RAST HABER- Sondakika İslami haber RASTMEDYA RAST YAYINLARI

Siyasî Sorumluluğumuz

Siyasî  Sorumluluğumuz
09.02.2017 © RAST HABER

Allah’ın Adıyla

Yüce Rabbimiz insanoğlunu başıboş ve gayesiz yaratmamış. Aksine ona bu dünya hayatında bir takım sorumluluk ve mükellefiyetler yüklemiş bulunmaktadır. İnsan bireysel ihtiyaçlarının temini için uğraş verdiği gibi, toplumsak gereksinimleri için de kafa yormalı ve çaba harcamalıdır. İnsan anti sosyal bir varlık değildir ki içerisinde bulunduğu toplumundan ve kamusal alandan kendisini tecrit etsin. Nüfus cüzdanı icad edilmeden önce de insanoğlu toplumsal sorunlarla ve siyasetle iştigal etmekteydi. Bu bağlamda biz yeni bir şey söylemiyoruz. İnsanlık tarihi boyunca küçük klanlar hâlide olsa da siyaset hep olagelmiştir. Bu gerçeğe rağmen bir takım insanlar ısrarla siyasetten ve toplumsal sorunlardan uzak olmaktadırlar. İnsan aktif siyasetin içerisinde olmasa da toplumsal sorunlara asla bigâne kalmamalıdır. Zira her şeyden önce toplumsal sorumlulğu Rabbimiz ona yüklemiş bulunmaktadır.

Bu mükellefiyetimizin ismi Kûr’ân-ı Kerim’de “emr-i maruf ve nehy-i münker” olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani “iyiliklerin tesis edilmesi ve kötülüklerin bertaraf edilmesi.” Her insan kötülüklerden uzak iyi bir hayat yaşamak ister. Ancak bazı insanlar vardır farkındalığını yitirdiği için ihmâlkâr ve duyarsız olabilmektedir. Oysa bu bir sorumluluktur, ihmâle gelmez. Bu konuda en önemli husus ise siyasî talep ve hedeflerimizin içeriği ve kapsamı ile alakalıdır. İmar, bayındırlık ve bir takım sosyal hizmetler işin görünen zahirî yüzüdür. Asıl olarak kamusal alanla alakalı bütün yapıp edilenlerin Allah’ın rızasına uygun olmasıdır. Biz Müslümanlar olarak bireysel anlamda yapıp ettiklerimizi nasıl ki ibadet olarak Rabbimize sunuyorsak, kamusal alana tekabül eden işlerimizi de ibadet olarak Rabbimize sunabilmeliyiz.

“Halka hizmet, hakka himettir” şiarı ancak bu şekilde anlam kazanmış olur. Sınırlarını Rabbimizin belirlediği siyasî edim ve hizmetlerde bulunmak elbette ki ibadet kapsamına girmektedir. Burada asıl olan devlet aygıtının Allah Teâlâ’nın rızasına uygun bir yapılanma içerisinde olmasıdır. Bu ise mevcut anayasanın Kûr’ân’ın evrensel yasalarıyla mütabık olmasıdır. Ancak ne yazık ki, Sakife’den sonra Emevîlerle ivme kazanan bir süreç ve eksen kayması aziz dinimiz adına oluşturulan siyasî yapılanmalar tarih boyunca olması gerektiği gibi olmamıştır. İslâm her şeyden önce evrensel bir yapıya sahiptir ve evrensel hedefleri vardır. Bu evrensel hedeflerin tahakkuku için siyasîlerimize büyük sorumluluklar düşmektedir. Çok açık bir şekilde ifade edecek olursak vizyonu ve emeli İslâm’ın hedefleriyle örtüşmeyen siyasîler gayr-i meşrudur. Ümmet bazında bugüne kadar çekilen sıkıntıların kaynağı da budur. Sevgi, paylaşım ve adaleti hedeflemeyen politikalar gayr-i meşrudur.

Ümmet coğrafyasında bugün mevcut olan ulus devletler ve Müslüman halklar arasında bulunan dikenli teller ve mayın tarlaları “sosyal şirk”in en bariz örneğidir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın sıklıkla dile getirdiği gibi, “dünya beşten büyüktür” sözü doğrudur ancak meramımız ve İslâmî ideallerimiz açısından yeterli değildir. Birleşmiş Milletler nezdinde beş ülkeye veto yetkisi verilmiş olması başlı başına bir adaletsizlik örneğidir. Ancak bizim şunu da belirtmemiz gerekir ki, BM bir “Hilfûl Fûdûl” organizasyonu değildir. Bu nedenledir ki merhum Erbakan Hocamız ısrarla, “Biz İslâm ümmetinin ortak askerî paktı, ortak para birimi, ortak Birleşmiş Milletlerleri olmalıdır” derken İslâm Birliği’nden söz etmekteydi. Böylesi bir yapı tesis edildikten sonra elbette ki barışçıl amaçlarla dünyanın diğer ülke ve halklarıyla işbirliği ve dayanışmaya gidilecektir. Ki merhum Erbakan Hocamız bunu da sıklıkla dile getirmekteydi. Sayın Erbakan’ın idealleri Kûr’ân ile ve evrensel aidiyet değerleriyle motamot örtüşüyordu. Bizim bu satırlarda vurgulamak istediğimiz de bundan ibarettir.

