ABD’nin askeri seçenekler ve hibrit savaş denemelerinde başarısız olması, İran’la olan çatışma hattını diplomasiye yöneltti, ancak bu diplomasi kırılgan bir zeminde ve sürekli savaş tehdidinin gölgesi altında sürdürülüyor. Amerikalılar, bu kez Fars Körfezi’nde tetiğe basmanın kendileri için ağır bir bedeli olacağını biliyor.
İran ve ABD, aylar süren siyasi ve askeri gerilimlerin ardından, Umman’ın arabuluculuğunda Maskat’ta ciddi müzakereler gerçekleştirerek nükleer görüşmelerin yeniden canlandırılması yolunda ilk adımı attı. Bu müzakereler, Tahran ile Washington arasındaki etkileşimin yeniden başlamasına zemin hazırladı, ancak sürecin devamı ve akıbeti, her şeyden önce ABD’nin müzakere masasına ve kurallarına gelecekte ne ölçüde bağlı kalacağına bağlıdır.
Bu aşamaların ayrıntılı incelenmesi, ABD’nin farklı seçenekleri denemesine rağmen stratejik hedeflerine ulaşmakta başarısız olduğunu ve İran’la olan karşıtlığı yönetmede hâlâ ciddi kısıtlamalarla karşı karşıya bulunduğunu göstermektedir.
12 Günlük Savaş: İran’ın Caydırıcılığının Testi
Başka bir ifadeyle, 12 günlük savaş, ABD tarafından İran İslam Cumhuriyeti’nin caydırıcılık düzeyini, tepki hızını ve tahammül eşiğini ölçmeye yönelik hesaplı bir girişim olarak değerlendirilebilir. Reuters ve New York Times’ta yayımlanan raporlar da dâhil olmak üzere birçok Batılı medya organı ve analist, bu çatışmayı sınırlı ve kontrollü olarak nitelendirmiş, bunun kapsamlı bir savaşın başlangıcı değil, caydırıcı bir mesaj verme amacı taşıdığını belirtmiştir.
Ancak askeri uzmanların değerlendirmeleri ve bazı bölgesel medya organlarında yayımlanan analizler, İran’ın özellikle savunma ve füze alanındaki hazırlık ve karşılık kapasitesinin, Washington’un ilk tahminlerinin ötesinde olduğunu ortaya koymuştur.
Hatta bazı Amerikan düşünce kuruluşlarına bağlı analistler dahi, bu yolun devam etmesi hâlinde çatışmanın bölgesel düzeyde genişleyebileceğini ve ABD ile müttefiklerinin çıkarlarını tehdit edebileceğini kabul etmiştir. Bu nedenle, yüksek maliyetler, kontrol edilemez riskler ve somut stratejik kazanımların yokluğu sebebiyle dış savaş seçeneği, fiilen ABD’nin acil gündeminden çıkmıştır.
ABD’nin Stratejik Hedeflerdeki Başarısızlığı
Doğrudan askeri çatışmadaki başarısızlığın ardından, hibrit savaş stratejisine yönelme ve içerden baskı uygulama çabalarına dair açık işaretler ortaya çıkmıştır. 8-9 Ocak tarihlerinde yaşanan güvenlik ve terör olayları, örgütlü güvensizlik yaratma ve kentsel savaş girişimi olarak tanımlanmış olup bu çerçevede değerlendirilmektedir.
Aynı zamanda, dış medya ve analiz düzeyinde de İran’a karşı istihbarat faaliyetleri ve gizli operasyonların arttığına dair raporlar yayımlanmıştır. Bazı İbrani ve Batılı medya organları, temkinli bir dil kullanmakla birlikte, bu süreçte bölgesel istihbarat aktörlerinin rolüne işaret etmiştir. Ancak birçok siyaset bilimi ve güvenlik uzmanı, bu tür senaryoların başarısının derin bir toplumsal yarılma ve toplumun kayda değer bir kesiminin desteğini gerektirdiğini vurgulamaktadır, bu unsur ise pratikte gerçekleşmemiştir.
Bu gelişmelerin devamında ABD, Orta Doğu ve Fars Körfezi bölgesindeki askeri varlığını kayda değer ölçüde artırmıştır. Uluslararası medya bu hamleyi, güç gösterisi ve aktif caydırıcılık çabası çerçevesinde analiz etmiştir.
Buna karşın, birçok askeri uzman bu hareketliliğin savaş hazırlığından ziyade, psikolojik ve siyasi baskı aracı olarak ve olası müzakerelerde pazarlık gücünü artırmak amacıyla yapıldığı görüşündedir.
İran’ın Savunma Hazırlığı Beklentilerin Ötesinde
Buna karşılık, İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi tutumu, her türlü savaş kışkırtmasına karşı kesin ve saldırı şeklinde bir yanıt verileceği yönünde olmuştur. Açıklanan savunma ve askeri kabiliyetler göz önüne alındığında, bu tutum doğrudan çatışma seçeneğini son derece maliyetli ve riskli kılmaya devam etmiştir, bu durum bazı Batı medyasında yayımlanan analizlerde de vurgulanmıştır.
Askeri, güvenlik ve hibrit savaş alanlarındaki bu başarısızlıkların toplamı, nihayetinde ABD’yi yeniden diplomasi yolunu aktif hâle getirmeye sevk etmiştir. Uluslararası ilişkiler alanındaki birçok analist, bu geri dönüşün bir üstünlük pozisyonundan değil, etkili ve düşük maliyetli başka seçeneklerin bulunmamasından kaynaklandığını düşünmektedir. Bazı Batılı medya kuruluşları da analizlerinde, Washington’un İran karşısında bir tür stratejik çıkmazla karşı karşıya kaldığını açıkça ifade etmiştir, bu çıkmazda ne dış savaş, ne iç istikrarsızlaştırma, ne de askeri tehdit istenen sonucu vermiştir.
Başka bir ifadeyle, ABD’nin İran İslam Cumhuriyeti’yle karşı karşıya gelmesinde üç ana yolu denediği söylenebilir ve bunlar; sınırlı dış savaş, hibrit savaş ve iç baskı, son olarak da askeri tehdit ve güç gösterisidir. Bu üç yolun her birinde yaşanan başarısızlık, ABD’yi kaçınılmaz olarak yeniden diplomasiye döndürmüştür.
Bununla birlikte, askeri seçeneği yeniden test etme ihtimali Washington’un hesaplarında hâlâ yer almakta olsa da, sahadaki göstergeler ve analitik değerlendirmeler, caydırıcılık dengesinin ve İran’ın iç dayanıklılık seviyesinin, savaş yoluyla sonuç almayı Beyaz Saray yönetimi açısından ciddi şüphelerle karşı karşıya bıraktığını göstermektedir.
SNN News’den tercüme edilmiştir
