Bismirabbihi Şuheda!
Direniş Ekseni’ne verdiğimiz destekten dolayı, Türkiye’deki sisteme entegre olmuş ana akım İslamcılar ve siyonizm’in içimizdeki ağları olan medya maymunları tarafından ‘‘İran yayılmacılığına hizmet etmek’’ veya ‘‘Şii eksenli siyaset gütmek’’ gerekçeleriyle eleştiriliyoruz. Biz bu eleştirileri ‘‘mezhepçi körlük’’ ya da ‘‘ırkçı taassup’’ olarak niteliyoruz. Oysa sahadaki bütün çalışmalarımızın asıl amacı mezhepler üstü bir anti-emperyalist ve anti-Siyonizm cephe kurmak olduğunu onlarda biliyor, görüyor ve anlıyorlar. Ve ama bunları bilmek, görmek ve anlamak yetmez. Bunları içselleştirmek için o bireyde haysiyet ve onurunda olması gerekir.
Türkiye’deki İslamcıların İran’ı bir ‘‘tehdit’’ olarak görmesini stratejik bir hata ve Batı’nın böl-yönet taktiğinin sonucu olarak kabul ediyor ve bu noktada Türk İslamcılarını, ‘‘Emevizm’in din zindanına mahkum’’ olmuş zavallılar olduğunu zaten biliyoruz..
Bizim savaşımız, Sistemin çarkına girmeyen, saray konforunu reddeden, hakikatin şahitliğini merkeze koyan, onurlu bir savaştır. Kimsesizler ve mazlumlar adına verdiğimiz bu mücadelenin zirvesi olan savaşın içindeyiz. Bu savaşta yalnızlığa mahkûm edilmemiz, haksızlığımızı değil bil-akis haklı olduğumuzun ispatıdır!
Milyonlarca hatta yüz milyonlarca ruhta depoladığımız bu mücadeleci gücün, modern dünyadaki ‘‘aktif direniş ve Şahitliğini’’ oluşturan karakterimizin inşasında vazgeçilmez malzememizdir. Mektebimizin şiarı; ahlaki erdem ve adanmış ruhun sarsılmaz dürüstlüğü ve korkusuz kişiliğine yol gösteren, manevi pusulası ile adanmışlıktır. Mektebimizde liderlik ise soyut imanımızın somut kimliğinde tecelli eden kişiliktir.
Bu korkusuzluk halinin, ‘‘Ölümü Öldürmek’’ teziyle olan ilişkisini çok iyi anlamak ve hissetmek gerek. Yani ölümü öldürmek, fani korkuları aşarak baki bir hayat için yaşamaktır. Bu kavram, şehadet felsefesiyle birleşerek Mümin(Müslüman değil!) kişiliği ‘‘sistemin en büyük silahı olan ölüm korkusu’’ndan özgürleştirir. Ölümü bir son değil, hakikate şahitlik olarak gören bir lider, hiçbir tehdide boyun eğmez.
Bedeni ölen ama fikri yaşayan birinin, ölümü yenerek tarihin vicdanına yerleştiğini, dahası tarihin kalbi olduğunu, mensubu olduğumuz mektebin tarihi bilinci bunu ruhumuza ilmik ilmik işlemiştir.
Bu bilinç, kişiyi konforlu hayatının ölümcül uykusundan uyandırıp, zulme karşı en ön safta durmaya iter. Bu duruşu ‘‘yaşayan şehitler’’ olarak tanıdığım özgürlerin liderliğini üstlenmiş Şehit İmam Hameney’de biz-zati görerek şahit oldum. Şahit olduğum bu hakikate, zamanımızın vicdanı körelmemiş hür ve medeni insanlarını bu hakikat ve adalet savaşçısının ruhuyla bağ kurumasını öneriyorum!
Çünkü ‘‘yaşayan şehitler’’, henüz canını vermemiş olsa dahi hayatını bütünüyle adalete ve hakikate vakfeden kişilerdir. Bu kişiler, egolarını ve korkularını öldürdükleri için toplumun içinde diri birer ‘‘ilahi bilinç’’ olarak yaşarlar. Buna göre, bir şehidin şehadeti, sadece fiziksel ölümüyle değil, zulüm karşısındaki tavizsiz duruşuyla başlar. Bizim için asıl mesele, bedenin hayatta kalması değil, ruhsal ve fikri bir dirilişin temsilcisi olmaktır.
Yaşayan şehitlerin bilinci; zihnin mevcut sömürü düzeninden ve batının insan eti yiyen yamyam kültürünün dayattığı rezillikten kaçıp, hakikate sığınmasıdır. Bu, sadece mekânsal bir yer değiştirme değil, bir bilinç göçüdür. Başka bir ifade ile Batının insaniyet adına ürettiği insan dışılık kavram ve değersiz değerlerinin yerleşik tabularının otoritesinden kaçarak, kendi öz değerlerine(Kur-an ve Ehl-i Beyt) sığınmaktır. Sığınmak, bir kaçış değil yerleşik tabuların dayattığı bilinçsiz inzivadan, bilginin sunduğu bilinçli eylem ve daha güçlü bir direniş için yapılan zihinsel bir hazırlıktır. Buraya kadar yapılan tanımlar, ‘‘yaşayan şehitler’’ dediğim kitlenin neden mevcut köhne sistemler için birer ‘‘tehdit’’ ama toplum için bir ‘‘umut’’ olduğunu sanırım yeterince açıklamıştır.
Yaşayan şehitler, yeni bir insan tipi inşa etmek için sarıldığı ‘‘bilinçli dua’’ ve ‘‘eylemci ibadet’’ kavramlarına geleneksel anlayıştan farklı anlamlar yükleyerek yol alırlar. Yani bu kavramları pasif bir yakarıştan çıkarıp, ‘‘toplumsal bir başkaldırıya dönüştürür!’’ Geleneksel anlayışta bilinçsiz dua sorumluluktan kaçışken, devrimci anlamda bilinçli dua bir hesaplaşma, ‘‘göze göz, dişe diş’’ kapışmasıdır. Ve bilinçli dua, Allah’tan bir şey istemekten ziyade, o’nun yolunda savaşma müsaadesi alma kararlılığıdır!
Eylemci ibadet; namazı, orucu, haccı sadece bireysel bir arınma ritüeli değil, sömürüye ve zulme karşı başkaldırışın ‘‘bilinçli hayır’’ diyebilmenin sahadaki pratik eylemin antrenmanıdır. Bilinç üstüne oturtulmuş bu yaklaşım, dini uyuşturucu etkisinden arındırıp devrimci bir enerjiye dönüitürür. Kerbela ruhunu pasif bir yas değil, günümüz dünyasının savaşında Zeynebi feryada, modern medyanın gürültüsüne rağmen bir hakikat bombasına dönüştürür.
Bundan dolayı ‘‘Küresel İslami Siyaset bilincinden uzak’’, uluslararası derin siyasi denklemleri okuyamayan, beşeri ideoloji sentezleri içinde boğulan zavallı emevist İslamcılar, kendine din adına zindan inşa etmiştir. Dünyadaki siyasi dengeleri, düşman stratejilerini ve toplumun ihtiyaçlarını doğru analiz etme yeteneği olmayan ve zamanın bilincini kuşanmayan bu zavallı milyarlarca et yığını Müslümanlar, kendi zindanını, özgürlüğünü elde etmek istediği gladyatörlerin dövüş arenası bilir!? Mevcut sistemin sunduğu imkânlara razı gelerek, gerçek bir İslami dönüşüm yerine sistemin iyileştirilmesiyle yetinen bu cenah, kendini ‘‘müebbet zindan mahkûmu’’ kalmaya ikna etmiş zavallı bir varlıktan başka kimlik sahibi olamaz!