Bugün Müslüman halkımızın pek çoğu bu imanî ideallerden bi haber bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler’den beklenti içerisinde olacağımıza biz kendi işimize bakalım. Sivil Toplum Kuruluşlarlarımız, akademisyenlerimiz, medyamız ve eli kalem tutam yazarlarımız ısrarla siyasîlerimize bu mükellefiyetimizi hatırlatmalılar. Öncelikli siyasî talebimiz bu olmalıdır. Bayındırlık hizmetleri vs elbette ki gereklidir ama işin teferruattır. Büyük düşünmeliyiz. Büyük hedeflerimiz, büyük ideallerimiz olmalı. Dinimiz, inancımız, akidemiz bunu bize emrediyor. İslâm ümmetinin istikrara, bölge halklarının barış ve güvenliğe kavuşmasının yegâne yolu budur. Bakınız Birleşmiş Milletler Filistin ve Myanmar konusunda neden harkete geçmiyor. Bırakın harekete geçip müdahâle etmeyi bir “kınama mesajı” bile göndermiyorlar. Bu nedenle bizim iki yüzlü BM’den bir beklentimiz olmamalı. Bunun olmaması için de biz kendi alternatifimizi üretmeliyiz.

Güncel sıkıntımız olması hasebiyle Filistin ve Myanmar’ı örnek verdik. Oysa Birleşmiş Milletler’in kuruluş tarihinden bu yana icraatlarını tetkik ettiğimizde ne kadar iki yüzlü olduklarını görmüş olacağız. Onlarca yıldan beri dünyanın birçok coğrafyasında oluk oluk insan kanı akıtılırken biz işin kolaycılığına kaçıp Birleşmiş Milletleri suçlayıp durduk. Bir zahmet kendimize dönüp bakmaya erindik. 20 sene kadar önce bir makale yazmıştım, Birleşmiş Milletler Değil Biz Suçluyuz.” Evet biz suçluyuz. Bosna ve hassaten Srebrenica katliamını bir düşünelim. Mazlum Boşnakları Sırp canilerinin eline teslim eden BM temsilcisi Hollandalı komutan değil miydi?

Peki bu hunharlıklar, bu katliamlar yapılırken 1 milyar 700 bini aşan nüfus potansiyeli ile İslâm ümmeti nerede idi? Az önce söz konusu ettiğimiz ortak askerî paktımızı, ortak para birimimizi, ortak Birleşmiş Milletler’imizi tesis etmiş olsaydık hiç kuşkusuz acı veren savaşların, akıtılan kanların ve tarumar edilen bayındır kentlerin durumu böyle olmayacaktı. Kısacası İslâm ümmeti bu kıyımları ve bu yıkımları yaşamayacaktı. 600 bini aşan ölü sayısı ile Suriye baştan başa bir enkaz yığınına dönüştü. Irak ve Yemen de oraya doğru gidiyor. Bu nedenle diyeceğimiz o ki, bizim bu kurumlardan daha büyük bir eksiğimizin, daha büyük bir sorunumuzun olduğu kanaatinde değiliz. Siyasî sorumluluğumuzun önceliği budur. Siyasîlerimizden talebimiz de bu olmalıdır. İslâm ümmeti acilen kurumsal birlikteliğin yollarını aramalıdır.

Yüce Rabbimiz Kûr’ân-ı Kerim’in birçok ayetinde ümmet olarak bizim birliğimizi tesis etmemizi emretmektedir. “Toptan Allah’ın ipine sarılın, tefrikaya düşmeyin, dağılıp ayrılmayın..” (Al-i İmrân:103) “Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle ihtilafa düşmeyin, birlik olun yoksa gücünüz gider. Sabredin. Allah sabredenlerle bereberdir.” (Enfal:46) Biz Müslümanlar olarak bu ilâhî buyruklara karşı bigâne kalamayız. Zira bölünmüşlüğmüz “sosyal şirk”tir. Bundan kurtulma çabası içerisinde olmamak ise (hafazan Allah) şirke razı olmaktır. Yine ayette buyrulduğu üzere, Rabbimiz şirk koşanları asla bağışlamamaktadır. (Nisa:48 ve 116) Böylece siyasî sorumluluğumuzun hangi alanda “odak” oluşturduğunu da görmüş oluyoruz. Bunu asla gözardı edemeyiz. Yıkımlarla, kan ve göz yaşlarıyla dolu olan yaşlı dünyamızda huzur, barış ve güvenliğin tesisi İslâm ümmetini bekliyor. Müslümanlar yeryüzünde istikrar ve güvenliğin teminatı olmalıdır. Bu bir yadsınamaz, ertelenemez, tehir, tebdil ve tağyir edilemez bir sorumumluluktur. “Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği tesis eder kötülükleri men edersiniz.” (Al-i İmrân:110)

Bakınız bilge insan Atasoy Müftüoğlu veciz bir cümle ile bu bağlamda ne diyor: “Yeryüzünü bir barış yurdu hâline getirmek, yürekli vahy işçilerinin destansı yorgunluklara ve çilelere katlanarak ortaya koyacakları zihin ve gönül ürünlerine bağlıdır.”

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER