RAST HABER- Sondakika İslami haber RASTMEDYA RAST YAYINLARI

“Pakistanlaşma Sendromu”nun Yegane Tedavi Yolu

“Pakistanlaşma Sendromu”nun Yegane Tedavi Yolu
02.01.2017 © RAST HABER

Allah’ın adıyla

Kahir ekseriyeti bizatihi kendinden kaynaklanan bir yanlışlar silsilesi dolayısıyla Türkiye bugün teröre karşı bir varlık mücadelesi vermekte. Nereden ne zaman kimin eliyle geleceğinin belli olmaması dolayısıyla Türkiye’nin içinde olduğu durum pek çokları tarafından “asimetrik savaş” olarak tanımlanmakta. Ancak Türkiye’nin içinde olduğu sarmal sadece terör olmayıp meselenin sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve dinsel boyutlarının da olması dolayısıyla içinde olduğumuz mevcut durum daha ziyade çok cepheli bir “hybrid war (yumuşak savaş)” tanımlamasına uygun düşmekte.

Evet, Türkiye halen tam olarak kime karşı verildiği netleşmemiş / netleştirilememiş bir savaşın içerisindedir. Maalesef halen gerek “devlet aklı” ve gerekse “entelektüel akıl” tarafından net olarak tespit edilememiş / isimlendirilmemiş bir kısım güçler, Suriye ve Irak’ta tam olarak başaramadıklarını bu coğrafya üzerinden yeniden sahnelemek için Türkiye’yi adım adım “Pakistanlaşma Sendromu”na sürükleme peşindeler.

Sosyal, siyasal ve ideolojik farklılıkları zenginlik olarak değil de ötekileştirme ve saldırganlığın sebebi kılma, etnik ve mezhebi yarıkların derinleştirilerek çatışmaya dönüştürülmesi, terör ve cinayetlerin gündelik hayatın parçasına haline getirilmesi, güvenlik ve huzurun tamamen ortadan kaybolarak ülkenin adım adım bir iç savaş ortamına hazırlanmasının adıdır “Pakistanlaşma Sendromu”!

Türkiye sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, dinsel ve toplumsal pek çok alanda çok zor günler geçiriyorken esas garabet ise; Türkiye’nin “devlet ve entelektüel aklı”nın maalesef düşman ya da düşmanların işine yarayacak, onların işlerini kolaylaştıracak eylem ve söylemin sahibi olmalarıdır.

Her geçen gün ülkeyi belirsiz bir girdaba sürükleyen bu kaos sarmalından kurtuluşun kanaatimce tek bir yolu vardır. Bu yol “devlet aklı” ile “entelektüel akıl”ın meseleyi doğru kavraması ve doğru çözümler üretmesidir. Zira toplumlar ve diğer bileşenler ne durumda olursa olsun bir ülkenin yön ve kaderini belirleyen “devlet aklı” ve “entelektüel akıl”dır. Onun için “devlet aklı” ve “entelektüel akıl”ın acilen yerine getirmesi gereken bir dizi değişim ve tedbir var.

1- Bu gün Türkiye’nin muzdarip olduğu terörün hangi türü olursa olsun genel düzlemde ya “kavmiyetçilik” ya da “dincilik / mezhepçilik” ideolojileri üzerine kurgulanmışlardır. O zaman öncelikle “kavmiyetçilik ve mezhepçilik faşizmi”nin yeşerebileceği, kullanabileceği tüm alanları kurutmak gerekmektedir. Ülkenin etkin ve yetkinleri başta olmak üzere alanı ne olursa olsun “entelektüel akıl” dairesine kaydedilebilecek herkes ile tüm bürokrasi ve diplomasi, her tür “kavmiyetçi ve mezhepçi” eylem ve söylemleri kayıtsız şartsız sonlandırmalı ve terk etmelidir. Bu terk ediş bir taktik olarak değil bilakis akli, ilmi, vicdani bir gereklilik olarak icra edilmelidir.

2- Devletin hiçbir cemaat ya da inanç grubunun kendisini “devletin sahibi” olarak görmesine müsaade etmemesi gerektiği gibi devletin kendisi de hiçbir inanç ya da ideolojiyi toplumun diğer katmanlarına karşı bir dayatma ve tasallut aracına dönüştürmemelidir. Devlet açısından “dini, dili, mezhebi, meşrebi” ne olursa olsun her vatandaş “eşit” olmalıdır. “Devlet aklı ve entelektüel akıl” her vatandaş için “adalet, hürriyet, eşitlik” prensibini benimsemelidir. Devletin imkan ve makamlarının kullanılmasında da “iltimas, kayırmacılık, yandaşlık” tamamen terk edilerek “emanet, ehliyet, liyakat” ilkesi mutlak kural haline getirilmelidir.

3- Kendi varlık ve menfaat alanlarını “mezhepçilik” ve diğerlerini “ötekileştirme” üzerine inşa etmiş her türden yapı, cemaat ve oluşumun söylem ve eylemleri acilen kontrol altına alınmalıdır. Öncelikle bunların “kavmiyetçi, mezhepçi, ötekileştirici” eylem ve söylemlerine dayanak ve cesaret oluşturacak her tür argüman “devlet aklı ve entelektüel akıl” tarafından terk edilmelidir. Ardından da bu türden yapı, cemaat ve oluşumların yaptıkları “kavmiyet ve mezhep faşizmi ile ötekileştirmenin” yanlarına kar kalmaması için gerekli hukuki zemin oluşturulmalıdır.

4- Türkiye halkının farklı etnik ve dinsel topluluklardan oluştuğu hakikattir. Bu hakikate göz kapamaktan vazgeçilmeli ve her topluluk kendini nasıl tanımlıyorsa içtenlikle o şekilde kabullenilmelidir. Devlet aklı veya entelektüel akıl kendini Tanrı yerine koyup hiçbir fert ya da topluluğu inançları ve ritüelleri dolayısıyla yargılamamalıdır. Devlet, vatandaşlarını ve topluluklarını hukuksal olarak yönetmeli ve hukuksal kurallardan sorumlu tutmalıdır. Tanrı rolüne bürünerek fert veya toplulukları cennetlik cehennemlik olarak ayırt etme gibi akla ziyan yol ve yöntemlere başvuranları hesap ve sigaya çekmelidir.

5- Terörle özellikle de “tekfirci cihadist terör”le mücadelede ilkeli olunmalıdır. Türkiye için tehdit unsuru olarak görülen yapı ve örgütler başka coğrafyalarda “mücahit” ya da “muhalif” olarak adlandırılmamalıdır. Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğü ve bu iki ülkenin “tekfirci terör” ile olan mücadelesi hiçbir şart ve koşul öne sürülmeksizin mutlak bir şekilde desteklenmelidir. Bu iki ülke de daha önce o şekilde bu şekilde desteklenmiş muhalif olarak adlandırılan tüm tekfirci veya “Batı uşağı” unsurlarla bağlar kesilmelidir. Bu yapı ve örgütlerin Türkiye resmiyet ve toplumunda hiçbir şekilde meşruiyet bulmaması için asla boşluk bırakılmamalıdır.

6- Tüm “tekfirci terör örgütleri”nin ideolojik arka planı Selefizm ve Vahhabizm’e yaslanmaktadır. Ve dünya alem bilmektedir ki, tüm “tekfirci terör örgütleri”nin ideolojik ve maddi beslenme kaynağı da Vahhabizm’i resmi mezhep ilan etmiş olan Suud ile emperyalizme uşaklıkta Basra Körfezi’nde özel bir rol edinmiş olan Katar’dır. Türkiye hem resmi olarak hem de sosyal, kültürel ve dinsel ilişkiler yönünden bu iki ülke ile olan ilişkilerin tümünü gözden geçirmelidir. Türkiye “entelektüel aklı”nın buralardan etkilenmemesi ve buraları meşrulaştırmaması için gerekli tedbirleri almalıdır.

7- Türkiye’de sürekli olarak “üst akıl” olarak soyut ve muallak bir şekilde tanımlanan daha doğrusu tanımlanmayan düşman, açık ve net olarak tanımlanmalı ve anlaşılır bir dil ile halka tanıtılmalıdır. Türkiye’de kimi çevrelerin bazı maslahatları gözeterek kullandıkları “üst akıl” tabirini kahir bir çoğunlukta o gerçek düşmanın ifşa olmaması onun nereye çeksen oraya uzayacak bir kavram olarak kalması için maske olarak kullanmakta. Tüm Ortadoğu halk ve devletlerini olduğu gibi Türkiye’yi de bölmek ve kendisine uşak edinmek isteyen “emperyalizm ve siyonizm”dir. Emperyalizm ve siyonizmin bugünkü müşahhas karşılığı ise “Büyük Şeytan Amerika, Avrupa Birliği ve İsrail”dir. NATO ise bu ekibin uluslararası hukukilik kazandırdığı işgal ordusudur.

8- Türkiye biraz da şartların zorlaması ile mecbur kaldığı son yılların en hayırlı gelişmesi olan “Rusya ve İran” ile olan işbirliğini kendince “Batı’yı dengelemek” için bir manivela gibi kullanma hülyasına kesinlikle kapılmamalıdır. Zira ne Türkiye’nin siyasi ve ekonomik şartları Doğu ile Batı arasında “denge siyaseti” oluşturmaya uygundur ve ne de bu doğrudur. Bu saatten sonra her ne nedenden olursa olsun “Batı” ile “stratejik/varoluşsal” iş tutma “çıngırak yılanı” ile aynı çuvala girmekten farksızdır. Gerek “devlet aklı” ve gerekse “entelektüel akıl” Batı’ya ve onun bin bir tür hile ve desiselerine karşı ayık olmalıdırlar. O, şeytan gibi bazen soldan bazen sağdan yakınlaşır.

9- Türkiye daha önce “Bağdat Sözleşmesi” ile oluşturulan Rusya, İran, Irak ve Suriye dörtlüsüne acilen beşinci üye olarak ontolojik biçimde dahil olmalıdır. Zira “emperyalizm ve siyonizm”in BOP (Büyük Ortadoğu Planı) adıyla bölgede icra ettiği emperyal sulta istilasını savuşturabilecek yegane birlik budur. Bu birlik öncelikle Ortadoğu’nun ardından tüm Avrasya’nın kaderi üzerinde tarihi bir rol oynayabilir. Bu birlik “yeni bir dünya düzeni”nin kapılarını aralayabilir. “Devlet aklı” ve “entelektüel akıl”, Batı sevdasından ve “Batı’sız olmaz” saplantısından kurtularak gerek kendi toplumunun ve gerekse tüm bölge halk ve toplumlarının tam bağımsızlığı için “Avrasya”ya yönelmelidir.

10- Türkiye “devlet aklı” ve “entelektüel aklı” şunu artık anlamış olmalıdır ki, İslam İnkılabı’nın bölgede savunduğu ve sahnelediği duruş sadece Suriye ve Irak’ın değil aynı zamanda Türkiye’nin de toprak bütünlüğünü garanti etmektedir. Yine İslam İnkılabı’nın duruşu bölgede emperyalizm ve siyonizmin işgalci ve sömürgeci elini kesmek üzeredir. Türkiye olaya tamamen pragmatik yaklaşsa bile İslam İnkılabı ile paralel bir duruş serdetmelidir. Oysa İran hem etnik hem de dinsel olarak kardeş bir ülkedir. Uzun bir süredir özellikle “medya” üzerinden yürütülen haksız ve gereksiz “İslam İnkılabı” karşıtlığına son verilerek, ortak düşmana karşı ortak kaderi tayin için omuz omuza verilmelidir.

Muntazar Musavi / Rasthaber

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER