RAST HABER- Sondakika İslami haber RASTMEDYA RAST YAYINLARI

Rasthaber Yazarı Muntazar Musavi 4 Ay Önce Uyarmıştı!

Rasthaber Yazarı Muntazar Musavi 4 Ay Önce Uyarmıştı!
12.12.2016 © RAST HABER

RASTHABER-Rasthaber yazarı ve analisti Muntazar Musavi,  4 ay önce kaleme aldığı “Erdoğan’ı Chavez’in Türkiye’yi Venezuela’nın Kaderi mi Bekliyor?” başlıklı makalesinde Türkiye’nin yol ayrımında olduğunu belirterek Suriye üzerinden yürütülen Ortadoğu politikasının Türkiye’yi terörün kucağına ittiğini ifade etmişti.

Muntazar Musavi söz konusu makalesinde “Türkiye’yi zor günler bekliyor” diyerek “Mevcut yönetim bundan sonra uşaklıkta sınır tanımasa bile Amerika, özelde bölge genelde küresel politikalarını sekteye uğratma suçundan dolayı onları er ya da geç cezalandırmanın peşinde olacaktır” öngörüsünde bulunmuştu.

Rasthaber yazarı ve analisti Muntazar Musavi 23 Ağustos 2016 tarihinde yayımlanan “Erdoğan’ı Chavez’in Türkiye’yi Venezuela’nın Kaderi mi Bekliyor?” başlıklı makalesinde Türkiye’nin uygulanan hatalı politikalar sonucunda ardı arkası kesilmeyen terör eylemlerine sahne olacağı hususunda uyarmıştı.

Muntazar Musavi’nin günümüze ışık tutan “Erdoğan’ı Chavez’in Türkiye’yi Venezuela’nın Kaderi mi Bekliyor?” adlı makalesini bir kez daha siz değerli okurlarımızla paylaşıyoruz:

Erdoğan’ı Chavez’in Türkiye’yi Venezuela’nın Kaderi mi Bekliyor?

Allah’ın adıyla

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından küresel bir zorba olarak Amerika, kurmak istediği global hegemonik düzen için neredeyse dünyanın her yanında yönettiği “darbe”lerle millet ve ülkelerin musibeti olmuştur. Amerika önce elli yıl boyunca daha ziyade “sert savaş (hard war)” stratejisi ile genellikle az ya da çok kanlı askeri ihtilaller ile darbe gerçekleştiriyordu. Ancak iki binli yıllarla birlikte halkın bir bölümünün de ayaklandırılarak darbecilerin sivillerin omuzlarına basarak yürütüldüğü “yumuşak savaş (hybrid war)” olarak adlandırılan sivil-asker kadife devrimlerine yöneldi.

Amerika açısından darbe, kullanım süresi dolmuş veya kendisine verilmiş rol ve görevleri hakkıyla yerine getiremeyen bir iktidarın (ister seçilmiş hükümet olsun ister bir diktatör veya kral fark etmez) en kolay tasfiye yoludur. Ve ayrıca Amerika açısından darbe,  iktidara taşınanlar açısından da peşin bir uşaklık biati, göbek bağı oluşturma ve aynı zamanda baştan bir kulak çekmedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bin dokuz yüz elli de başlayan yaklaşık altmış beş yıllık çakma demokrasi dönemi de darbeler açısından oldukça zengindir. Amerika, bu darbelerin bir bölümündeki rolünü gayri resmi kanallardan itiraf etmekle beraber 15 Temmuz kalkışmasında olduğu gibi resmi olarak her zaman inkar yolunu seçmiştir. Ancak kamuoyu şunu bilmektedir ki, Ortadoğu’nun genelinde olduğu gibi Türkiye’de ki tüm fitne ve fesadın ana karargahı Amerika’dır. Ve yine hepimiz biliyoruz ki, Türkiye’nin NATO tarihi ile darbeler tarihi birebir örtüşmektedir.

Amerika ve yandaşlarının FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü / Paralel Devlet Yapılanması) eliyle gerçekleştirdiği 15 Temmuz darbe kalkışması, hem icrası hem de bastırılmış olması açısından Türkiye ve bölge için olduğu kadar Amerika için de çok yeni şartlar ve kırılmalar doğurmaya aday durumda. Çünkü Amerika yönettiği darbeler tarihinde bu kadar açık düşüp faş ve rezil olduğu, darbe girişiminin suç ve günahının üzerinde kaldığı olay sayısı çok sınırlıdır.

15 Temmuz darbe kalkışması, sahneye konması açısından çok ilginçti. Zira Amerika’nın terk ettiği zannedilen “sert savaş (hard war)” yöntemiyle başlayıp “yumuşak savaş (hybrid war)”a evrilme eğilimleri taşıyordu. Ve halen bu kalkışmanın etkileri devam etmekte olduğu gibi “sert savaş (hard war)” ile “yumuşak savaş (hybrid war)” arasında her türden geçirgenlik potansiyelini de içinde barındırmakta.

Ancak kanaatimce Amerika’yı uluslararası siyaset ve diplomasi nezdinde esas rezil eden, onu utanca sürükleyen 15 Temmuz darbe kalkışmasının İran ve Rusya’nın etkin rol ve müdahalesi ile bastırılmış olmasıdır. Tabi ki bahsettiğimiz bu bilgi resmi bir beyanat değildir. Tıpkı Amerika’nın darbenin esas sahibi olduğunu söylememiz gibi. Bu resme küçük haber, bilgi ve kanaatleri bir pazılı birleştirir gibi birleştirerek ulaşıyoruz.

Evet, tüm parçaları bir araya getirdiğimizde 15 Temmuz darbe kalkışmasının bastırılmasında İran ve Rusya’nın istihbari, siyasi ve diğer desteklerinin inkarı mümkün değildir. Kalkışma sonrası Türkiye’nin izlediği siyasette bu tezimizi doğrular niteliktedir. İşte bu durum Amerika açısından hem bir zül hem de sonuçları küresel çapa ulaşabilecek bir yenilgidir. Ortadoğu’ya ölümcül darbeyi vurmak, yaşamsal sorunları açığa çıkmış olan BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)’ne hayat vermek, ardından Kafkaslara ulaşarak hem ontolojik düşmanı İslam İnkılabı’nı ve hem de küresel en büyük rekabetçisi Rusya’yı kuşatmak için giriştiği ihtilal elinde patladı. Hedeflerin tümünden uzağa düştüğü gibi son altmış beş yıldır bölgede en büyük yandaş ve üs olarak gördüğü Türkiye’nin yönü de şu an itibariyle tam bir belirsizlik içermekte.

Büyük şeytan Amerika’nın karakterini doğru tanıdığımızda onun herhangi bir alanda ya da coğrafyada uğradığı yenilgiden sonra bunu tamamen kabullenip vazgeçeceğini zannedersek bu bir hayaldir. Büyük Şeytan, besbelli ki ismi ile müsemma olarak üst üste yeni kartlarını masaya sürecek, tahmin edebileceğimiz ya da hiç aklımıza gelmeyen yeni fitneleri alevlendirecektir.

Burada “Türkiye’yi zor günler bekliyor!” dersek, bu bir kehanet değildir. Türkiye ister Amerika’dan uzaklaşarak “gerçek bağımsızlık” yoluna girsin ve isterse Amerika ile uzlaşarak hiçbir şey olmamış gibi davransın Amerika Türkiye’yi ve mevcut iktidarı cezalandırmak için her fırsatı değerlendirecektir. Zira mevcut iktidar (ve Türkiye halkı), İran ve Rusya’ya yaslanarak Amerika’nın darbesini önlemekle Amerika açısından işlenebilecek en büyük günah ve suçu işlemiştir. Mevcut yönetim bundan sonra uşaklıkta sınır tanımasa bile Amerika, özelde bölge genelde küresel politikalarını sekteye uğratma suçundan dolayı onları er ya da geç cezalandırmanın peşinde olacaktır.

Bu yönü ile 15 Temmuz darbe kalkışması, 2002 yılında Venezuela’da Hugo Chavez’e karşı girişilen başarısız askeri ihtilale çok benzemekte. Kısaca özetlemek gerekirse: Amerika’nın Katolik Kilisesi, Amerikancı askeri kanat, sağcı sendika ve partiler ile kotardığı, iç içe geçmiş “sert savaş (hard war) ve yumuşak savaş (hybrid war)” ihtilali ile 11 Nisan 2002 günü Sosyalist ve anti-emperyalist Başkan Hugo Chavez, iktidardan devrilerek bir askeri üsse götürüldü. Darbe hükümeti göreve başladı. Anayasayı askıya aldı, meclisi kapattı vs… Ancak Venezuela halkının her an katlanarak büyüyen üç günlük protesto ve yürüyüşleri sonucunda darbeciler 14 Nisan günü Hugo Chavez’i Başkanlık Sarayı’na getirmek ve görevine iade etmek zorunda kaldılar… O gün dünya matbuatında (istikbar medyasında) cılız da olsa darbenin bastırılmasında İran ve Rusya’nın rolüne dikkat çeken makale ve haberler çıkmıştı. Yani halk, İran ve Rusya…

Ancak Büyük Şeytan Amerika asla yenilgiyi kabul etmedi ve Venezuela’dan el çekmedi. Ekonomik kuşatma ve ambargolar, siyasi baskılar yanında uluslararası STK (özellikle yönlendirilmiş çevre örgütleri, insan hakları kuruluşları) ile uluslararası kapitalist medya harekete geçirildi. Amerika’nın iç muhalefet oluşturmak ve kışkırtmak için harcadığı paranın hesabı bilinmemekte (bugünlerde bazı uluslararası analistler bu rakamın iki yüz milyar dolar civarında olduğunu yazmakta). Ve son olarak hala gizemini koruyan bir şekilde Chavez aniden daha önceden bilinmeyen bir kanser türüne yakalandı…

“Türkiye’yi zor günler bekliyor! dersek, bu bir kehanet değildir” cümlesini yukarıda paylaşmıştık. Başarısız bir darbe girişimi sonrası küresel istikbarın Türkiye’den el çekeceğini düşünmek hele hele artık işlerin güllük gülistanlık olacağı vehmine kapılmak en hafif ifadesi ile safdillik olur. Amerika ye yandaşları dünya coğrafyasında ve İslam ülkeleri içinde tarihsel ve güncel çok özel bir konumu olan Türkiye’ye istedikleri yönü vermek ve özellikle de onun İslam İnkılabı ile aynı ya da yakın çizgide olmaması için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır.

Üzülerek ifade etmeliyiz ki son on yılda Türkiye, emperyalist ve siyonist güçlerle yaptığı işbirliği ve onlara paralel yürüttüğü siyasetleri ile bugün Büyük şeytan Amerika ve yandaşlarının alevlendirmek isteyeceği pek çok fitne tohumunu bizatihi kendi elleri ile toprağa bıraktı. Ekonomik, kültürel, askeri, siyasi ve sosyal Batı bağımlılığı; mezhepçilik, kavmiyetçilik, sosyal ve iktisadi adaletsizlik, burjuvazi, etnik ve dinsel ötekileştirici söylem ve eylemler, tekfirci cihadist terör, toplumsal selefileşme eğilimi, Suriye ve Irak’ta emperyal niyetli müdahaleler ve sorunlu komşuluklar başta olmak üzere Türkiye’nin pek çok yumuşak karnı var! Ve biz bu yumuşak karınların bir bölümünün 15 Temmuz darbe kalkışması ardından emperyal güçler tarafından iştiyakla kaşındığını bizatihi müşahede etmekteyiz.

Peki, 15 Temmuz darbe kalkışması sonrası açığa çıkan ve belki de zamanla “tam bağımsız” Türkiye’ye doğru gidebilecek tarihi bir değer ifade eden toplumsal ve siyasi mutabakat ile bu derin krizi bir fırsata dönüştürmek mümkün mü?

Türkiye tarihi bir yol ayrımına gelmiş bulunmakta. Bunca olup bitenden sonra Amerika, yandaş olunmayı bile kabul edecek durumda değil. Türkiye bu kertede ya Amerika ve yandaşlarına tam bir sömürge eyaleti olacak ya da bedeli ödenerek küresel istikbarın pis ellerinin bu temiz coğrafyadan kesilmesi için mücadele yolunu seçecek.

İzzet ve haysiyeti kuşanmış tam bağımsız onurlu bir ülke inşa etmek ve gelecek nesillere esaret değil hürriyet bırakmanın yolu ikinci seçenektedir. Ancak bu seçenek kolay bir yol değildir. Ülke ve millet olarak her türden bedele hazır olmayı gerektirmektedir. Ancak bilmeliyiz ki hangi bedel ödenirse ödensin “özgürlük”e paha olamaz.

Küresel istikbara karşı mücadele etmek için öncelikle zihinsel bir yol haritasına ve doğru konumlanmaya ihtiyacımız var. İlk beş madde şöyle olabilir:

Birincisi: Ne pahasına olursa olsun ülke sathındaki tüm NATO ve ABD üsleri kapatılmalıdır. Zira fitnenin esas merkezi buralardır. Ve bilinmelidir ki, bunlar var oldukça fitne var olacaktır. İkincisi: Emperyalizm ve siyonizme karşı ontolojik bir duruş ve alternatif sahibi olan ve onlara karşı mücadelede engin bir tecrübe edinmiş olan İslam İnkılabı ile ilişkiler “stratejik müttefik”ten bile öteye taşınmalı. Gerek bölge ve gerekse küresel bakış açısı İslam İnkılabı çizgisine doğru taşınmalıdır.

Üçüncüsü: Ilımlı radikal gözetmeksizin “tekfirci cihadist terör yapıları” ile her türden maddi ve manevi iletişim ve ilişki sonlandırılmalı, bunların hamisi olan Suud ve Katar ile olan ilişkilere ise çeki düzen verilmelidir. Dördüncüsü: En etkin bazı yetkililerinde söylediği gibi başımıza gelen musibetlerin esas kaynağı hatalı “Suriye politikası”dır. Demek ki, musibetlerden kurtuluşun yolu da burayı onarmaktan geçmekte. Acilen Suriye meşru hükümeti ile ilişki ve iletişim kurularak Suriye’nin tek parça ve anti-emperyalist kalabilmesi için Esad’a her türden destek sağlanmalıdır.

Beşincisi: Tüm bu mücadele ancak halka dayanarak yapılabilir. Halkı bir arada tutup onlara güvenle yaslanabilmek için her tür “kavmiyetçi ve mezhepçi” söylem ve eylem kayıtsız şartsız sonlandırılmalıdır. “Adalet, hürriyet, eşitlik” temelli bir ülke ve toplum inşa edebilmek için ülkenin kaynak, imkan ve makamları liyakat, ehliyet ve emanet çerçevesinde kullandırılmalıdır.”

 

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER