Iraklı gazeteci ve analistlere göre, İran geçmişte ABD ve İsrail’in saldırılarından zarar görmüş olsa da hâlâ güçlü bir karşılık verme kapasitesine sahip. Ülkenin elindeki ağır balistik füze cephaneliği, bölgenin değişken güvenlik ortamında belirleyici bir unsur olmayı sürdürüyor.
Elektronik gazete Ra’y el-Yevm’in haber merkezinin aktardığına göre, Iraklı gazeteci ve analist Casim el-Azzavi imzasıyla yayımlanan analizde, ABD savaş gemilerinin Batı Asya’ya ulaştığı bir dönemde bölgedeki gerginliğin zirveye çıktığı ifade edildi. Söz konusu analizde, İran’ın nükleer tesislerinin yok edildiği iddia edilen 12 günlük savaşın üzerinden altı ay geçtiği hatırlatılırken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri saldırı tehditlerini yeniden gündeme getirdiğine dikkat çekildi.
Bu açıklamalar ve bölge genelindeki gelişmeler ışığında, tansiyonun patlama noktasına ulaşması halinde savaşın ne zaman başlayacağı ve yıkımın ne ölçüde olacağı sorusu öne çıkıyor.
İstihbarat servislerinin öngörülerine göre, İran’da uranyum zenginleştirme oranının yüzde 90 seviyesine ulaşması, rejim değişikliğini önlemeye yönelik bir adım olarak değerlendiriliyor ve bunun 2026 yılında askeri bir gerilime yol açabileceği belirtiliyor. Bu yöndeki göstergeler arasında Netanyahu ile Trump arasında yapılan ve Trump’ın, İran’ın balistik füze ve nükleer programlarını yeniden hızlandırması halinde ülkenin sert biçimde hedef alınacağını söylediği görüşme yer alıyor. Ayrıca Tahran ve Şiraz’da Devrim Muhafızları’na bağlı hava ve füze birliklerinin düzenlediği tatbikatlar da İsrail saldırılarına yönelik endişelerin arttığına işaret ediyor. Trump ve Netanyahu’nun, İran’ın nükleer programda “kırmızı çizgileri” aştığı ve füze programında güç ve hız açısından ilerleme kaydettiği sonucuna varması durumunda saldırı ihtimalinin yükseleceği değerlendiriliyor.
Jeopolitik analizlere göre, İran’ın nükleer programındaki ilerleme, özellikle gelişmiş santrifüj üretimi ve zenginleştirme oranlarının artırılması, gelecekte gerilimi tırmandıracak temel faktörler arasında yer alıyor.
Netanyahu’nun seçim hesapları
İşgal altındaki topraklarda 27 Ekim’de yapılması planlanan seçimlerde, Netanyahu liderliğindeki iktidar koalisyonunun 51 ila 57 sandalye kazanabileceği, oysa hükümet kurmak için 61 sandalyeye ihtiyaç olduğu ifade ediliyor. Orta Doğu uzmanı Zipi Breil, İran tehdidinin Netanyahu’nun siyasi çıkarlarına hizmet ettiğini, bu sayede hükümet karşıtı protestoların bastırılabileceğini ve bu tehdidin İsrail’in güvenliği söylemi üzerinden istismar edildiğini belirtti.
Ancak uzmanlara göre seçimlerde başarısızlık, Netanyahu için iki ucu keskin bir bıçak anlamına geliyor. Seçim yenilgisi siyasi kariyerinin sonu olabilir. Buna karşın İran’ı zayıflatacak, ancak Tahran’dan yıkıcı bir misillemeye yol açmayacak “başarılı” bir askeri operasyon, Netanyahu’nun siyasi sahnede kalmasını sağlayabilir. Analistler, özellikle 7 Ekim’deki istihbarat başarısızlıkları ve yolsuzluk suçlamaları nedeniyle baskı altında olan Netanyahu için savaş ihtimalinin bu nedenle arttığını savunuyor.
İran’ın karşılık verme kapasitesi
İran, ABD ve İsrail saldırılarından zarar görmüş olsa da güçlü bir misilleme kapasitesini koruyor. Ülkenin elinde hâlâ binlerce ağır balistik füze bulunuyor ve bu durum bölgedeki güvenlik dengeleri açısından kritik görülüyor. İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nden Mora Diç, İran’ın çoklu ve aldatıcı savaş başlıklarıyla donatılmış gelişmiş balistik füzeleri giderek daha fazla kullandığını ve bunların İsrail’in hava savunma sistemlerini aşabileceğini söyledi.
Uluslararası Politika Merkezi’nden Sina Tusi ise İran’ın, İsrail için maliyeti caydırıcı seviyeye çıkarması gerektiğini, aksi takdirde her altı ayda bir saldırıya uğrayabileceğini vurguladı. Örnek olarak, 12 günlük savaşın İsrail’e 6 milyar dolarlık zarar verdiğini hatırlatan Tusi, İran’ın olası bir sonraki çatışmada bu maliyeti çok daha artırmayı planladığını belirtti.