Buraya kadar yaptığımız açıklamalar, İslam dünyasının genel kimlik sorunu ile ilgiliydi
***
Bana göre, Türkiye ve İran arasındaki rekabet sadece emperyalizmin işine yarıyor. Bunu Türk İslamcılardan önce batılılar daha iyi biliyor ve anlıyor. Benim açımdan, ‘‘Mezhepçilik, emperyalizmin gizli dinidir.’’ Mezhepsel farklılıkların sömürgeci güçler tarafından Müslümanları birbirine kırdırmak için kullanılan bir laboratuvar ürünü olduğunu her zaman savundum ve savunmaya da devam edeceğim.
Buna göre bir Müslüman’ın önceliği, mezhebini yüceltmek değil, emperyalizmin vampirimsi sömürüsüne karşı safları sıklaştırmaktır. Parçalanmış bir ümmetin sadece sömürgecilere yem olacağını bilmeyen yoktur. Mümin bireyin Sorumluluğu, mezhepçi dili terk ederek ‘‘ümmetin ortak aklını’’ kusursuz liderlik çatısı altında bir araya getirip tevhidi yani büyük ümmeti inşa etme görevini üstlenmesidir. Vahdet-birlik için çözümler üretmek, İslam’ın ortak paydalarında odaklanmamızı salık verir. Vahdet, bir lüks değil İslam dünyasının hayatta kalma mücadelesinin zorunlu ilkesidir. Dış ve iç güçlerin mezhep farklılığı çatışmasını ateşleme senaryolarına karşı, her zaman sağduyulu ve uyanık olunmalıdır.
Sırtında İngiliz Cübbesi ve Sümer rahip sakalı ile ‘‘içimizdeki dinsiz dindarlar’’ın ağzından salyalar akıyor. Bu salyalarla millete kuduz hastalığı bulaştırmak isteniyor. Ümmete ve hassaten milletime tavsiyem şudur. Tarihi, Yavuz-Şah İsmail gibi kutuplaştırıcı figürler üzerinden değil, Ehlibeyt ’in birleştirici mirası üzerinden okumalı ve yeni bir ortak hafıza inşa etmek durumundayız. Kimlik inşasını; Mezhep, tarikat, azınlık veya ötekileri üstünden değil, İslam’ın emrettiği ‘‘adalet ve temel haklar’’ üstünden tanımlamalıyız. Günümüzün Firavun veya Yezidi düzeni olan küresel sömürüye ve dahi Siyonizm’e karşı, Kerbela ruhuyla kuşanmış bir vahdet cephesinin kurulmasını mezhepler üstü kurtuluşun tek yolu olarak görmeliyiz. Aşura felsefesini, sadece yas değil, her çağda Yezitlere karşı verilmesi gereken devrimci bir bilinç tazelemesi bilmeliyiz. O zaman bu kültür, Kerbela’daki kurban edilişin günümüzdeki direniş hatlarında yeniden hayat bulması ve adaletsizliğe karşı ‘‘heyhat mine’z-zille’’ nidasıyla ayağa kalkılmasına öncülük eder.
Bu cümleden; Kerbela’yı geçmişte yaşanıp bitmiş bir hadise değil, her çağda yeniden kurulan bir savaş meydanı olarak gösteren, bu inanca göre Filistin, Yemen veya sömürülen herhangi bir coğrafyayı bize adeta günümüzün Kerbelası olarak tanıtan imam Hameney’in Şehadetine selam duruyorum.
O, ümmette liderlik yaptığı 37 yıllık süreç içinde ümmetin kozmik beyni, ilahi bilgilerin remiz, kod ve esrarının mahremiydi. İlk günden son güne kadar Kemalet potansiyeliyle donanmış İslam’ın öncüsüydü.
O, Basiret ve feraseti ile Muhammedî dinin cevherini, şirke bulaştırılmış olan ve mayası şeytani balçıktan olan saray dininden ayırıp, çıkarıp, dünya halklarına olanca berraklığı ile yaşayan-yaşatan şehit olarak sunmayı ilke edinmişti. Zalime karşı başkaldırı da örgütlü bir itirazın manevi motoru olan, İmam Hüseyin’in sancağını tüm mezheplerin ve ezilenlerin birleştiği evrensel bir siper olarak gösteren İmam Hameney’in Şehadetini kutluyor ve hayırla yâd ediyorum.
***
İnsan eti yiyen düşmanları; düşüncesizce ve kibirlice davranması, değerini ve saygınlığını kavrayamadığı o yüce şahsiyeti şehit ettiler. Sonra da kendilerini kandırarak, meselenin geçici olduğunu ve sorunsuz kapanacağını sandılar!
Haydari darbenin onları yıkmayacağını ve sahnenin istedikleri gibi kapanacağını sandılar. Böyle düşündüler ancak sonuçlarını düşünemediler. Karşı karşıya olduğu kişilerin doğasını tanımıyor ve anlayamazlar!
İran Halkı ve velayet mektebinin mensubu olan müminler topluluğu zalimlere boyun eğip, diz çökmez!
Zavallılaşmış Müslüman kitleleri, kendi rezil siyasetinize alet etmek için uydurduğunuz ‘‘Molla rejimi’’ propagandanız da dosyanız gibi lağım olarak patlayıp, yüzsüz yüzünüze bulaştı! İslam rejimi planladığınız gibi sarsılmadı ve aksine daha da bütünleşmiş dirençli ve ilkelerine bağlı hale geldi!
Bugün, içinizdeki şeytani dürtü ve kararlarınızın sonuçlarını biçiyorsunuz! Ateşle oynayan ve bunu oyun sananların kaderi budur. Bu daha başlangıçtır.
Ellerinizin yaptıklarının tadına bakın şimdi çünkü aptallıklarınız pişmanlıktan başka bir şey getirmeyecektir ve tarihin rezil sayfalarına yazılmanız için başınıza ebabillerden ilham alınan ateşten füzelerimiz iniyor. Otaklarınız cayır cayır yanıyor…
***
İslam dünyasına kene gibi yapışan ‘‘Epstein dosyasının içindeki içimizdekiler ’’ size de bir çift sözüm var.
‘‘Dostunuzun hali buysa, sizi bekleyen akıbet nasıl olur?’’ Bunu düşünemeyen aptal yöneticilerin yakın gelecekteki hal-i pür melal’ini görür gibiyim.
Klavuzu ve dostu Epstein’in insan eti yiyen yamyamlar olan ahmaklar, bu gün kendilerini halkın lideri olarak bilseler de yakında nasıl bir inkılapla devrileceklerini görür gibiyim.
Aslanın kuyruğuyla oynamayıp, elindeki Zülfikar’ı kınından çektirip öfkelendirmeyecektiniz. Bilmez misiniz ki şehadet mektebinde her bir şehit, binlere dönüşür.
Ve yine bilmez misiniz yeryüzü Kızıl Şehadet çizgisinin varislerine vaad edilmişliğine adanmışların öfkesi Allah’ın gazabı ile özdeştir! Ve şimdi gazabımıza uğruyorsunuz. Size ölümden başka hediyesi olmayan bu kıyamet savaşının sonunu şimdiden görüyorum. Ve imam Humeyni’nin ‘‘Evlatlarımızın sizin gemilerinizi körfezin derinliklerine gömmesi çok yakındır.’’ Vaadinin tecelli ettiği günlerdeyiz. Selam olsun İmam Humeyni ve Hameney’e! Ki bizi izzet ve ihtişamın kaynağı olan Mektep ile tanıştırdı.
Selam olsun onlara; doğduğu, yaşadığı ve yeniden dirilecekleri güne de!
Muhammed CAN
02-03-2026
Şahitlik ve Şehadet!
Yorum Bırakın
Yorum Bırakın
