Şeyh Hammoud: İran Modeli İslam Parlak Bir Başarı Göstermiştir

Saydalı meşhur Sünni Şeyh Maher Hammoud, Lübnan’da Hizbullah ve direniş eksenine verdiği destekle biliniyor.

Şam Üniversitesi’nde Hukuk okudu. Sayda’da İslami Grup ve Müslüman Öğrenciler Derneğinin kurucuları arasında yer aldı. Lübnan İç Savaşı ve İsrail’in 1982 İsrail işgali sırasında Filistin direnişini destekleyen bir tutum aldı. İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Humeyni ile birkaç kez görüştüğü biliniyor. Sayda’da bir suikast girişimine uğraması riskli politik tercihinin doğal bir sonucuydu.

Kendisiyle Beyrut’ta buluştuk. Mezhep çıkmazından Direniş Ekseni’nin geldiği yere bazı konuları konuşma fırsatı bulduk. Danışmanlarının zaman kısıtı uyarıları nedeniyle sohbeti derinleştiği noktada kesmek zorunda kaldık.

Net bir üsluba sahip Şeyh Maher. O’na göre mezhep çıkmazı gerçekten bir çıkmaz ve aşılması görünür vadede imkansıza yakın… Solculardan İslamcılara ve oradan Şii İran’a belli başarılar olmakla birlikte direniş ve Filistin mücadelesinde toplamda bir başarısızlık söz konusu olduğunu düşünüyor.

Tom Barrack’ın Osmanlı düzenini öven sözleriyle ilgili de “ABD çatısı altında değil kendi irademizle birlik olmalıyız” diyor. Osmanlıyı, Fatih Sultan Mehmed’i, Cemal Abdul Nasır’ı övüyor. Beyrut’ta karşılaştığım ilginç bir yaklaşım da bölgenin durumundan Osmanlının son dönem yöneticilerini sorumlu tutan eleştirel bakış. Şeyh Maher’e göre Osmanlı’da Türk milliyetçiliğinin yükselmesi ümmeti ve Osmanlıyı dağıttı. Kesinlikle katılmadığım bu görüşü konuyu dağıtacağı için tartışmamayı tercih ediyorum.

Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç ile birlikte sorularımızı yönelttik:

Harici:

İsrail’in olası bir saldırısı ihtimalini güçlü görüyor musunuz? Lübnan’da yakın geleceğine ilişkin tespitleriniz ve öngörüleriniz nelerdir?

Şeyh Maher Hammoud: 

Lübnan’daki gerçekliği etkileyen çok sayıda etken nedeniyle yakın geleceği hayal etmek zordur. Elbette en önemli etken, Amerikan yönetiminin Lübnan devletine ve genel olarak Lübnan’a uyguladığı sert ve ağır baskılardır. Bu baskılar, hedeflerinin büyük bir kısmını gerçekleştirebilecek güçtedir.

İkinci olarak, hükümet zayıftır; çünkü esasen halkın kararıyla değil, dışarıdan, özellikle Amerikan kararıyla gelmiştir.

Üçüncü olarak, direnişin aldığı darbeler hafife alınacak türden değildir. Seyyid Hasan’ın şehit edilmesi ve lider kadronun hedef alınması tabloyu değiştirmiştir.

Dördüncü olarak, Amerika ve İsrail’in sahip olduğu muazzam teknolojik gelişim ve yapay zekâ, hedefleri tamamen açık hâle getirmiştir. Kişiler ve mekânlar; ses izi, telefonlar veya Wi-Fi üzerinden tespit edilebilmektedir.

Beşinci olarak, Lübnan’da Amerikan ve Siyonist duruşla özdeşleşen bir ekip bulunmaktadır. Bu ekip, en azından Lübnan’ın ve Lübnan çıkarlarının sesi olmaktan ziyade, Amerikan veya Siyonist sesi temsil etmektedir.

Altıncı olarak, Arap dünyası gerilemiş durumdadır. Bir buçuk yılı aşkın süredir, Gazze’de ve Lübnan’da işlenen İsrail suçlarının büyüklüğüne denk bir Arap tepkisi ortaya çıkmamıştır.

Yedinci olarak, İran’ın durumu da artık eskisi gibi değildir.

Bu etkenler ve başkaları, durumu son derece zorlaştırmakta ve bölgeyi yüzde yüz Amerikan-Siyonist bir tünele sokmaktadır. Ancak tecrübemiz —43 yıl önceki İsrail işgali, ayrıca 2006’da ve daha öncesinde İsrail ile Amerika’nın direnişi tasfiye etme girişimleri— bize geniş bir iyimserlik alanı bırakmaktadır.

