“Silah Kontrolü Çağı” Sona mı Eriyor?
ABD ile Rusya arasındaki kalan son nükleer silah kontrol anlaşmasının bu yıl Şubat ayında sona erecek olmasıyla birlikte, uluslararası çevrelerde “silah kontrolü çağının” sona erdiğine dair ciddi kaygılar ve pişmanlıklar dile getirilmektedir. Peki “silah kontrolü çağı” tam olarak neyi ifade eder? Uluslararası güvenlik sorunlarıyla mücadele edebilmek için dünya yönetim modelinde ne tür bir dönüşüme ihtiyaç duyulmaktadır?
Global Times gazetesi 22 Ocak 2026 tarihli yuvarlak masa söyleşisinde, “Silah kontrolü çağı sona mı yaklaşıyor?” sorusunu uzmanlarla masaya yatırdı.
“SİLAH KONTROLÜ ÇAĞI” KARMAŞIK BİR TARİHSEL SÜREÇTEN GEÇMİŞTİR
*Guo Xiaobing (郭晓兵): Çin Çağdaş Uluslararası İlişkiler Araştırmaları Enstitüsü Silah Kontrolü Araştırmaları Merkezi Başkanı:
Son dönemde “silah kontrolü çağının sona ermesi” ifadesi, stratejik çevreler ve uluslararası kamuoyunda sıcak bir tartışma konusu hâline gelmiştir ama aslında silah kontrolü, uzun bir tarihsel geçmişe sahip bir olgudur. Antik Çin’de İlkbahar ve Sonbahar ve Savaşan Devletler dönemlerinde “savaşı durdurma antlaşmaları” bulunmaktaydı. Orta Çağ Avrupa’sında tatar yayı kullanımı sınırlandırılmıştı. İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde ise emperyalist güçler Deniz Silahlarının Sınırlandırılması Antlaşması gibi anlaşmalar imzaladılar. Ancak bu dönemlerde silah kontrolü, uluslararası güvenlikte sınırlı bir rol oynuyordu ve gerçek anlamda bir “silah kontrolü çağından” söz etmek mümkün değildi.
Gerçek anlamda “silah kontrolü çağı” olarak adlandırılabilecek dönem, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemi, özellikle de 1960’ların sonlarından günümüze kadar olan dönemi kapsar. Bu dönemde, özellikle resmi anlaşmalar çerçevesinde yürütülen nükleer silah kontrolü, büyük güçlerin ulusal güvenliklerini ve kalkınma çıkarlarını korumada temel araçlardan biri hâline gelmiştir.

Temel çelişkilerin değişimi dikkate alındığında, silah kontrolü çağı iki evreye ayrılabilir: Soğuk Savaş dönemi ve Soğuk Savaş sonrası dönem.
Soğuk Savaş sırasında Doğu ve Batı blokları arasındaki çatışmanın yoğunlaşmasıyla silahlanma yarışı hız kazandı. ABD ve Sovyetler Birliği tarafından biriktirilen devasa nükleer cephanelikler, dünyayı defalarca yok edebilecek kapasiteye ulaşmıştı.
Bu kontrolsüz silahlanma, güvenliği artırmadı, aksine her iki ülke ve tüm dünya için ciddi riskler doğurdu, devasa askeri harcamalar ekonomik baskıyı artırdı ve bu koşullarda ABD ve SSCB, nükleer savaşı önleyecek ve silahlanma yarışını sınırlayacak adımların gerekli olduğu konusunda uzlaştı.
İki ülke 1960’ların sonlarında “karşılıklı güvenceli caydırma” temelinde bir tür nükleer dengeye ulaştıktan sonra, dinamik bir dengeyi korumak ve sınırsız aşınmayı önlemek amacıyla silahlanmayı sınırlamak veya hatta azaltmak için silah kontrolü müzakereleri yoluyla bir dizi anlaşma imzaladılar.
Bu dönemin başlıca başarıları arasında Füze Savunma Anlaşması (ABM), Stratejik Silah Sınırlama Anlaşması (SALT), Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması (INF) ve Stratejik Silah Azaltma Anlaşması (START I) yer almaktadır.
Aynı zamanda nükleer silahların yayılmasının önlenmesi de gündeme girdi ve 1968’de BM çatısı altında Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kabul edildi.

İngiliz Dışişleri Bakanı Michael Stewart’ın (sağdan üçüncü) Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT) imzalaması, Londra, 1968.
Bu dönemde uluslararası silah kontrolü şu özelliklere sahipti:
1.Silah kontrolü, uluslararası güvenliğin temel unsurlarından biri hâline geldi
2.İki süper güç, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, uluslararası silah kontrol sürecine öncülük etti.
3.Silah kontrolünün temel amacı Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasında stratejik istikrarı korumak ve aralarındaki nükleer silahlanma yarışını yönetmekti.
4.Acil yardım hatlarının (kriz yardım hatları) kurulması gibi güven artırıcı önlemler, yeni silah kontrol araçları haline geldi.
5.Doğrulama mekanizmaları, silah kontrol anlaşmalarının vazgeçilmez bir parçası haline geldi.
Soğuk Savaş sonrası dönemde ise, Doğu ve Batı blokları arasındaki çatışma sona erdi, uluslararası güvenlik durumu gerilimin azalması yönünde ilerledi ve uluslararası sistemin yapısı kademeli olarak tek bir baskın güç ve birkaç büyük gücün merkezinde yer alan çok kutuplu bir modele (tek kutuplu-çok güç) doğru kaydı.
Bu bağlamda, uluslararası silah kontrolü paradigması da bir dönüşüm geçirdi ve temel hedefleri küresel stratejik istikrarı korumaya, kitle imha silahlarının yayılmasını önlemeye, bölgesel silahlı çatışmaları kontrol altına almaya, konvansiyonel silahların transferini sınırlamaya ve uluslararası terörist faaliyetlerle mücadeleye doğru kaydı.
1990’lar, nükleer müzakerelerin bu on yılda önemli ve somut ilerleme kaydettiği uluslararası nükleer silah kontrolünün “altın çağı” olarak bilinir. 1993’te Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya, Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (START-2) imzaladı. 1995’te Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması Gözden Geçirme Konferansı, anlaşmayı süresiz olarak uzatmaya karar verdi. 1996’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Anlaşması’nı (CTBT) kabul etti.

3 Ocak 1993’te George H. W. Bush ve Boris Yeltsin tarafından START II Antlaşması’nın imzalanması, Moskova Kremlin’i Vladimir Salonu.
21.yüzyıla girilirken, büyük güçler nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve nükleer güvenlik konularında işbirliğini artırdılar, ancak aynı zamanda ABD ve Rusya arasındaki ikili nükleer silah kontrol sistemi sürekli olarak zayıfladı. Örneğin, ABD stratejik avantaj elde etmek amacıyla 2002 ve 2019 yıllarında sırasıyla Balistik Füze Karşıtı Anlaşma (ABM) ve Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan (INF) çekildi. Ayrıca, ABD ve Rusya arasındaki nükleer silahsızlanma sürecindeki doğrulama mekanizmaları da ciddi şekilde zayıflatıldı. Örneğin, iki ülke arasında 2003 yılında imzalanan Moskova Anlaşması, stratejik nükleer savaş başlığı sayısının bin 700 ila 2 bin 200’e indirilmesini öngörüyordu, ancak doğrulama konusunda herhangi bir özel madde içermiyordu.
Bu aşamada, uluslararası silah kontrolü şu özelliklere sahipti:
1.Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batı ülkeleri silah kontrol sürecinde öncülük etti ve kendi lehlerine olan gündemleri ve kuralları aktif olarak destekledi.
2.Silah kontrolünün odağı nükleer savaşı önlemekten kitle imha silahlarının yayılmasını önlemeye kaydı.
3.Antlaşmaya dayalı silah kontrolü önce güçlenme, sonra zayıflama sürecinden geçti, ancak uluslararası silah kontrol sisteminin genel yapısı korundu.