RAND Enstitüsü’nden Rafael Cohen de olası yeni bir savaşın büyük ölçüde hava saldırılarına dayalı olacağını, önceki çatışmadan daha kapsamlı geçeceğini ve İsrail’in İran’ın programlarını durdurmayı, stratejik hedefleri vurmayı, ülkeyi zayıflatmayı ve hatta rejim değişikliğini hedefleyebileceğini ifade etti.
Buna karşın askeri uzmanlar, rejim değişikliğinin son derece riskli ve gerçekçi olmayan bir hedef olduğunu savunuyor. Uzmanlara göre İsrail’in asıl stratejik amacı, Devrim Muhafızları’nın yurt dışı faaliyetlerini zayıflatmak, yeniden inşa edilen nükleer tesisleri tahrip etmek ve İran’daki elitler arasında sistemin sürdürülebilir olmadığı algısını güçlendirmek. İsrail istihbaratının eski yetkililerinden Avi Melamed, bu durumun yanlış hesaplama riskini artırdığı uyarısında bulunarak, İran’ın benzeri görülmemiş baskılara rağmen direnebileceğine inandığını belirtti.
İsrail’in hava savunmasındaki açıklar
12 günlük savaş, İsrail’in bazı zayıf noktalarını da ortaya çıkardı. Demir Kubbe ve Arrow (Ok) gibi savunma sistemlerinin aktif olmasına rağmen, İran’ın İsrail’in kent merkezleri ve nükleer tesislerine 550’den fazla balistik füze ve yaklaşık bin insansız hava aracı fırlattığı belirtildi. Saldırıların yoğunlaşması, İsrail için ciddi bir tehdit olarak değerlendiriliyor. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nden David Roul, İran’ın amacının, ABD ve İsrail’in bu tehdidi tamamen ortadan kaldıramayacağı kadar güçlü bir füze cephaneliği geliştirmek olabileceğini söyledi.
Olası bir savaşta İran yalnız olmayacak. Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, bunun “herkes için bir savaş” olacağını ifade ederek İsrail’e mesaj verdi. Hizbullah’ın çatışmaya katılması, geçmişteki askeri hataların ardından intikam alma ve konumunu yeniden tesis etme fırsatı olarak görülüyor. İran ve Hizbullah’ın yanı sıra, Yemen’deki Ensarullah hareketinin de geniş çaplı bir çatışmaya ne ölçüde dahil olacağı belirsizliğini koruyor.
Çin ve Rusya faktörü
Ra’y el-Yevm’e göre Rusya ve Çin’in İran’ı kurtarmak için doğrudan askeri müdahalede bulunması olası görülmüyor. Çin itidal çağrısı yaparken İran’dan petrol alımını sürdürüyor ve krizlerde askeri müdahaleden kaçınıyor. Rusya ise Ukrayna’daki savaş nedeniyle İran’a askeri destek verecek durumda değil. Buna rağmen her iki ülke de Orta Doğu’daki ABD hegemonyasına karşı çıkıyor ve Birleşmiş Milletler’de İran’a diplomatik destek sağlıyor. Ayrıca ABD’nin olası askeri operasyonlarını zorlaştırmak ve geniş çaplı bir savaşı önlemek amacıyla İran’a siber ve istihbarat desteği verebilecekleri ifade ediliyor.
Sonuçsuz savaş senaryosu
Analize göre en büyük tehditlerden biri, sonuçsuz bir savaş ihtimali. Saldırıların İran’ın nükleer kapasitesine zarar verip tamamen yok edememesi halinde ne olacağı sorusu gündeme geliyor. Karar alıcıların istihbarat boşluklarının doğuracağı sonuçları hesaba katması gerektiği vurgulanıyor. Ayrıca İran’ın vereceği karşılığın beklenenden daha etkili olması durumunda ortaya çıkacak tablo da belirsizliğini koruyor.
Orta Doğu Enstitüsü’nden Alan Eyre, bölgede çok az şeyin kesin olduğunu belirterek, Gazze’deki kırılgan ateşkesin ardından İsrail’in Lübnan ve Suriye’ye yönelik saldırılarının sonuçları öngörülemez hale getirdiğini söyledi. Eyre’a göre sonuçsuz bir savaş, en kötü senaryoyu doğurabilir: İran nükleer faaliyetlerini daha gizli ve hızlı şekilde ilerletir, bölgedeki istikrarsızlık artar ve taraflar üçüncü bir savaşa hazırlanır.
Analizde, İsrail ile İran arasındaki savaşın hiç bitmeyen, kronik ve yıkıcı bir çatışmaya dönüşebileceği uyarısında bulunuluyor. Dünyanın bu ihtimali beklediği, füzelerin hazır olduğu ve yanlış hesaplama payının hiç olmadığı kadar daraldığı vurgulanıyor.