Bazı değişkenler ortaya çıkabilir. Örneğin son dönemde Grönland meselesi nedeniyle Amerikan-Avrupa anlaşmazlığı ihtimali, Trump’ın öngörülemezliği ve bunun nereye varacağı, Netanyahu’nun İsrail iç siyasetinde düşmesi veya hesaplanmamış gelişmeler.

Biz şunu söylüyoruz: Direniş isterse, mevcut koşullar altında bile Siyonist yapıya gerçek darbeler indirebilir. Ancak sorun, Siyonist tarafın tepkisidir. Bu tepki, Gazze’de ve Güney’de gördüğümüz yıkım ve soykırımda olduğu gibi her türlü mantığın ötesine geçmiştir. Bu, daha önce hesaba katılmamış bir durumdur.

Siyonist yapının bünyesinde daha önce hissetmediğimiz gerçek değişimler vardır. Smotrich, Ben-Gvir (İsrailli radikal siyonist politikacılar) ve benzerlerinin hükümette yer alması, birçok uluslararası hukuki ve ahlaki kısıtı ortadan kaldırmıştır.

Bu nedenle denir ki direniş “gayba” yatırım yapmaktadır. Bu kötü bir suçlama değildir. Gayba ya da olası değişimlere güvenmektedir ve bu uzak bir ihtimal değildir.

Diğer taraftan, dini ve metafizik bir boyut da vardır. Biz zafere ve İsrail’in yok oluşuna vaatliyiz. Aslında bu düşünce, İslam kültüründen ziyade Yahudi kültüründe daha yaygındır. Yahudi kültürünü, Siyonizm dâhil, gözden geçirin: İsrail’in yok oluşundan, biz Müslümanların ya da Hristiyanların konuştuğundan daha fazla söz ederler. Bu açıktır.

Harici: 

Tekrar Lübnan’a dönersek; Tom Barrack’ın Lübnan ziyareti ve burada söylediği sözler çok tartışıldı. “Lübnan başarısız bir devlettir” tespitine katılıyor musunuz?

Şeyh Maher Hammoud: 

Bu sözün bir kısmı doğrudur, ancak diğer kısımları yanlıştır. Örneğin Lübnan’ın Suriye’ye tabi olması gerektiği yönündeki ifadesi isabetli değildir.

Ona en iyi cevabı Lübnan Kültür Bakanı Gassan Selame vermiştir. Kendisi son derece kültürlü, bilinçli ve solcu-ulusalcı kökenlere sahip bir şahsiyettir. Tom Barrack’a şunu söylemiştir: “Lübnan hakkında konuşmadan önce tarihi oku.”

Tom Barrack’ın tarih bilgisi açıkça zayıftır. Kendisi bir iş insanıdır, akademisyen değildir. Lübnan kökenine gelince; babası Lübnanlıdır, kendisi Amerika’da doğmuştur ve Arapça bilmez. Belki de kendisi başarısızdır; çünkü Lübnan kökenlidir.

Lübnan devletinin başarısızlığı meselesine gelince, maalesef bunu inkâr edemeyiz. Evet, Lübnan başarısız bir devlettir ve tarih boyunca da çoğu zaman böyle olmuştur.

Neden? Bunun birçok nedeni vardır. Bunlardan biri, her iyi girişimi sabote eden Amerikan müdahalesidir. Bir diğeri mezhepsel bölünmedir. Ayrıca temel bir soru vardır: Lübnan’ın gerçekten bir devlet olabilmesi için gerekli unsurları var mıdır? Her devletin kentsel ve ekonomik kaynakları vardır; Lübnan’da durum farklıdır.

Her hâlükârda, bizim kanaatimize göre bu aşamayı artık geçtik. Lübnan halkı, siyasi bölünmelere rağmen, yaklaşık yüzde 90 oranında Lübnan’ı olduğu gibi istemektedir: mezhepleriyle, haritasıyla ve sorunlarıyla.

“Biz Lübnan’ı bu haliyle de olsa istiyoruz”

İnsanlar, Suriye ya da Mısır gibi diktatörlük, siyasal hayatın yokluğu ve benzeri sorunlar yaşayan ülkeler olmaktansa, bu hâliyle Lübnan’ı tercih etmektedir.

Gerçek şu ki Lübnan başarısız bir devlettir; ancak Arap ülkeleriyle kıyaslandığında şüphesiz daha iyidir.

Örneğin Suudi kralının ya da veliaht prensinin partilere ve şeyhlere nasıl davrandığına bakın: Suudi Arabistan hapishaneleri şeyhlerle doludur. Bunların hepsi Selefidir ve rejime karşı değillerdir; ancak tekçi bakış açısına aykırı düşündükleri için hapsedilmişlerdir. Lübnan’da bu mümkün değildir.

Lübnan’da minberde söylediklerimi, Arap dünyasının hiçbir yerinde söyleyemezsiniz. Bu, Lübnan’ın artılarındandır.

Lübnan’da olumlu yönler vardır. Merhum eski başbakan Selim el-Hoss’un dediği gibi:
“Lübnan’da çok özgürlük, az demokrasi vardır.”

Yani özgürlük vardır; ancak halkı temsil edenler, Amerikan müdahalesi ve benzeri nedenlerle iktidara gelemezler.

Lübnan iki buçuk yıl boyunca cumhurbaşkansız kaldı. Cumhurbaşkanı nasıl geldi? Amerikan-Arap dış kararıyla geldi. Saygın bir insan olmasına rağmen, insan onun bir Lübnan kararıyla gelmesini isterdi.

Bugün artık bilinen bir gerçektir: Başbakan da dışarıdan gelen bir telefonla belirlenmektedir.

Dolayısıyla Lübnan başarısız bir devlettir; ancak Arap ülkeleriyle karşılaştırıldığında daha iyidir.

Harici: 

Bir din adamı olarak, Lübnan toplumunun mezhepsel toplumsal sorununu aşması konusunda net bir görüşünüz var mı? Bu konuya ilişkin sizin formüle ettiğiniz bir çözüm pusulası var mı?

Şeyh Maher Hammoud:

Birçok fikrim var; ancak uygulanabilir değiller. Bu nedenle tutumumuz, Platoncu anlamda felsefeye daha yakındır. Maalesef teoriktir, pratik değildir.

Lübnan meselesi ve genel olarak İslam dünyasının meseleleri kolay değildir. Yakın tarihe baktığımızda, Arap ve İslam dünyası bir dönem sol ideolojiyle kuşatıldı ve başarısız oldu.

Ardından siyasal İslam dalgası geldi ve o da maalesef başarısız oldu. Bu dalga, İslam’ın köklerinden gelmeyen bir biçimde ortaya çıktı ve DAEŞ’i, Nusra’yı, suikastları ve terörü üretti. Aynı zamanda Amerikan İslamı’nı da üretti. Bugün sunulan İslam budur. Bu doğru değildir ve net bir gelecek inşa etmez.

Biz İslamcılar olarak bir İslami çözüm sunduk; ancak şimdiye kadar başarısız oldu. Solcu çözüm de hiçbir şey getirmedi.

İran modeli ise siyasi ve direniş alanında parlak bir başarı göstermiştir. Çünkü ümmet tarihinde, bu ölçekte, sloganlarıyla pratiği bire bir örtüşen başka bir devlet örneği yoktur.

Ancak sorun şudur: İran, mezhepsel çerçevenin dışına çıkamamıştır ve çıkamayacaktır.

Şiiliği İslam dünyasına daha iyi bir şekilde sunmaya çalışsa bile bunu başaramaz; çünkü kendi kitlesini kaybeder. Şii kitle, Şiiliğe atfedilen tek bir efsaneden bile vazgeçmeye hazır değildir.

Bu nedenle İran, ne kadar başarılı olursa olsun, İslam dünyası için genel bir model olamaz.

Sonuç olarak, ne Amerikan İslamı bizi ileri götürebilir, ne terör, ne de siyasi açıdan en başarılı örnek olan İran modeli. Çünkü mezhepsel düğüm, bir zamanlar düşündüğümüzden çok daha büyüktür.

Bir zamanlar bunun aşılabileceğini veya kenara bırakılabileceğini sanıyorduk; bu mümkün değildir.

Neden? Çünkü halkı seferber etmek için kullanılan malzeme mezhepseldir. İran halkını devleti için mezhepsel bir malzemeyle seferber ettiniz; şimdi onlara “bunu bırakın, başka bir şeyle geliyoruz” diyemezsiniz. Bu imkânsızdır.

Aynı şekilde İslam dünyası da bu malzemeyi kabul etmez; çünkü bunu dini, tarihî ve başka açılardan reddeder.

Manzara karmaşıktır. Bunu, Sünniliğe olan derin ve sarsılmaz bağlılığımla —detaylarda değil, genel çerçevede— ve aynı zamanda İran’ın başarısına olan derin kanaatimle söylüyorum.

45 yıllık tecrübeden sonra şunu söylüyorum: Biz de başarısız olduk. Başarısız olduk derken, halkı kazanamadık. Halk, mezhepsel hakaretlere, kışkırtmalara, boş sloganlara, paraya ve çıkarlara yöneliyor.