4.Batı ülkelerinin çifte standartları ve ayrımcı yaklaşımları, uluslararası düzeyde silah kontrolü ve yayılmayı önleme sistemlerinin güvenilirliğine ve etkinliğine zarar verdi.
Genel olarak, son birkaç on yılda silah kontrolü uluslararası güvenlikte önemli bir rol oynamıştır. Diğer şeylerin yanı sıra, nükleer silah sahibi devletler arasında doğrudan çatışmayı önlemiş ve özellikle nükleer savaşı etkili bir şekilde engelleyerek küresel stratejik istikrarı korumuş, nükleer silahların yayılmasını dizginlemiş, silahlanma yarışının kontrolsüz bir şekilde tırmanmasını önlemiş ve nükleer silahsızlanma sürecini ilerletmiştir ve askeri harcamaları azaltarak ülkelerin ekonomik ve sosyal kalkınması için daha fazla kaynak sağlamıştır.
1960’larda, 20 yıl içinde 25 ila 30 ülkenin nükleer silah edineceği düşünülüyordu, ancak bugüne kadar nükleer silaha sahip ülke sayısı bu tahminlerden çok daha düşük oldu. “Silah Kontrol Çağı” çerçevesinde oluşturulan uluslararası nükleer silahların yayılmasını önleme sistemi bu konuda çok önemli bir rol oynamıştır.

AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ NEDEN SOĞUK BİR TEPKİ VERİYOR?
*He Qisong (何奇松): Doğu Çin Siyaset ve Hukuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Fakültesi Profesörü:
“Silah kontrolü çağının sona ermesi” tartışılırken, her şeyden önce kavramlar arasında ayrım yapmak gerekir. Bunun nedeni, silah kontrolü anlaşmaları veya düzenlemelerinin geniş anlamda hâlen varlığını sürdürmesidir. Örneğin, “Misket Bombalarının Yasaklanmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme” ve “Mayınların Yasaklanmasına Dair Ottawa Sözleşmesi” üye ülkeler açısından hâlâ bağlayıcılığını korumaktadır. Buna karşılık, bazı Amerikan düşünce kuruluşları veya medya organları, ABD ile Rusya arasında kalan tek nükleer silah kontrol anlaşması olan “Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması”nın (New START) sona erme tarihinin yaklaşmasını, silah kontrolü çağının sona erdiğini simgeleyen bir dönüm noktası olarak görmektedir. Bu yaklaşım, açıkça “silah kontrolü” kavramını özellikle nükleer silah kontrolü düzeyine indirgemektedir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin nükleer silah kontrolüne yönelik yaklaşımındaki değişim, “silah kontrolü çağının” sürdürülmesini zorlaştıran başlıca nedenlerden biri olarak görülmelidir. Son yirmi yılı aşkın sürede ABD sırasıyla Anti-Balistik Füze Antlaşması (ABM), Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması (INF), Açık Semalar Antlaşması ve İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekilmiştir. Bu adımlar, uluslararası silah kontrolü sistemine yapısal bir darbe vurmuş ve küresel stratejik istikrar açısından ciddi sonuçlar doğurmuştur. ABD ile Rusya arasındaki Yeni START Antlaşması’nın bu yıl sona ermesi karşısında Washington’un mevcut tepkisi ise soğuk ve kayıtsızdır. Bu durum, iki büyük nükleer gücün ikili silah kontrolü taahhütlerine bağlı kaldığı dönemin gerçekten sona erebileceği anlamına gelmektedir.

ABD’nin bu tutum değişikliğinin arkasında, bu ülkenin uzun süredir benimsediği “güç ilkesinin” hâlâ açıkça görülebildiği söylenebilir.
1960’lı yıllarda, ABD ile Sovyetler Birliği arasında silah kontrolü müzakerelerinin başlatılabilmesinin temel nedenlerinden biri, iki tarafın nükleer kapasitelerinin “karşılıklı garantili imha” olarak adlandırılabilecek bir dengeye ulaşmış olmasıydı. O dönemde ABD mutlak bir üstünlük elde edemiyor, hatta nükleer silahlanma yarışının sürmesi hâlinde sınırsız bir yıpranma sürecine sürüklenme riskiyle karşı karşıya kalıyordu. Bu nedenle Washington, Sovyetler Birliği ile bir dizi silah kontrolü anlaşması imzalamayı kabul etti.
Soğuk Savaş’ın son dönemlerinde ABD, Sovyetler Birliği’nin nükleer kapasitesini artırmasının mevcut nükleer dengeyi bozabileceğinden endişe etti. Bu nedenle “Stratejik Savunma Girişimi” ya da bilinen adıyla “Yıldız Savaşları Projesi’ni” gündeme getirerek hızla ilerletti. Bu girişimin amacı, füze savunma sistemlerini güçlendirerek “güvenilir caydırıcılığı” korumak ve karşılıklı garantili imha mantığını kırmaktı. Aynı zamanda ABD, ekonomik üstünlüğüne dayanarak Sovyet ekonomisi üzerinde baskı kurmayı ve nihayetinde onu zayıflatmayı hedefliyordu. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonraki ilk yıllarda ABD, Rusya’nın nükleer kapasitesi konusunda hâlâ bazı çekincelere sahipti ve genel olarak Soğuk Savaş döneminde şekillenen uluslararası silah kontrolü çerçevesini sürdürdü, ancak mutlak stratejik üstünlük elde etme yönündeki artan isteği giderek daha belirgin hâle geldi ve artık gizlenemez oldu.

2002 yılında ABD’de George W. Bush (oğul) yönetimi, 1972’de Sovyetler Birliği ile imzalanmış olan Anti-Balistik Füze Antlaşması’ndan (ABM) çekildiğini ilan etti. Bu adım, uluslararası silah kontrolü ve silahsızlanma sisteminin temelini sarsmaya başladı ve büyük güçler arasındaki stratejik ilişkiler ile uluslararası güvenlik ortamındaki değişimleri hızlandırdı. Washington’un bakış açısından, uluslararası silah kontrolünü desteklemenin temel amacı, “başkalarını sınırlarken kendi gücünü artırmaktan” ibarettir.
Son yıllarda ABD, nükleer üçlü yapısını modernize etme sürecini hızlandırmış ve geçen yılın sonlarında yayımlanan yeni Ulusal Güvenlik Strateji Raporu’nda, “en güçlü, en güvenilir ve en modern nükleer caydırıcı gücü” inşa etme gereğini vurgulamıştır. Bu doğrultuda ABD, 2026 mali yılı bütçe talebinde nükleer silahların tasarımı, üretimi, bakımı ve modernizasyonuna ayrılan harcamaları önemli ölçüde artırmıştır. Bu adımların temel hedeflerinden biri, ABD’nin stratejik kuvvetler düzeyinde Rusya gibi ülkelerle arasındaki farkı açmak ve küresel üstün konumunu daha da sağlamlaştırmaktır.
Aynı zamanda, uzay teknolojileri ve yapay zekâ gibi büyük güçler arasındaki rekabeti etkileyen diğer bazı alanlarda, ABD kendisini üstün bir konumda görmektedir. Bu üstünlük algısı, Washington’un tek taraflılığa yönelmesini ve hatta bir tür içe kapanmacı eğilimin yeniden güçlenmesini teşvik etmektedir. Bu zihniyetin silah kontrolü alanındaki yansıması ise, ABD’nin mevcut anlaşmaları uzatma ve uluslararası silah kontrolü sistemini sürdürme konusunda şu anda fazla istekli görünmemesidir.
Bununla birlikte, uluslararası kamuoyu ve çevrelerin geniş biçimde dile getirdiği endişelerin de gösterdiği gibi, silah kontrolü çağının sona ermesi ya da uluslararası silah kontrolü sisteminin zayıflaması, kuşkusuz açık ve zincirleme olumsuz sonuçlar doğuracaktır.
