirli atmosferi, aydının sorumluluk alamadan tarihte asılı kaldığı bu dönemi, kırsaldaki bir okul alegorisi üzerinden anlatır. Bu, açık siyasal mücadelenin ezildiği; partilerin, örgütlerin ve kamusal muhalefetin dağıtıldığı bir dönemdir. Ancak bastırılan yalnızca siyaset değildir. Darbe sonrasında İran’da gündelik hayat, kurumlar ve meslekler yeniden düzenlenir; çatışmanın yerini idare, talebin yerini uyumlanma alır.
Roman, işkenceyi, gizli polisi ya da şiddeti doğrudan teşhir etmez. Bununla birlikte, darbe sonrası rejimin nasıl “yaşanabilir” kılındığını, şiddetin taşındığı gündelik hayatı ve bu sürecin özne üzerinde nasıl yorgunluk ve utanç ürettiğini kayda geçirir. Okul, bu anlamda, baskının değil; baskıdan sonra geriye kalan düzenin resmini çizer.
Okul Müdürü, büyük anlatıların uzağında, küçük bir yerden başlar. Çamurla çevrili, yolu olmayan, kışın bataklığa dönen bir çölün ortasına kondurulmuş bir okulda. Okul, etrafındaki arsaların değerini artırmak için inşa edilmiştir. Tabelasında hayırsever toprak sahibinin adı yazar; mavi fayanslar, süslü hatlar ve çiçek motifleriyle… Bu vitrinin başındaki okul müdürü için ise müdürlük bir makam değil, öğretmen maaşıyla sigara parasını bile denkleştiremeyen bir adamın, aşağılanmayı erteleme çabasıdır.
Öğretmenler odası okul müdürünün iç dünyasının, mekansal izdüşümü gibidir. Hasetle baktığı iri yarı dördüncü sınıf öğretmeni, sözü dinlenen, nerede nasıl konuşacağını bilen, ötekilerin sözcüsü, genel müdür havalarında bir adamdır. Yalnızca birinci sınıf öğrencileriyle konuşmaya cesareti olan birinci sınıf öğretmeni, çekingenliğin uşakça bir biçimini temsil eder. Üçüncü sınıf öğretmeni bastırılmış muhalefetin temsilidir; üniversite öğrencisi, az konuşur, zeki, isyankâr ve Tudehlidir. İkinci sınıf öğretmeni soytarıdır, şakayla var olur. Müdür muavini ise bu vitrinin en sert figürüdür. Otoriter, Şah’a ve kanunlara sadık, dayağın cennetten çıktığına inanan ve işini herkesten çok ciddi alan bir idare adamıdır. Yeni müdüre okulu gezdirirken, kireç duvarda alelacele çizilmiş çekiç ve orağı gösterip “önceki dönemin işi” der; gazete satmayı, propaganda yapmayı, sembol çizmeyi ıslah etmeye çalıştıklarını ekler. Roman, ilk sayfasından itibaren idare edenlerin dünyasına böyle adım atar.
Okul müdürü, dünyanın kolonyal paylaşımına şahit olmuş, emperyal müdahalelerle ülkesindeki millileşme süreçlerinin nasıl boşa düşürüldüğüne tanıklık etmiştir, ulusuna dayatılan monarşik yapının farkındadır. İçinde yaşadığı düzenin yapısal olarak sömürgeden sadece şeklen farklı olduğunu, harita tasvirinde şöyle anlatır:
“…Sağ taraftaki duvar büyük bir Asya haritasıyla kaplanmıştı. Haritada memleketin özgürlük sembolleri, ordusu, parası ve pulu, ıvır zıvırı. Her birisi, bir emirin, bir şeyhin, bir han’ın elinde, han’ın ailesi veya kabilesiyle oraları -özgürlük getirme ve abâd etme bahanesiyle- yönetiyor! Ben kendim bu aşamaları geçirmiştim, harita çizdiğim günleri hatırladım. Biz yirmi, otuz sene öncesinin çocukları ne kadar rahattık! Dünya haritası bile çizsek, üç renkten fazlasına ihtiyacımız yoktu. Kahverengiyi İngiltere, Asya ve Afrika’nın yarısı için kullanıyorduk. Pembeyi Fransa ve dünyanın diğer yarısı için. Yeşili Hollanda veya başka birkaç yer için kullanıyorduk. Ama şimdi? Şimdiki çocuklara ne kadar çok iş çıktı!”
Bu tabloda ahlaki bir üstünlük iddiası mümkün değildir. Arsa değeri speküle etmek için kurulan okula, sigara parasını ödeyebilmek için rüşvetle gelen müdür, zengin dostu dayakçı müdür muavini, işini bilen hademeler… Bir dekadans ruhu canlı kanlı karşımızdadır. Kimse ötekini mahkûm edemez. Çocuklar, encümendeki hayırsever toprak zenginlerinden yalvar yakar alınan ayakkabılarla ve kılık kıyafetle okula devam edebilirler. Müdür muavini bir zenginin çocuğuna özel ders vererek onu kayırır. Üçüncü sınıf öğretmeni işkence görür, yaramazlık yapan yoksul çocuklar falakaya yatırılır. Aydın rolü askıya alınmıştır. Yine de her sahnede öfke, suçluluk ve utanç gezinir durur.
Bu öfke en çıplak haliyle, Amerikalı bir kiracının otomobilinin altında ezilen dördüncü sınıf öğretmenin hastane sahnesinde belirir. Ziyarete gelen müdürün ironi ve öfke dolu sözleri şöyledir:
“…Ölülerin çenesini bağladıkları gibi çenesini mendille bağlamışlardı. Hâlâ yüzünde gülümseme vardı, teneşirin üzerinde değildi. Yüzündeki gülümseme suratındaki kan lekeleri gibi kurumuştu. Ona ‘Neden kaza yaptın?’ dedim. Genel müdür havalarında olduğun için mi çarptılar sana? Sen bir öğretmenin bu kadar yakışıklı olmaya hakkı olmadığını bilmiyor muydun? Caddeler, levhalar, medeniyet, asfalt hepsi onlar için, kendi Avrupai arabalarıyla dünyayı ayaklarının altında gördüklerini bilmiyor muydun? Neden kaza yaptın?”
Batı tarafından sürekli aşağılanmaya ve kibre maruz kalmış olan, kendi petrolünden elde edilen gelirinin yüzde ellisini bile hak etmediği CIA tarafından yüzüne çarpılmış, aşağılanarak geri çekilmiş İranlı öznenin roman boyunca dolaşıp duran öfkesinin kaynağı bu satırlarda işaret edilir. Okul müdürünün öfkesi benliğine, doktora, kaza mağduru dördüncü sınıf öğretmenine, evini Amerikalıya kiraya vermeye çalışan hayırsever toprak sahiplerine ve batı uygarlığına doğru dolaşım halindedir. “Dördüncü sınıf öğretmeninin babası, oğlunun iyileşmesinden sonra ABD’nin yardım programı kapsamında destek sağlanacağını söyleyerek, müdürden bu işin peşini bırakmasını ister. Öfke bir yere varacakken toplumsal ilişkiler tarafından ustalıkla soğurulur. Geriye müdürün benliğinde açılan bir boşluk bırakır.
Bu, Fanon’un bahsettiği “kolonyal nevrozun” bir boyutudur. Sömürgenin şiddeti yalnızca polis, ordu, hukuk eliyle gerçekleşen dışsal şiddet değildir. Şiddet; bedene, dile ve benliğe sızar. Açık direniş imkânsızlaştığında şiddet içe döner; suçluluk, kendinden nefret, anlamsızlık, pasiflik, yönsüz bir öfke olarak dolaşır. Okul müdürü bu yükle cebinde istifa mektubunu taşır. Velilerle kavga eder ve bastırılmışlığının bütün ağırlığını, sınıf arkadaşını taciz eden zengin çocuğuna yönelttiği şiddette dışa vurur. “Gece gündüz yedirilip içirilmesini, pohpohlanmasını tekme, tokat ve yumrukla bedeninden söküp koparmış ve uzaklaştırmıştım.”
Müdür, mahkeme gününü bir arınma anı olarak hayal eder ve mahkemeden gelecek mektubu, kendi ifadesiyle II. Nebukadnezar1 gibi bekler. Ancak bu bekleyiş beyhudedir. Mahkeme günü geldiğinde işgüzar bir katip, önemsiz bir hadise diyerek olayın üstü kapatıldığını söylediğinde, direniş göstermeye ilişkin son ihtimal de suya düşer. Bu jestle, direnişin ahlaki zemini buharlaşmıştır.1953 sonrası İran’da bir “yetinme rejimi” vardır. Toplumsal ilişkiler ne adalet vaat eder, ne bir değer üretir. Okul Müdürü’nün dünyasında çöken şey siyaset değil; değerin kendisidir. Bu düzen adalet talebini bastırmakla yetinmez. Toplumu, Şah’ın “kamusal vitrine” dönüşen hayatına seyirci olmaya zorlar. Saray, vitrinin dışındaki seyirciler için yoksunluklarla birlikte gündelik bir aşağılanma sahnesinin yerleşik mekânına dönüşür. Susturulan kitleler gösteri düzenine ne itiraz edebilirler ne de bakışını kaçırabilirler, yalnızca maruz kalırlar. Bu zorunlu maruziyet, şiddetin dışarıya yöneltilemediği bir düzende, suçluluk ve utancı kalıcı bir yük hâline getirir. 1979’a gelindiğinde bu birikim, seyirci olmaya zorlanmış kitlelerin geri tepen öfkesiyle vitrini parçalar; Şiilik ise bu kırılma anında, aşağılanmayı onura, suçluluğu kefarete çevirebilen bir dil olarak kamusal alanı kuşatır.
Okul Müdürü, kolonyal düzenin büyük sahnesinden gündelik hayata sızan toplumsal ilişkilerin, küçük insanın benliğinde açtığı çatlağı anlatır. Bugün bu rolleri taşırken bedenimizde dolaşan gerilimde, aynı ilişkilerin izi hâlâ sürülebilir.
Kaynakça
1- Celal Al-i Ahmed, Okul Müdürü, Çev. Asiye Atalay, Büyüyen Ay yay. 2017.
2- Celal Al-i Ahmed, Garpzedeler: Batıdan Gelen Veba, Nehir yay. 1988
3- Frantz Fanon, Siyah Deri, Beyaz Maskeler, Çev. Cahit Koytak, Encore yay. 2016
4- Stephen Kinzer, Şah’ın Bütün Adamları, Çev. Selim Önal, İletişim yay. 2003
5- Milliyet Gazetesi Arşivi
1 _ II. Nebukadnezar: MÖ 605-562 yılları arasında hüküm süren Babil Kralı. İnsan dünyasından uzak, taş kalpli, yabani bir insan olarak tanımlanmıştır. (Okul Müdürü’nden çevirmenin notu)
haber.sol