Merhum Refik Hariri, birçok olumlu yönüne rağmen, insanları parayla kazandı. Siyasi bir projesi yoktu; ancak parayla Lübnan sahnesini ele geçirdi.

Harici:

Tom Barrack federalizmden de söz etti ve başarısız olduğunu söyledi Orta Doğu’da. Aynı zamanda Bölgenin bir imparatorluk çatısı altında birleşebileceğini ima etti. Bu açıklamaları Türkiye’de çokça tartışıyor. Sizin yorumunuz nedir?

Şeyh Maher Hammoud:

İmam Ali’nin Haricilere söylediği çok önemli bir söz vardır. “Hüküm yalnızca Allah’ındır” sloganını yükselttiklerinde şöyle demiştir:
“Bu, hak bir sözdür; fakat onunla batıl amaçlanmaktadır.”

Biz tarih boyunca Emevi, Abbasi ve Osmanlı hilafeti altında tek bir devlettik ve bu iyiydi. Sorun, Osmanlı’nın Türkçüleşmeye başlamasıyla ortaya çıktı. Bu, yaklaşık olarak 19. yüzyılın başları ya da ortalarındadır.

Bu dönemde konsoloslar Lübnan’a geldi, mutasarrıflık ve kaymakamlıklar kuruldu. Mısır’da Mehmet Ali (Paşa) Osmanlı’dan koptu ve parçalanma başladı.

Tarih boyunca tek bir devlettik; bu doğrudur. Ancak Amerikan kararı altında değil.

Biz bunu İslami ya da en azından milliyetçi bir kararla istiyoruz. Baas Partisi tek devletten söz etti. Suriyeli Sosyal Milliyetçiler tek devletten söz etti. İslamcılar tek devletten ve hilafetten söz etti.

Evet, bu bölge bölünmemelidir. Lübnan, Suriye, Ürdün ve Filistin arasında sınırlar olmamalıdır.

Bu sınırları kim çizdi? Fransız ve İngiliz sömürgeciliği; Sykes-Picot.

Tom Barrack Sykes-Picot’u eleştirdi. Biz de ona karşıyız; ancak Barrack’ın bakış açısından değil. Biz, Fatih Sultan Mehmet’in, Selahaddin Eyyubi’nin, Cemal Abdunnasır’ın bakış açısından karşıyız.

Amaç, sadece Arapların değil; Türkiye, İran, Pakistan ve herkesin dâhil olduğu, İslam çatısı altında ümmetin birliğidir.

Bu, söylediğimiz gibi Platoncu bir hayaldir. Şu an uygulanabilir değildir; ama mümkündür.

Soru:

İsrail hakkında son bir soru: İsrail’in bir saldırı düzenlemesini bekliyor musunuz? Gazze’de yaptığı gibi Lübnan’a saldırması mümkün mü? Suriye hakkındaki görüşünüz nedir?

Cevap:

Küresel düzeyde bu soruya cevap verebilecek tek kişi Donald Trump’tır; fakat o da her zaman cevap vermez.

İsrail’in, Amerikan kararlarından bile sıyrılabilecek bir gücü vardır. Bazen bölgede Amerikanlardan daha güçlüdür; hatta çoğu zaman.

Bizce her şey mümkündür. Ancak tüm anketler, İsrail’in Güney Lübnan’da geniş çaplı bir savaş istemediğini göstermektedir. Çünkü bu maliyetlidir, orduda asker toplama sorunları vardır ve hedeflerine ulaşamamaktadır.

Şu anda hedeflerini daha iyi şekilde; suikastlar ve günlük saldırılarla gerçekleştirmektedir ve herkes bunu alkışlamaktadır.

Bu nedenle yakın zamanda bir savaş ihtimali zayıftır; ancak tamamen ortadan kalkmış değildir.

Suriye konusunda şunu fark edin: Suriyeli yetkililer, geçtiğimiz haftalarda Fransa’da İsraillilerle görüştü. Aynı günün akşamında SDG saldırdı.

Fransa’daki görüşmeler başarısız olunca, SDG’ye derhal talimat verildi. Ahmed eş-Şara’nın boyun eğmiş, aşağılanmış bir hâlde olmasını istiyorlar. Onu güçlü istemiyorlar; hatta kendi taraflarında olsa bile.

Ayrıca İsrail, Suriye’nin birleşmesini de istemiyor; ancak İsrail’le ikili (güvenlik, siyasi, ekonomik ve medeniyet alanlarında) bir anlaşma olursa kabul eder.