Son yıllarda art arda yaşanan bir dizi jeopolitik çatışma, bölgesel ve hatta küresel etkiler yaratarak uluslararası güvenlik ortamını daha da kötüleştirmiştir. Bu süreçte, bazı nükleer silaha sahip ülkelerin dâhil olduğu çatışmalar nükleer savaş riskini artırmış ve Japonya gibi ülkelerde nükleer silah edinme eğilimi giderek daha görünür hâle gelmiştir. Bu tür eğilimler, mevcut silah kontrolü sistemini aşındırmakta ve uluslararası nükleer silah kontrolünü daha fazla istikrarsızlık ve belirsizlikle karşı karşıya bırakmaktadır.
Uluslararası alandaki karmaşa ve istikrarsızlık artarken, ABD ile Rusya arasındaki ikili nükleer silah kontrolü sürecinin sona ermesi kuşkusuz olumlu bir gelişme değildir ve küresel nükleer silahların yayılmasını önleme sistemi üzerindeki baskıyı artıracaktır. 1945’te dünyanın ilk atom bombasının başarıyla test edilmesinden bu yana 80 yılı aşkın bir süre geçmiştir. Bu süre zarfında insanlık yalnızca nükleer silahlara sahip olmakla kalmamış, aynı zamanda bu silahların kullanımına karşı güçlü ahlaki ve normatif baskılara dayanan bir “nükleer tabu” ile birlikte çok taraflı bir silah kontrolü sistemi de oluşturmuştur.

Dünyanın ilk atom bombası, “Gadget” kod adıyla 16 Temmuz 1945’te ABD tarafından New Mexico eyaletindeki Alamogordo çölünde test edilmiştir. “Trinity” adı verilen bu testte kullanılan bomba, 22 kiloton TNT gücünde bir plütonyum bombasıydı ve atom çağının başlangıcını simgelemiştir.
Silah kontrolü sistemi zorluklarla ve darbelerle karşı karşıya kalsa bile, “nükleer tabu” ve “nükleer silahlardan arındırılmış bir dünya” gibi kavramlar hâlen belirli ölçüde norm koyucu ve caydırıcı bir rol oynamaktadır. Ayrıca, yeni teknolojilerin gelişmesi ve bunların nükleer ve konvansiyonel silahlarla etkileşiminin artmasıyla birlikte, herhangi bir büyük gücün nükleer üstünlüğü tek başına elde etme çabası giderek daha fazla zorlukla karşılaşacaktır. Bu nedenle, uluslararası silah kontrolüne duyulan ihtiyaç ileride yeniden artabilir. Her hâlükârda, insanlığın başı üzerinde sallanan bu zehirli kılıcın inmesini engellemek, tüm insanlığın kaderi ve geleceğiyle bağlantılıdır ve bunun sorumluluğu ortaklaşa üstlenilmelidir.
“SADECE NÜKLEER BAŞLIK SAYMA” MANTIĞIYLA VEDALAŞMA ZAMANI GELDİ
*Zhang Jiadong (张家栋): Fudan Üniversitesi ABD Çalışmaları Merkezi Profesörü:
Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya arasında imzalanan Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması’nın (New START) Şubat 2026’da sona ermesiyle birlikte, uluslararası kamuoyu alanında bir kez daha silah kontrolü çağının sona erdiği, hatta silah kontrolünün öldüğü yönünde karamsar sesler duyulmaya başlanmıştır.
Gerçekçi bir bakış açısından değerlendirildiğinde, bu antlaşmanın sona ermesi kuşkusuz geleneksel silah kontrolü sisteminin “iki kutuplu zamanın” kapanmasına yol açacaktır. Bu sistem, Soğuk Savaş döneminde şekillenmiş, ABD ile Sovyetler Birliği (ve sonrasında Rusya) arasındaki iki kutuplu liderlik altında gelişmiş ve büyük ölçüde sayısal rekabete dayanmıştır. Bu nedenle söz konusu silah kontrolü sistemi ciddi bir darbe almıştır. Uzun yıllar boyunca uluslararası silah kontrolünün “büyük yapısı”, ABD ile Rusya (ya da daha önce ABD ile Sovyetler Birliği) arasında imzalanan anlaşmaların, küresel nükleer düzenin temel hukuki kurallarını oluşturduğu yönünde yazılı olmayan bir varsayım üzerine kuruluydu.
Bugün bu geleneksel algı çözülmekte ve yeniden tanımlanmaktadır. Her ne kadar ABD ve Rusya, nükleer savaş başlığı sayısı bakımından hâlâ dünyanın nükleer cephaneliğinin büyük bölümünü elinde bulunduruyor olsa da, uluslararası silah kontrolünün mevcut gerçekliği çok daha karmaşık bir hâl almış ve kapsamlı bir paradigmatik değişime acil biçimde ihtiyaç duymaktadır.

2026 Yılında Dünya Ülkelerinin Nükleer Savaş Başlığı Stoklarının Tahmini
Küresel güç yapısındaki yatay değişimlerin ötesinde, geleneksel silah kontrolü sistemini zayıflatan daha derin bir etken, askeri teknolojilerdeki devrimden kaynaklanan dikey boyutun genişlemesidir. Geleneksel yaklaşımlarda nükleer silahlar, “mutlak silah” olarak kabul edilirdi. Klasik silah kontrolü ise daha çok bir matematik dersini andırır, fırlatma sistemlerinin sayısına, savaş başlıklarının patlayıcı gücüne ve füze menzillerine odaklanır, “karşılıklı garantili imha” (MAD) ve korkuya dayalı denge mantığını esas alırdı. Ancak 21. yüzyılın stratejik gerçeklikleri bu mantığı tersyüz etmektedir.
Bir zamanlar askeri güç hiyerarşisinin zirvesinde yer alan nükleer silahların benzersiz caydırıcılık kapasitesi ve stratejik konumu, bugün giderek artan biçimde uzay silahları ile yapay zekâ (AI) destekli siber silahların meydan okumalarıyla karşı karşıyadır.
Uzay teknolojilerindeki ilerlemelerin yarattığı “şeffaflaşma”, nükleer silahların gizlenebilirliğini zayıflatmış; siber ve yapay zekâ temelli silahların “nüfuz edebilirliği” ise nükleer komuta ve kontrol zincirlerini içeriden bozabilir hâle gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında, sanal alanlardaki yeni güçler, geleneksel ve fiziksel nükleer kuvvetlere karşı bir tür “boyut azaltıcı darbe” uygulamaktadır.
Bu nedenle dünya artık yalnızca klasik bir nükleer silahlanma yarışıyla değil, fiziksel yıkımın, sanal felç etmenin ve bilişsel zararların iç içe geçtiği bir “yeni silahlanma yarışı” ile karşı karşıyadır.
Yeni silahlanma yarışı, silah kontrolü alanında yeni düşünce biçimleri ve yeni uygulamalar gerektirmektedir. Mevcut koşullarda, her zamankinden daha fazla biçimde, “iki kutuplu zamandan” “çoklu ve ortak yönetime” dayalı bir sistemin yeniden inşasına doğru ilerlemek gerekmektedir. Nükleer güvenlik yönetimindeki temel aktörlerin çeşitlenmesi ve yeniden düzenlenmesi zorunludur. ABD ile Rusya arasındaki ikili silah kontrolü sistemi artık uluslararası nükleer yönetimin “sallantılı tavanını” tek başına taşıyamamaktadır, bu nedenle yeni sütunlara ihtiyaç vardır. Ancak bu durum, kesinlikle ABD’nin izlediği yolun, yani “sorumluluğu devretmek amacıyla Çin’i zorla denkleme dâhil etme” çabasının benimsenmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Burada kastedilen çeşitlilik, Birleşmiş Milletler çatısı altında çok taraflı diyalog ve eylem mekanizmalarının oluşturulduğu kapsayıcı bir çok taraflı çerçevenin inşasıdır.
Öte yandan, yönetimin boyutu da çok katmanlı ve çok boyutlu hâle gelmelidir. Tehditlerin kaynağı artık yalnızca nükleer savaş başlıklarının geleneksel yayılmasıyla sınırlı kalmayıp uzay, siber alan ve yapay zekâ gibi yeni alanlara genişlediğinden, uluslararası güvenlik yönetiminin kapsamı da eş zamanlı olarak genişletilmelidir. “Sadece nükleer savaş başlıklarını sayma” şeklindeki geleneksel düşünce çerçevesinin aşılması gerekmektedir. Yeni güvenlik yönetimi, “nükleer silahlar ve anti-nükleer yetenekleri” ile “fiziksel nükleer güç ve sanal nükleer gücü” birlikte ve bütüncül biçimde ele almalıdır.

Uzayın askerileştirilmesinin önüne geçilmeden, büyük güçlerin “nihai silaha” ulaşma ya da onu güçlendirme çabalarından gönüllü olarak vazgeçmeleri beklenemez, “nükleer tesislere yönelik siber saldırı yasağı” gibi davranış kuralları oluşturulmadan, stratejik güvenin inşası fiilen imkânsızdır ve yapay zekâ gibi yeni teknolojilerin askeri karar alma süreçlerinde kullanımına ilişkin “kırmızı çizgiler” ve etik çerçeveler belirlenmeden, insanlık çatışmaların tırmanmasını kontrol etme ve savaşa sürüklenmeyi önleme yeteneğini kaybedebilir.
Böylesi bir tarihsel dönemeçte, Çin tarafından ortaya konulan “Küresel Güvenlik Girişimi”, yeni silah kontrolünün karmaşık düğümlerini çözmek için hem kavramsal bir çerçeve hem de pratik bir yol sunmaktadır. Bu çerçevede yeni silah kontrolü, artık yalnızca dar ve geleneksel anlamıyla ele alınmamakta, özünde “güvenliğin bölünmezliği” ilkesini kabul eden kapsamlı bir güvenlik yönetimi olarak görülmektedir. Bu ilkeye göre, hiçbir ülke başkalarının güvenliğini zayıflatarak ya da ortadan kaldırarak kendisi için mutlak güvenlik sağlayamaz.
Pratik düzeyde dünya, “disiplinler arası ve alanlar arası bir silah kontrolü” anlayışını ilerletmeye ihtiyaç duymaktadır. Bunun gerçekleştirilmesi, stratejik güvenin yeniden inşasını zorunlu kılar. Örneğin, nükleer güçler bir kez daha şu temel kırmızı çizginin altını çizmelidir: “Nükleer savaş ne kazanılabilir ne de yapılmalıdır.” Buna ek olarak, insanların nükleer kuvvetler üzerinde algoritmaların ve otomatik sistemlerin müdahalesi olmaksızın mutlak kontrolü elinde tuttuğundan emin olunmasını sağlayacak teknolojik güvenlik setleri oluşturulmalıdır.
Özetle, uluslararası kamuoyunda “silah kontrolü çağının sona erdiğine” dair dile getirilen endişeler ve ağıtlar, esasen mevcut silah kontrolü sisteminin ağır darbeler almasına yönelik korkuların bir yansımasıdır. Ancak bu durum aynı zamanda, kuralların yeniden inşa edilmesi için tarihsel bir dönüm noktasıdır. Uzay, yapay zekâ ve siber alanlardaki yeni teknolojiler stratejik caydırıcılığın temel mantığını dönüştürürken, silah kontrolü sisteminin çeşitlendirilmesi ve çok boyutlu hâle getirilmesi yoluyla “kontrol” kavramının, çok taraflı katılıma dayanan daha üst bir “yönetim” düzeyine yükseltilmesi ve böylece daha istikrarlı, daha adil ve daha sürdürülebilir bir küresel güvenlik mimarisinin inşa edilmesi zorunludur.
Tahririehnews’den çevrilmiştir
