Ülkedeki iktidarın Kürt sorununda başlattığı süreç bir kez daha Suriye çıkmazına saplanmış durumda.
İktidar blokunu oluşturan partilerin (AKP-MHP) Mecliste kurulan ‘süreç komisyonu’na sundukları raporlarda “çözüm” adına öngörülen yasal düzenlemeler için Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) tasfiyesi ya da yapısını dağıtarak yeni Suriye ordusuna “entegre edilmesi” şartı getiriliyordu. Bu raporları son günlerde SDG’ye yönelik tehditlerinin dozunu arttıran Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yanı sıra Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Suriye çıkarması takip etti. Fidan, Suriye’deki geçici Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) yönetiminin Dışişleri Bakanı Şeybani ile yaptığı ortak basın toplantısında SDG’yi “İsrail ile koordinasyon içinde olmak” ve “Entegrasyon sürecini ilerletmeye niyeti olmamak” ile suçlarken eş zamanlı olarak Halep’teki Kürt mahallelerine HTŞ güçlerinin saldırması dikkat çekti. Daha sonra Halep’te ‘ateşkes’in sağlandığı açıklansa da HTŞ güçlerinin kuşatması sürüyor.
Sürecin yeni aşamaya geçmesinin SDG’nin tasfiyesi şartına bağlanması; bakanların ve MİT Başkanı’nın HTŞ yönetimine gerçekleştirdikleri ziyaret ve devamında Halep’te yaşanan çatışmalar, sadece bu sürecin ne kadar kırılgan bir hatta ilerlediğini ortaya koymakla kalmıyor, aynı zamanda asıl olarak Suriye sahasında sınanacağı bir aşamaya girildiğini de haber veriyor.
Şurası açık ki ülkedeki iktidarın bölgesel gelişmeleri işaret ederek Kürt sorunundaki yeni süreci başlatırken öncelikli hedefi “SDG’nin bir tehdit olmaktan çıkartılması” idi. Ancak El Kaide’nin devamcısı HTŞ ile her türlü ilişkiyi kurmakta sakınca görmeyen Erdoğan iktidarı, bu hedefi Kürtleri muhatap alarak, SDG ve özerk yönetim ile anlaşma yaparak değil; SDG’nin tasfiyesi üzerinden gerçekleştirmek istiyor. Çünkü SDG’nin varlığını hem bölgede HTŞ yönetimini de kullanarak gerçekleştirmek istediği yayılmacı emelleri hem de ülke içinde Kürt sorununda Kürtlere dayatmak istediği “çözüm” önünde bir engel olarak görüyor.
AKP ve MHP tarafından hazırlanan raporlarda da görüldüğü gibi, MHP Lideri Bahçeli’nin Demirtaş’ın serbest bırakılması ve kayyımlarla ilgili kimi açıklamalarında zaman zaman Erdoğan ve AKP ile arasında ortaya çıkan farklılıklar iş Suriye sahasına ve SDG’ye gelince ortadan kalkıyor.
Fidan, Güler ve Kalın’ın Suriye’de geçici HTŞ yönetimine yaptığı ziyaretin birbiriyle bağlantılı olan iki önemli gündemi vardı: SDG’nin yeni Suriye ordusuna entegrasyonu ve HTŞ yönetiminin ABD’deki Trump-Colani görüşmesinden sonra dahil olduğu IŞİD’le Mücadele Koalisyonu kapsamında yapılacak ortak çalışmalar.
SDG ve geçici HTŞ yönetimi arasında ABD’nin arabuluculuğunda yapılan görüşmelerden sonra SDG’nin üç tümen halinde ve yapısını koruyarak yeni Suriye ordusuna entegre edilmesi konusunda uzlaşıldığı açıklamaları yapılmıştı. Ancak HTŞ yönetiminin Erdoğan iktidarının temsilcileri ile yaptıkları görüşme ve açıklamalara bakınca ortada böyle bir uzlaşma olmadığı gibi SDG’ye entegrasyon adına tasfiye dayatılıyor.
Fidan, Güler ve Kalın’ın Suriye ziyareti ve SDG’ye yönelik tehdit açıklamalarıyla eş zamanlı olarak Halep’teki Kürt mahallelerinde (Eşrefiye ve Şeyh Maksud) çatışmaların yaşanması da rastlantı değildi. Çünkü gerilimin tırmandığı her dönem HTŞ yönetiminin SDG’ye tehdit mesajları göndermesinin en kolay yolu, SDG ve özerk yönetimin kontrolündeki diğer bölgelerle karşılaştırıldığında görece daha savunmasız olan Halep’teki Kürt mahallelerine saldırmak oluyor. HTŞ yönetimi ve SDG arasında Halep konusunda nisan ayında, Kürt mahallelerinde iç güvenliğin Kürtlere bırakılması ve dış güvenliğin HTŞ’ye devredilmesi ama bu mahalleler ile diğer Kürt bölgeleri arasındaki koridorun açılmasını kapsayan bir anlaşma yapılmasına rağmen, bu anlaşma pratikte HTŞ güçlerinin Kürt mahallelerini kuşatmasına dönüştü. Yine ekim ayında entegrasyon görüşmelerinde yaşanan tıkanıklıktan sonra da HTŞ güçleri, Halep’teki Kürt mahallelerine karşı benzer bir saldırı ve kuşatma gerçekleştirmişti.
HTŞ güçleri ve SDG arasında yaşanan her çatışmadan sonra ABD devreye giriyor ve ‘ateşkes’ sağlanıyor çünkü ABD emperyalizmi, Suriye ve bölge politikası bakımından bu iki güce de ihtiyaç duyuyor. Erdoğan iktidarı ise, HTŞ’nin saldırılarını SDG üzerinde askeri operasyon ve tasfiye baskısını arttırmanın bir dayanağı haline getirmeye çalışıyor.
Erdoğan iktidarı, ABD emperyalizminin politikası ile arasındaki mesafeyi HTŞ yönetiminin ABD ve İsrail’in bütün taleplerini kabul etmesini sağlayarak ve dolayısıyla SDG’ye olan ihtiyaçlarını en aza indirerek kapatmaya çalışıyor. Kürtler söz konusu olunca yıllardır “Suriye’nin toprak bütünlüğü”nü ağzına sakız eden Erdoğan ve onun Saray rejimi, “Golan’ı İsrail’e verdim” diyen Trump’a karşı gıkını bile çıkarmıyor. Dahası HTŞ yönetimi de yeni Suriye haritasından Golan’ı çıkararak ABD ve İsrail’e hizmette kusur etmeyeceğini gösteriyor.
Fidan, “HTŞ yönetiminin IŞİD’e karşı oluşturulan uluslararası koalisyonun bir parçası” olduğunu ve Şam’daki görüşmelerde bu konuda “birlikte neler yapılabileceğini” konuştuklarını söyledikten sonra “Suriye ve İsrail arasındaki müzakerelerin sonuçlanmasını” istediklerini açıklamasını yapmıştı.
Hesap açık: HTŞ yönetimi, ABD ve İsrail’in isteklerini yerine getirdiği oranda bu güçlerin SDG’ye ihtiyacı ortadan kalkacak ve Türkiye’nin SDG’ye yönelik tasfiye politikasına da alan açılmış olacak!
İşbirlikçi Kürt burjuvazisinin temsilcilerinden ve AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, Kürtlerde beklenti yaratmaya yönelik istismarcı politikaya alan açmak için Fidan’ın SDG’ye karşı tutumunu “kişisel bir tutum” gibi göstermeye çalışsa da gerçek ortadadır: Hem AKP ve MHP raporları ve hem de en son AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in “terör örgütü” olarak tanımladığı SDG’nin tasfiyesi konusundaki açıklamaları, Fidan’ın Erdoğan ve Saray rejiminin kendisine verdiği görevlere bağlılık içinde hareket ettiğini ortaya koyuyor.
Saray rejimi, farklı etnik-dinsel ve mezhepsel toplulukların yaşadığı Suriye’de bütün yatırımını her fırsatta bu topluluklara saldırıp katliamlar düzenleyen El Kaide’nin devamcısı HTŞ’ye yapıyor. Öte yandan seküler-demokratik bir yönetim temelinde bu etnik-dinsel-mezhepsel topluluklarla birlikte yaşamı savunan ve her fırsatta Türkiye için bir tehdit oluşturmadığını söyleyen SDG’ye ise tasfiyeyi dayatıyor. Böylesi bir politika üzerine inşa edilen bir süreçten ne ülkede demokrasi ve ne de bölgede barışa ulaşmanın mümkün olmayacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok.
Ne diyor Saray’ın sözcüsü Mehmet Uçum?
“Geçiş sürecinde demokrasi pazarlığı olmaz.”
Peki, nasıl olacak?
Önce Türkiye’de Saray rejiminden ve Suriye’de HTŞ’den hiçbir hak talep etmeden Kürt silahlı güçleri kendilerini tasfiye edecek, sonra Erdoğan ve Colani lüzum görürlerse demokrasi bahşedecek!
Saray rejiminin bu süreçte dayattığı “çözüm” budur. Fidan, Güler ve Kalın’ın Suriye çıkarması bu fotoğrafı daha da belirginleştirmiştir.
evrensel