Yani birleşik bir Suriye’yi, yalnızca İsrail’e hizmet eden bir Suriye olduğu takdirde kabul ederler. Bugünkü çatışma budur.

Ahmed eş-Şara’nın tüm olumsuzluklarına rağmen, öyle bir aşamaya gelmiştir ki daha fazla geri adım atamaz. Atarsa siyasi olarak intihar eder.

Harici: 

Amerikalılar Lübnan ordusu üzerinde güçlü baskı uyguluyor Hizbullah’ı silahsızlandırması yönünde. Lübnan’da bu baskının iç çatışmaya neden olmasından endişe ediliyor. Peki size göre silahlar olmadan bir mücadele ve siyaset mümkün müdür Lübnan’da? Ve Yahudi toplumuyla Ortadoğu’da bir arada barışçıl yaşamın olasılığı nedir?

Cevap:

Evet, bu ilkesel olarak mümkündür; hatta çok mümkündür.

Ancak özellikle Amerikan tutumunun ve bazı Arap ülkelerinin —örneğin Mısır’ın— “silahların kontrol altına alınması”, yani kapatılması, kullanılmaması yönünde konuşmaya başladığını düşünüyorum. Silahların tamamen alınması değil.

Bu makul bir çözümdür. Trump bile bu ifadeyi kullandı.

Önemli olan silahların kullanılmamasıdır. Gelecek için stratejik bir rezerv olarak kalsın.

Bu silahların alınıp yok edilmesi ve İsrail’e verilmesi ise mümkün değildir. Kapatılması mümkündür, ama verilmesi mümkün değildir. Halid Meşal bile bunu söyledi: “Silahı kilitleriz, ama vermeyiz.”

Peki, silahsız siyaset mümkün mü? Evet, elbette mümkündür. Neden olmasın? Bazen daha da güçlü olabilir.

Silahsız İsrail’e karşı direniş daha zayıf olabilir; ancak kültürel, bilimsel, dini ve toplumsal direniş mümkündür.

İsrail, 1948 Filistinlilerini İsrailleştirebildi mi ya da Yahudileştirebildi mi? Hayır, başaramadı.

Kuşatma ve öldürme, Gazze halkını teslim alabildi mi? Hayır.

Mısır’ın İsrail’le 47 yıllık barışı, Mısır halkını İsrailleştirdi mi? Tam tersine. Örneğin Kahire ve insanlar kanalında bir program izliyorum ve İsrail’e karşı ne kadar büyük bir nefret ve muhalefet olduğunu görünce şaşırıyorum.

İsrail başarısız bir projedir ve silahla ya da silahsız, bölgeyle çarpışacaktır.

Bunu söylüyorum; çünkü Siyonist’in kendisi bile projesinin başarısızlığını hissetmektedir. Gideon Levy, eski dışişleri bakanı Moşe Şaret’in anıları ve Ehud Barak’ın İsrail’in sonu hakkındaki sözleri buna örnektir.

Siyonist, İsrail’in sonunu Müslümanların hepsinden daha fazla hissetmektedir.

Bu nedenle, bu projeyi ne kadar desteklemeye, güçlendirmeye veya ayakta tutmaya çalışırlarsa çalışsınlar, uzun ömürlü olmayacaktır.

Biz Yahudi topluluklarla birlikte yaşayabiliriz; ancak Siyonizmle yaşayamayız. Siyonist projeye karşı olan geniş Yahudi topluluklar vardır.

Toprağımı isteyen, beni öldüren, hayatın tüm kaynaklarını benden alan, beni öldürülmesi caiz bir hayvan olarak gören ve bana hizmet etmemi isteyen bir Siyonistle birlikte yaşamak kesinlikle mümkün değildir.

Ben şahsen 13 yaşındayken, sınıfımda Yahudi bir arkadaşım vardı ve dostumdu. Bu, 1967’den önceydi.

Benim şehrim Sayda’da, bugün hâlâ seçim listelerinde kayıtlı Yahudi aileler bulunmaktadır.

1947 yılında Saydalı bir Yahudi, İsrail devletinin kurulacağını ve kaçınılmaz olarak yok olacağını öngörmüştü.

Bugün hâlâ Bhamdun’da (Cebel Lübnan), Sayda’da ve Vadi Ebu Cemil’de birer Yahudi sinagogu bulunmaktadır.

Biz Yahudiliğe bir din olarak karşı değiliz ve Yahudilerle birlikte yaşayabiliriz.
Siyonistlere gelince, onlara karşıyız; çünkü kavramı değiştirenler onlardır.

harici

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın